Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 17.05)

D

“Yüzlerce kilometrelik bir yolculuk, sadece tek bir adımla başlar!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 17.05

       Land/Rover, Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’ne ait resmi arazinin haricinde, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin belki de en ıssız yörelerinden birini teşkil eden bu düz ovada, mümkün olduğunca hızlı gidiyor ve Doğan’ı sınıra yetiştirmek için olanca gücünü har­cıyordu. Her sabah birkaç yere uğradıktan sonra müş­terilerini kent merkezine götüren ve öğleden sonra da tekrar geri getiren bir iki köy minibüsünden başka hemen hemen hiçbir vasıtanın geçmediği bu yoldan, se­nede bir ya da iki kez karayollarının bir dozeri geçiyor ve zaman içerisinde bozulmuş olan yolu sözüm ona dü­zeltiyordu.
       Arazi aracı, yolunu tutmuştu. Hiçbir engel ta­nımadan, hendeğe tümseğe, taşa toprağa aldırmadan ilerliyordu. Ardından kaldırdığı toz bulutu, havanın ha­reketsizliği nedeniyle uzun süre olduğu yerde kalıyor, dağılmıyordu. Motorun uğultusu ve tekerleklerin çı­kardığı sesin haricinde, duyulan başka bir ses yoktu. Kimse konuşmuyordu. Mehmet, az önce olanlardan faz­lasıyla etkilendiğinden olacak, farklı şeyler sormaya bir türlü cesaret edemiyor, Doğan da düşüncelerini belirli bir plan dâhilinde toparlamakla meşgul bulunduğundan sessiz kalmayı tercih ediyordu.
       Onun serüveni başlamıştı. Zaman hızla akıyor, da­kikalar birbirini kovalıyordu. Bir süre sonra Suriye top­raklarına atlayacak ve artık kendini memleketinde ol­duğu kadar rahat ve güvende hissedemeyecekti. Çok dikkatli davranması gerektiğini biliyordu. Bu iş, şaka götürmeyecek kadar tehlikeli bir işti. Zaten, şu ana kadar ortaya çıkan gelişmeler, olayın boyutlarının ne kadar büyük olduğunu, belki de bundan sonra çok daha fazla büyüyeceğini ona göstermişti.
       Yuva olarak, Urfa ve civarında oluşan hareketliliği kontrol altına alabilir, gerekirse emniyet güçleri ve sı­kıyönetim komutanlığıyla koordineli bir çalışmaya gi­rilerek, bir iki gün içinde işi tamamen bitirebilirlerdi. Ama karşı taraf ne olacaktı? Oraya el atmadan, kovana çomak sokmadan bazı işlerin su üstüne çıkarılması mümkün değildi. Binbaşı Abdullah Vahap, hareketin İs­tanbul boyutunun çok daha önemli olduğunu vur­gulamak için Suriye Konsolosluğuna telefon açmamış mıydı? Ancak, şu anda ellerinde en ufak bir bilgi dahi yoktu. Eğer, bırakılan ipuçlarından hareket ederek şan­sını zorlarsa, belki bir şeyler elde edebilirdi. Bunun için de zamanı iyi kullanması gerekiyordu. Suriye istihbaratı işin farkına varmadan birtakım bilgilere ulaşabilirse, İstanbul’da yoğunlaşan hareketin çökertilmesi ancak mümkün olabilecekti.
       Kızılburç ve Sarım köyleri geçilmiş, nihayet E90 yoluna çıkılmıştı. Yirmi beş kilometre sonra Örgütlü sapağından dönülecek ve bir on beş kilometre daha yol alınacaktı. Karaca-Mürşitpınar yolu üzerinde, Doğan aracı terk edecek ve sadece kendisinin bildiği ve bugüne kadar güvenle kullandığı bir yoldan sınırı geçecekti.
       Mehmet, sanki Suriye’ye geçecek olan kendisiymiş gibi heyecanlıydı. İlk defa sınıra bu kadar yaklaşmıştı. Zaman zaman Adnan Bey’den veya Yüzbaşı Özkan’dan sınır bölgesinde cereyan eden olaylarla ilgili olağanüstü güzellikte öyküler dinlemiş, yirmi dört saat nöbet bek­leyen askerlerin ve onlarla sürekli çatışma içinde olan kaçakçıların psikolojisini, yüreğinin en gizli köşesinde duyumsamıştı. Burası başka, bambaşka bir âlemdi! Bu­rada yaşanılanları anlatmak yeterli değildi, bizzat ya­şamak gerekirdi.
       İniş noktasına gelindiğinde, kısa ve sade bir ve­dalaşma oldu. Doğan, her ikisinin de elini sıkarken sa­kindi, hatta biraz soğuk davrandığı bile söylenebilirdi.
       “Keko’yla yaptığımız konuşmaları kâğıda dökmeyi sakın ihmal etme!” diye tembihledi. “Radyoyu da in­celemeye alsınlar, mümkünse sürekli dinleme ve kayıt yapılsın! Kadının sorgulanması da çok önemli. Unut­ma… Yirmi dört saat geçmeden hiçbir hareket ya­pılmayacak! Adnan, Antakya’dan gelen dosyayı in­celesin. Biriniz, PTT’den telefon kayıtlarını çıkarsın, isim ve adresleri tespit edin! Beş Numara’yı da ge­lişmelerden haberdar edin… Hadi, hoşça kalın!”
       Mehmet, Doğan Bey’in, güneyden esmeye başlayan hafif bir çöl rüzgârının ara sıra kaldırdığı toz bulutları arasında uzaklaşışını kısa bir süre seyrettikten sonra, yeniden aracına binerken, heyecandan ona bir ‘Güle güle!’ bile diyemediğini hatırladı… Üzüldü, kahroldu!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz