Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 16.10)

D

“Bırakın ölüm kendi ölülerini gömsün!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 16.10

       Hareket saati gelmişti. Keko, Mehmet’in ve Land/Rover’ı kullanan sürücünün arasında merdivenlerden inerken gayet uysal davranıyor ve şüphe uyandıracak herhangi bir harekette bulunmuyordu. Olabildiğince sakin görünmeye çalışıyordu. Komşu kapılarının ardından duyulan fısıldamalar ve kulağa gelen gürültüler, apartman sakinlerinin olaydan haberdar oldukları zannını kuvvetlendiriyordu.
       Doğan, önce şoförün yerine geçmesini bekledi. Sonra Keko’yu bindirdi. Ardından Mehmet’in binmesini istedi. Kendisi de, elinde tabancası olduğu halde arka tarafa geçti. Her ne kadar yandan adamın yüzünü seçebiliyorsa da, gözlerini daha iyi görebilmek için birkaç kez öne doğru uzanarak, dikiz aynasını kendine göre ayarladı. Böylelikle, onu maddi olduğu kadar manevi baskı altında da tutabilecekti.
       Bütün bu hazırlıklar tamamlanırken Keko sessiz duruyor, zaman zaman endişe bulutlarının örttüğü göz­lerini Doğan’ın bakışlarından kaçırıyordu. Onun, ken­disini nereye götürdükleri, neden götürdükleri ve evini basan bu kişilerin kimler olduğu hakkında henüz bir fikre sahip bulunmadığı kesindi.
       Aracın sürücüsü, önceden aldığı talimat gereği, ilkin Urfa-Diyarbakır yoluna çıktı. Mezarlığı ve tünel ça­lışmalarının yapıldığı kazı bölgesini geçti. Dokuz ki­lometre sonra sola, Bozova yoluna saptı. Tam bu sırada, o ana kadar hiç sesini çıkarmamış olan Keko;
       “Hey!” diye bağırdı. “Beni nereye götürüyorsunuz? Emniyete gitmiyor muyuz?”
       Tabancasının namlusunu Keko’nun ensesine değdiren Doğan, gayet nazik ve yumuşak bir sesle yanıt verdi:
       “Ters bir hareket yapmanı hiç tavsiye etmem Keko! Sakin ol… Emniyete gitmediğimiz doğru… Hatta jandarmaya da gitmiyoruz. Merak etme… Gideceğimiz yerde ne bir polis, ne de jandarma olacak.”
       Keko, bu söz üzerine sesini kesti ve konuşmak için hiç ısrarcı olmadı. Arkasına yaslanarak sabit gözlerle yola bakmaya başladı. Olumlu yönde etkilendiğini ve duyduğu endişeden bir nebze olsun uzaklaşmış bu­lunduğunu düşünmek mümkündü. Bu ortamdan ya­rarlanan Doğan, onu incelemeye koyuldu.
       Karanlık bakan gözleri, göz çukuruna gömülmüş gibiydi. Kaşları kalın, kirpikleri belirgindi. Derisi, suyu çekildiğinden hayatiyet damarları kurumuş bir ağacın kabuğunu andırıyor, sol elmacık kemiğinden başlayıp ensesine doğru uzanan ince bir çizik, onun eski bir bıçak yarası izini hatıra olarak taşıdığını gösteriyordu. Saçları sık ve kıvır kıvırdı. Uzun değildi. Güneşin etkisiyle kav­rulmuş ve kabuk bağlamış kulakları, başına göre oldukça küçük boyutlardaydı. Uzun ince bir burnu, fazla etli ol­mayan dudakları vardı.
       Land/Rover, Bozova yolunda on beş kilometre kadar ilerledikten sonra, Hisarlar Köyü yol ayrımından sola saptı. Köyün içine girmeden beş altı kilometre daha güneye giderek, açık bir arazide durdu. Şu anda, göz alabildiğince uzanan bir ıssızlığın tam ortasındaydılar. Doğan, Keko’nun aşağı indirilmesini istedi.
       Adamın canının sıkıldığı, hatta biraz endişelendiği görülüyordu. Terlemeye başlamıştı. Az önceki ra­hatlığından bir şey kalmamış gibiydi. Ortama hâkim olan sessizlik o kadar derindi ki, onun durumundaki bir kimse için korku duymamak, endişelenmemek mümkün değildi. Sonunda, sessizliği bozan yine kendisi oldu.
       “Beni buraya niçin getirdiniz? Ne yapmayı dü­şünüyorsunuz?” diye sordu.
       Doğan, bu soruyu;
       “Seni, dâhil olduğun o pis oyunlardan kurtarmaya geldiğimizi hâlâ anlamadın mı?” diyerek yanıtladı.
       Keko’nun yüzü birden mosmor kesildi. Zorlukla birkaç kez yutkundu. Söylenenlere inanmıştı. Yine de iradesine hâkim olarak;
       “Benden ne istiyorsunuz?  Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diye seslendi. “Ben suç işlemiş bir adam değilim ki! Bu nedenle hiçbir şey için beni suçlayamazsınız!”
       Doğan, hafifçe gülümsedi ve oturması için ona işaret etti. Kendisi de karşısına oturdu. Artık konuya yavaş yavaş girmenin zamanı gelmişti.
       “Senin asıl adın ne Keko?” diye sordu.
       Keko’nun kapkara bakan gözleri daha da ufaldı. Omuzlarını kaldırarak;
       “Sizin için ne fark eder?” dedi. “Hasan… Yusuf ya da Cemal… Hepsi aynı kapıya çıkmayacak mı?”
       Doğan;
       “Son dakikalarında biraz iyi niyetli davranırsan hiç de fena olmayacak Keko!” diye karşılık verdi. “Bana kalsa, ben yine ‘Keko’ adını tercih ederdim. Sana yakışıyor… Ancak, eminim ki senin asıl adın bu değil!”
       Adam, hiç sesini çıkarmadı. Belli ki, cümlenin so­nunun gelmesini bekliyordu. Doğan devam etti:
       “Suriye istihbaratının iş bitirici adamlarından bi­risin. Onlar ne söylerse yaparsın. Antakya’da ortalığı karıştır derler, karıştırırsın… Urfa’da biri öldürülecek derler, öldürürsün… Ama her nedense, bana gerçek adını söylemekten kaçınırsın.”
       Land/Rover’ın sürücüsü, her ne kadar aracın içinde oturuyor ve yapılan konuşmaları duymuyorsa da, Meh­met, bütün olup bitenlere yakından şahit oluyor, yapılan konuşmaları işitiyordu. Bu konuşma tarzını biraz garip buluyor, Doğan Bey’in ne yapmak istediğini, sözü evirip çevirip nereye getirmeye çalıştığını düşünüyor, ama kesin bir kanıya varamıyordu.
       Keko ise kımıldamadan oturuyor, sessizliğini mu­hafaza ediyor ve karşısındaki adamın ağzından çıkan kelimeleri dikkatle dinliyordu.
       Doğan;
       “Böyle devam et Keko,” diyerek konuşmasını sürdürdü. “Ben de, seninle bir konuda anlaşacağımızı sanıyordum. Doğrusu beni hayal kırıklığına uğrattın. En azından samimi bir itirafta bulunacağını dü­şünmüştüm, yanılmışım!”
       Keko, ne yapacağını, nasıl bir tavır takınacağını bilemez bir halde, önce kollarını kavuşturdu, sonra her iki yana sallandırdı. Düşüncelerindeki belirsizlik hâlâ devam ediyordu. Ancak, sağ kalıp kalmamasının ya­pacağı itirafa bağlı olduğunu gayet güzel anlamıştı.
       “Benden ne söylememi istiyorsunuz?” diye sordu.
       Doğan;
       “Bir adamın öldürülmesi olayıyla ilgileniyoruz,” diye yanıtladı. “İpek Palas Oteli’nin küçük bir odasında, göğsünden üç kurşun yemiş bir adamın…”
       “Bana ne bundan!”
       “Bak Keko! Seninle açık konuşacağım; kendi ka­derin, yine kendi elinde. Diklenmeye kalkarsan, hiç dinlemem basarım tetiğe! Gömmek için bile uğ­raşmam. Bu ıssız topraklarda kurda kuşa yem olur­sun. Hiç kimse de ardından ağıt yakmaz! Üstelik memleket, senin gibi maskesi düşmüş bir pislikten kur­tulduğu için memnun bile olur. Onun için, hızlı düşün, çabuk karar ver ve en önemlisi doğru konuş!”
       Mehmet, Doğan Bey’in şaka yapmadığını dü­şünüyor, belki de meslek hayatının ilki olacak böyle bir olayın şahidi olacağı için heyecanlanıyordu. İtiraf etmek gerekirse, az da olsa korkuyordu. Ne kadar lanet olursa olsun bir insanın hayatına son vermek bu kadar kolay mıydı? Gizli servisler arasında yürütülen savaşta öl­dürülen insanların birçoğu aynı soğukkanlılıkla öl­dürülmüşlerdi. Bu işin kuralı buydu. Her şey tetiği çe­kene kadardı. Demek ki insan bir kere öldürmeye alıştı mı, artık gerisi geliyordu. Bundan rahatsızlık du­yulması gerekmez miydi?
       Keko;
       “Sizin kim olduğunuzu bilmiyorum,” diye bağırdı. “Ama işinize geldiği için işlenmiş olan bir cinayeti üze­rime yüklemek istiyorsunuz. Anladığıma göre, bu ci­nayeti kabullenmem ve beraberinde getireceği so­nuçların mesuliyetini üzerime almam, akıllıca bir davranış olacak. Evet dersem, işin ucunda idam sehpası var. Hayır dersem, beynime bir kurşun yiyeceğim! Bu pazarlığın neresi akıllıca? Biliyor musunuz, hepiniz aşağılık insanlarsınız.”
       Doğan, soğukkanlılıkla yanıt verdi:
       “Demek böyle düşünüyor ve bizim birer aşağılık mahlûk olduğumuzu söylemek için kendince haklı ge­rekçeler üretiyorsun. Sonra da, bu gerekçelerin ar­kasına saklanarak yakayı sıyırmak istiyorsun… Bizim amacımız, sana sadece gerçeği söyletmek, başka bir niyetimiz yok!”
       Keko, yine dinlemeye geçmişti. Doğan, ko­nuşmasına devam etti:
       “Bir adamın göğsüne üç kurşun sıktın. 9 mm.lik bir Browning ile yakın mesafeden. Adam öldü. Sen ise, bu cinayetten kurtulmak için kendince mükemmel sa­yılabilecek bir plan hazırladın. ‘Keko’ adının etrafında pervane olan gençlerden birine, belki de en aptalına, saklaması için silahı teslim ettin… Belki de, bonkör bir davranışla hediye ettin!
       Yoksa… Ona bu silahı, güvenlik güçlerince bir şe­kilde yakalanacağını bildiğin için mi verdin? Böylelikle yakalanacak ve üzerindeki parmak izleri nedeniyle ko­dese giden de o olacaktı, öyle değil mi?”
       Keko, ince dudaklarını gere gere sırıttı ve alaylı bir şekilde;
       “Ne masal, ne masal!” dedi.
       Doğan da, aynı ifadeyi takınarak;
       “Bu yanıtından, kurda kuşa yem olmayı tercih et­tiğini mi anlamalıyım?” diye karşılık verdi. “Bak Keko! Ne polis, ne jandarma artık bu olayla ilgilenmiyor. Onlar suçluyu çoktan yakaladılar. Hakkında alınacak kararda söz sahibi sadece iki kişi var… Sen ve ben! Evine, polisle ya da jandarmayla neden gelmediğimizi bir düşün… Seni onlara teslim etmeyi düşünseydik, şimdi burada değil, Seyfo’nun yanağından tırnaklarıyla et kopartmaktan zevk alan iki gorilin kucağında olurdun!”
       “Ben, Seyfo diye birini tanımıyorum!”
       “Boşa konuşma Keko, tanıyorsun… Kapını çal­dığımız sırada, ‘Seyfo’ olduğumuzu söylediğimiz zaman hemen gelip açtın. Hem de yan odada önemli bir iş üzerindeyken! Dahası, ‘silahı geri getirdiğimizi’ söy­lediğimizde ise hiç beklenmedik bir aksiliğin çıktığını sandın, planlarının bozulduğunu düşündün…”
       Keko, başı öne düşmüş bir şekilde;
       “Siz şeytan gibisiniz!” diye fısıldadı. “Sizin kim olduğunuzu şimdi anladım. Başkasına kalsa, bütün bunları asla meydana çıkaramaz ve beni bulamazlardı. Bulduklarını kabul etsek bile, ellerinde beni suçlayacak en ufak bir delil olmazdı. Haydi, sevinin bakalım! Evet… Binbaşı Abdullah Vahap’ı öldüren kişi benim!”
       Keko, yaptığı bu itirafla ortalığa hâkim olan gergin havanın yumuşayacağını düşünmüş olacak ki, daha rahat nefes almaya başladı. Bir elini boşta sallarken, diğer eliyle, ne zamandır alnında biriken ter damlalarını sildi. Beklenen, daha doğrusu kendisinden istenilen iti­rafı nihayet yapmıştı.
       Doğan, onun rahatlamasına fırsat vermeden atıldı:
       “Buraya kadar söylediklerine bir diyeceğim yok. Olağanüstü bir itiraftı doğrusu! Ancak şimdi, öldürdüğün şahsın ‘Binbaşı Abdullah Vahap’ olduğunu sana kimin söylediğini açıkla bakalım.”
       Keko’nun gözleri, alabildiğince açıldı ve şaşkın bir ifadeyle Doğan’ın yüzüne bakmaya başladı. Ya sorulan soruyu anlamamış ya da kendi ağzıyla, istemeden ikinci bir itirafta bulunmuştu. Kendini zorlayarak;
       “Siz… Siz söylediniz ya!” diye kekeledi.
       “Oyunu bırak, Keko! Ben, ‘Binbaşı Abdullah Vahap’ adını ağzıma almadım bile… Şimdi söyle bakalım; bin­başıyı öldürmeni senden kim istedi?”
       Keko’nun, artık ardına saklanacak hiçbir şeyi kalmamış,  eskilerin deyimiyle;  ‘Takke düşmüş,  kel görünmüş”tü… ‘Artık olan oldu’ dercesine omuzlarım silkerek konuşmasını sürdürdü:
       “Her şeyi öğrenmek için işi sonuna kadar götürmek istiyorsunuz, değil mi? Bu durumda, az sonra, bağlı olduğum kişiye ihanet etmemi de benden is­teyeceksiniz…
       Bakın… Konuyla ilgili olarak artık ne polisin, ne jandarmanın ve ne de adaletin bir etkisinin olmayacağını söylediniz ve hakkımda karar verecek tek makamın siz­ler olduğunu bildirdiniz. Öyleyse söyleyin bakalım; sorunuza yanıt verirsem, benim akıbetim ne olacak? Bu hususta ne yapmayı düşünüyorsunuz? Eğer, idam seh­pasında bir ipin ucunda sallanacaksam ya da beynime bir kurşun sıkılacaksa, konuşmamın ne yararı olacak?
       Biliyorum… Ben, para karşılığında her türlü pisliği yapabilecek karakterde bir adamım. Bugüne kadar çok sayıda olayı organize ettim. Birçok suikast ve sabotaj eyleminin düzenleyicisi oldum. Gözümü kırpmadan adam öldürecek kadar sefil biriyim. Fakat ölmeyi is­teyecek kadar ne ihtiyarım, ne de zindanlarda çürümeyi arzu edecek kadar aptal!”
       Doğan, sakin bir tavırla sordu:
       “Peki, teklifin nedir?”
       “Hayatım ve özgürlüğüm!”
       “Evdeki kadın ne olacak? Biliyorsun, onu da ala­cağız!”
       “Boş ver onu… O, pavyon artığı adi bir orospudur! Benimle bir ilgisi yok… Zaten olsa bile, şu anda umu­rumda değil!”
       “Pekâlâ… Hangi ülkeye gitmeyi düşünüyorsun?”
       “Amerika’ya gidecek halim yok!”
       Keko, yolun son dönemecine geldiğini dü­şünüyordu. Yüzüne ve hareketlerine bir canlılık gelmiş, pisipisine ölümün o soğuk nefesini ensesinde uzun bir süre hissettikten sonra, yapılan bu konuşmalar ne­şesinin tekrar yerine gelmesine neden olmuştu. Bu ber­bat işten kısa sürede kurtulacak olmasına seviniyordu.
       Doğan;
       “Kabul ediyorum,” dedi. “Eğer sen de sözünde durursan, ben kendi hesabıma, hayatını ve özgürlüğünü bağışlamayı kabul ediyorum.”
       “Başka çarem yok ki,” diye mırıldandı Keko. “Söy­leyeceğim ve gideceğim. Burada kalırsam, başıma ne­lerin geleceğini biliyorum. En iyi çare, ortadan kay­bolmak. Benim gibi bir herifi bağrına basacak bir memleket bulmam zor olacak.”
       “Elini kolunu sallayarak Türkiye sınırları dâhilinde dolaşmana müsaade etmeyeceğimizi biliyorsun. Sana, aynı şekilde davranacak başka ülkeler de olacaktır. Bunu iyi düşündün mü?”
       “Mümkündür! Ne demek istediğini anladım; zaten, o herifler de pek güvenilir kişiler değil!”
       “Kimler?” diye sordu Doğan. “Binbaşı Abdullah Vahap’ın öldürülmesini isteyen kişiler mi?”
       “Evet!”
       “Peki ama onu ortadan kaldırman için ne gibi sebep ileri sürdüler? Ne de olsa, o da bir Suriyeliydi!”
       “Bunu onlara sormadım ki!”
       “Meraklı bir insan olsaydın sorardın. Ama onlar yine de söylemezlerdi. Çünkü senin sır saklamak hu­susunda pek güvenilir bir kişi olduğunu söylemek ola­naksız. Doğru değil mi?”
       Keko, önce sesini çıkarmadı. Sanki o dakikaları yeniden yaşıyor gibiydi. Başını yukarı doğru kaldırıp konuşmasına devam etti:
       “Kabul etmezsem ya da güçlük çıkarırsam, işi başkasına gördüreceklerini ve bir daha da bana iş ver­meyeceklerini, beni unutacaklarını söylediler. Ayrıca, özellikle bu işte acele davranmam ve işi yirmi dakikada bitirmem gerektiğini hatırlattılar…”
       “Sana bu talimatı veren şahıs kimdi?”
       “Gerçekten ismini bilmiyorum. Bana hiç söy­lemedi. Türkiye ile ilgili her şeyi o idare ediyormuş.”
       “Nasıl bir adamdı?”
       “Ne bileyim… Bayağı bir adamdı işte! Haa… Bir de sol kulağının hemen altında koca bir şark çıbanı izi vardı.”
       “Anladım! Peki, onunla nasıl tanıştın?”
       “O zamanlar Antakya’da oturuyordum. Askerden yeni gelmiştim, iş güç yoktu. Ben de sağa sola ta­kılıyordum. Bir gün, arkadaşlarla Samandağ ilçesine git­miştik. Hızır İlyas Türbesi’nin karşısındaki lokantada yiyip içerken yanımıza geldi. Dedemin seneler önce göçtüğü İdlip kazasındaki akrabalarımızı tanıdığını an­lattı. Hoşumuza gitmişti. Oturmasını istedik. Çok cana yakın davranıyordu. Hepimizle ayrı ayrı sohbetler yaptı. Sonunda, tüccar olduğunu, bol parası bulunduğunu ve hesabı kendisinin ödeyeceğini söyledi.”
       “Tabii… Senin de paraya ihtiyacın vardı. Böylece başladınız değil mi?”
       “Evet! Yapmam gerekenleri bana bir hafta boyunca anlattı. Giderken epey de para bıraktı. Sonra yine geleceğini söyledi.”
       “Geldi mi?”
       “Evet, geldi! Yanında biri vardı, isminin ‘Ahmet Cemil’ olduğunu söyledi. ‘Bu arkadaş bir süre senin ya­nında kalacak. O ne derse yapacaksın,’ dedi. Birkaç kere daha geldi. Son gelişinde bana bir radyo getirdi. Şöyle… Zeytinyağı kutusu büyüklüğünde, ama taş gibi ağır bir radyo… Onunla, okyanustaki bir gemiden ya­pılan yayını bile dinleyebilirmişim!”
       “Tabii… O bir telsiz alıcısıydı…”
       “Evet! Her gün, tam saat sekizde radyoyu açıyor, frekans ayarlarını yapıyor ve ondan gelecek günlük ta­limatları bekliyordum.”
       “Her gün düzenli arıyor muydu?”
       “Hayır! Konuşma olmadığı gün, radyo özel bir müzik yayınlıyordu, anlıyordum.”
       “Onu aramanı istediği oldu mu hiç?”
       “Hayır! Zaten Urfa’ya geldiğimden bu yana ken­disini görmedim.”
       “Urfa’ya taşınmanı o mu istedi?”
       “Evet! Burada yapılacak çok iş olduğunu söy­ledi.”
       Doğan;
       “Anlaşıldı… Anlaşıldı Keko!” diyerek onun sözünü kesti. “Şimdi sadede gelelim; zamanım yok. Seni daha fazla dinlemek istemiyorum. Bu yaptığın işe ‘casusluk’ denir ve cezası ‘ölüm’ dür! Bilirsin… Doğanın birtakım acımasız kanunları olduğu gibi, insanların da kendine özel kanunları vardır. En önemlisi; insan, kaderinden kaçamaz! Buraya bizimle birlikte geldin, tek başına gideceksin! Hadi bakalım, şimdi git!”
       Keko, neler olduğunu anlamadan, şaşırmış bir du­rumda Doğan’a bakıyordu. Gözbebekleri irileşmiş, göz­leri sanki yuvalarından fırlayacakmış gibi dışarı uğ­ramıştı. Dizleri titriyor, bu titreyiş, ince bedeninin zaman zaman sarsılmasına yol açıyordu. Ölüm korkusu yeniden her tarafını kaplamıştı. Doğan’ın kendisine doğrulttuğu silahın namlusundan fırlayacak tek bir kur­şunun, bir anda yaşamına son verebileceğini biliyordu.
       “Beni… Beni vurmayacaksın… Değil mi?” diye zorlukla sordu.
       “Git dedim, sana!” diye bağırdı Doğan.
       “Hani… Hani anlaşmıştık?”
       “Git!”
       Mehmet’in de, adım adım uzaklaşmaya başlayan Keko’dan bir farkı kalmamıştı. Korkuyordu… Hem de çok korkuyordu… Gözünün önünde şimdi bir adam vu­rulacak, belki de uzun süre acılar içinde kıvranarak can verecekti. Doğan Bey bunu nasıl yapardı? Nasıl so­ğukkanlı bir şekilde cinayet işleyebilirdi? Hem, ortada bir anlaşma, verilmiş bir söz vardı. Keko, hayatı ve öz­gürlüğü karşılığında önemli şeylerden söz etmişti. Ne kadar adi olursa olsun, bir sokak köpeği gibi ölümü hak etmiyordu. Buna izin verecek olursa, ömür boyu vicdan azabı çekecek, gece rüyasında, gündüz hayalinde hep bu anı görecekti.
       Geçen zaman süresince dört beş adım daha atan Keko, durdu ve dönüp arkasına baktı. Namlunun ka­ranlık deliği, tam kafasını işaret ediyordu. Sendeler gibi oldu. Toparlandı… Bir iki adım daha attı.
       Mehmet, kararını vermişti. Doğan Bey’i dur­durmalı, hiç yoktan işlenecek bu cinayete engel olmalıydı. Müdahale etmek için ileri atıldığı sırada, Doğan’ın tabancayı tutan kolu havaya kalktı. O anda, tek bir atış sesi işitildi. Keko, boş bir çuval gibi yere yı­ğıldı…
       Aslında, Doğan havaya ateş etmiş, Keko ise kor­kudan bayılmıştı. Mehmet, Doğan Bey’in kolunu hâlâ sıkı sıkı tutuyordu.
       Doğan;
       “Bırak kolumu,” diye bağırdı. O sırada gözlerinde şimşekler çakıyordu…
       “Ne yaptığını sanıyorsun sen? Benim bir insanı… Hem de hayatını ve özgürlüğünü bağışladığım bir insanı, sırtından kahpece vurabileceğimi nasıl düşünürsün? Başından beri numara yaptığımı anlamalı ve beni en­gellemeyi düşüneceğin yerde, bana inanmalı, bana gü­venmeliydin! Eğer beni dikkatlice izleseydin, belki bir şeyler öğrenmek için fırsatın olurdu!”
       “Ben… Ben… Bilmiyordum! Düşündüm ki…” diye yanıt verdi Mehmet.
       Doğan;
       “Ne düşündün?” diye yeniden bağırdı. “Yoksa bu serserinin hayatının kurtarılmasının gerekli olduğunu mu düşündün. O kanıya mı vardın? Acaba rollerimiz değişseydi, onun beni bağışlayacağını da düşünebilir miydin? Olmadı Mehmet… Olmadı! Konuştuklarımızın başından beri şahidisin. Bugüne kadar kaç kişinin ca­nını yaktığının, evini barkını, ocağını söndürdüğünün, ülkemize telafisi olanaksız maddi ve manevi kayıplar verdirdiğinin hesabını hiç yaptın mı? Ha… Yaptın mı?”
       Mehmet sadece;
       “Özür dilerim,” diyebildi. Duyacağını duymuş, öğreneceğini öğrenmişti. Biraz sert ve ani olmuştu, ama ne çare ki bazı dersler başka türlü alınamıyordu.
       Doğan da, genç arkadaşının üzerine biraz fazla yüklendiğinin farkındaydı. Özellikle böyle davranmak istemişti. Mehmet’in, bazı olayları bizzat yaşayarak de­neyim kazanması, meslek yaşantısının ileri safhalarında onun en önemli rehberi olacaktı. Kolunu omzuna atarak ona sıkıca sarıldı, sıktı… Başını okşadı.
       “Üzme kendini,” dedi. “Hadi, artık buradan gi­delim… Zaten epey zaman kaybettim. Beni kırk dakika içinde sınıra atmazsanız, o zaman külahları değişiriz işte!”
       Mehmet’in yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı. Buz kesmiş yanaklarına yeniden kan hücum etti. Bedeni ve yüreği sımsıcak oldu.
       “Söz… Söz, Doğan Abi… Kırk dakikayı geç­meyecek!” dedi.
       Ona ilk defa ‘abi’ diye hitap ediyordu. Karşısında, yine ona gülümseyerek bakan, yine o idealindeki Doğan Bey vardı… Hislerine gem vuramadığı için kendinden utandı.
       “Peki, Keko ne olacak?” diye sordu.
       “Ne mi olacak?” diye karşılık verdi Doğan. “Yarım saat içinde ayılacak ve en az bir yarım saat kadar başına gelenlerin şaşkınlığını yaşayacak. Sonra yola ko­yulacak… Suriye sınırına ortalama elli-elli beş kilometre mesafe var. Yaya giden bir adam için hayli uzun bir yol. Başına bir şey gelmezse –ki buna ihtimal vermiyorum… Dikkatli davranacaktır– gece yarısı sınırı geçer ve yarın Halep’te olur. Unutma; tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer, yine kürkçü dükkânıdır. Keko’yla orada bu­luşacağımıza eminim.”
       “Onun Halep’e ne amaçla gideceğini dü­şünüyorsun?”
       “Bazı insanların kaderi çok önceden belirlenmiştir Mehmet! Bu adamı Suriye’ye ölüm çağırıyor. Ama üzülme, onun cellâdı ben olmayacağım!”
       “Keko’nun mutlaka öldürüleceğini mi söylemek is­tiyorsun?”
       “Evet! Bu işi de bizzat Suriye istihbaratı ya­pacaktır. Keko’nun işi bitti, devri kapandı artık. Bundan sonra işlerine yaramayacak bir haini… Üstelik peşine Türk gizli servisinden birini takmış bir itirafçıyı kim ne yapsın?”
       Mehmet, Doğan Bey’in davranışlarının, Keko’yla yaptığı konuşmaların hangi amaca yönelik olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu.
       Çekingen bir tavırla sordu:
       “Beni affettin değil mi Doğan Abi?”
       Doğan gülümsedi, ama sesini çıkarmadı. Beş Numara’nın kendisine duyduğu sevginin aynısını Mehmet için duyumsadığını düşündü. Land/Rover’ın kapısını açarken;
       “Seveni sevmek ne kadar güzel!” diye mırıldandı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz