Hükümdar İle Kuş Fenze
Hükümdar İle Kuş Fenze

Hükümdar İle Kuş Fenze

     Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâya dedi ki:
     Bu hikâyeyi de dinledim. Şimdi, birbirlerinden uzak durmaları gereken azılı düşmanları anlat!
     Beydebâ aldı sözü:
     “Anlatırlar: Hint hükümdarlarından Feridun adlı padişahın bir kuşu varmış Fenze adında. Fenze ile cücüğü pek güzel öterlermiş. Padişah bu kuşları çok sevdiği için hanımının yanına konulmalarını emretmiş, hanımına da sıkı sıkı tembihlemiş; “Aman ha, dikkat et bu kuşlara; iyi koru onları!” diye.
     Olacağa dur denmez! Hanım bir erkek çocuk doğuruyor, çocukla cücük birbirlerine ısınıyorlar, ikisi de kendi aralarında tatlı tatlı eğleniyorlar… Anne Fenze ise her gün dağa uçuyor hiç kimsenin bilmediği garip bir meyve getiriyor. Yarısını hükümdarın oğluna yarısını da kendi cücüğüne yediriyor.
     Bu harika meyve iki yavrucağın sağlık büyümelerine ve kısa zamanda gencelmelerine yol açıyor. Hükümdar da açıkça tanık olduğu bu enteresan hâdiseden ötürü Fenze’ye daha çok hürmet gösteriyor, daha fazla ihsan ediyor gün geçtikçe…
     Fenze yine bir gün meyve devşirmek için dışarı çıkıyor. Bu arada cücük, şehzade ile oynamakta iken duramıyor, arkadaşının kucağına pisliyor. Çocuk ansızın hiddetleniyor, cücüğü tuttuğu gibi yere çalıyor, zavallı oracıkta can veriyor… Bir süre sonra Fenze saraya geliyor, yavrusunu kanlar içinde yerde cansız bulunca çığlığı basıyor. Ağlıyor, ağlıyor… Habire de söyleniyor:
     ‘Yazıklar olsun ahdini tutmayan hükümdarlara! Hukuka riayet etmeyen, dostunu korumayan, edepten bînasip hükümdarlarla dostluk kuranların vay haline! Hakikatte onlar hiç kimseyi sevemezler, hiç kimsenin kıymeti yok onlar nezdinde. Ancak birinden bir fayda umdukları zaman yanaşırlar, bilgisinden istifade etmek için adam tutarlar. Lâkin amaçlarına erişince ne dostluk kalır ne saygı! Ne ihsan ne de hukuka riayet! Böyle hükümdardan işlerini daima cürm-ü cefa ve ikiyüzlülükle götürürler. İşledikleri nice büyük hatayı küçümserler ama istedikleri en hafif, önemsiz bir şey engellenmeye görsün… Birden azılı bir canavar kesilir, zalimlerin zalimi olurlar! İşte bu hükümdar da öyle, dostuna zulmeden merhametsiz bir nankör olduğu için!’
     Kuş, zehir zemberek bu lafları ettikten sonra hınçla şehzadeye atılmış, gözünü çıkarmış ve havalanıp sarayın saçağına konmuş. Hâdise kendisine aktarılınca çok üzülen hükümdar, kuş Fenze’yi tuzağa düşürme arzusuyla yaklaşmış ve demiş ki:
     ‘Senin canın emniyette olacaktır! Sana bir şey yapmayacağım, in artık Fenze kardeş!’
Kuş cevap vermiş:
     ‘Ey Padişah! Elbette zalime hesap sorulacak! Şu anda kurtulsa cezadan ilerde asla kurtulamayacak. Hatta nesilden nesile devam edecek bu ceza! Senin oğlun benim biricik yavrumu mahvetti, ben de cezasını derhal verdim!’
     Hükümdar:
‘Hayatım hakkı için ey dost, ne olursun dur dinle! Biz senin yavruna zulmettik. Sen de bizden öcünü aldın! Artık senin bizden, bizim senden alıp veremediğimiz bir şey kalmadı. Haydi, sakin ol ve can güvenliğinin sağlanacağına inanarak gel yanımıza!’
Fenze itiraz etti:
     ‘Asla sana dönmeyeceğim. Zira dirayetli kişiler “intikam alacak adama yaklaşma!” derler. Gizli bir kini olan kişi, sana lütfedermiş gibi davranıyorsa sende bir kuşku uyanır da ondan kaçma ihtiyacı hissedersin tabii olarak! Böyle birine karşı en iyi tedbir, uzak durmak ve daima “bir şeyler yapacağından” endişe etmektir. Derler ya: “Akıllı adam ana babayı dost, kardeşleri arkadaş, eşleri refik, oğulları iyi nam, kızları hasım, akrabayı borçlu ve kendisini yapayalnız görür!
     Ben de bir yalnızım, yabancıyım ve kovulmuşum artık… Benim payıma ağır bir hüzün düştü sizin saltanatınızdan; hiç kimse taşıyamaz onu, derdime kimse ortak olamaz.
Ben gidiyorum. Sana benden bol selam…’
     Hükümdar aldı hemen sözü:
     ‘Eğer sen bizim yaptığımıza karşılık vermeseydin yahut biz zulmetmeden sen bu işi yapsaydın durum senin dediğin gibi olurdu. Ama önce biz sana yapacağımızı yaptık… Senin suçun ne ki bizden kaçıyorsun? Niye bize güvenmiyorsun? Gel, dön artık evine! Sana eman veriyorum…’
     Kuş Fenze cevap yetiştirdi:
     ‘Şunu bilmelisin ki kin ve husumet kalbe yerleşir ve daimî bir acı kaynağı olur. Dil her zaman kalptekini olduğu gibi söylemez. Kalbin dile şahitliği, dilin kalp adına avukatlık yapmasından daha sağlam, daha gerçekçidir. İyi biliyorum ki senin kalbin benim dilime, benim kalbim senin diline güvenmiyor!’
     Hükümdar itiraz etti:
     ‘Bilmiyor musun, pek çok insan arasında derin kinler ve düşmanlıklar vardır, ama aklı başında olan, uzun uzadıya kin beslemez. Bu his ile kendini bitireceğine meseleyi kökten halleder, düşmanının işini bitirir!’
     Kuş Fenze:
     ‘Doğru söylüyorsun bu konuda! Ama basiretli kişi asla inanmaz, intikam hissiyle yanan adamın asıl hâdiseyi unutup kalbini her türlü kin ve nefretten temizleyeceğine! Akıllı adam tuzak, hile ve komplodan daima endişe eder böyle durumlarda! O iyi bilir ki düşmanların bir kısmı dikine dikine gitmekle bertaraf edilmez, vahşî filin ehlî fille avlandığı gibi yağ çekmek ve yumuşak davranmak gerekir bu gibi hallerde…’
     Hükümdar cevap verdi:
     ‘Akıllı adam dostunu asla terk etmez, arkadaşları ile bağını koparmaz. Canından endişe etse bile onlardan ayrılmaya yanaşmaz. Bu huy hayvanların en aşağısında bile vardır. Bilirsin niceleri köpek oynatır, sonra onu keser ve etini yer, ama sahibine ünsiyet peyda etmiş köpek asla ayrılmaz ondan!’
     Fenze aldı sözü:
    ‘Kin ve nefret her yerde, herkeste dehşetlidir: sahibini alev alev yakar. En dehşetli olan ise hükümdarın kalbinde yeşerendir. Zira hükümdar tayfası intikam almayı din gibi görürler! Onlar öç almak için çaba göstermeyi şeref sayarlar. Akıllı kişi, kindar adamın sakinleşmesine aldanmaz. Ondaki kinin, için için yandığını bilir.
     Tahrik ettirici bir sebep zuhur etmedikçe kül altında ödünsüz bekleyen köze benzer kin. Kor ateş nasıl iştahla çıtır çıtır yakacağı odunu ararsa, kin hissi de kendini zuhur ettirici sebepler arar, bahaneler bulur! Bulduğu anda parlar, sarı dilli dev alevler gibi! Artık kindara ne yumuşak söz, ne alttan alma, ne yalvarıp yakarma ne de “haklısın!” demek fayda eder. Ancak hasmının canı kindarın içindeki ateşi söndürebilir.
     Evet, bazı kindarlar özel yararlar temin etmek ve bazı zararlı şeylerden de kurtulmak için hasmına yaklaşır, bir süre onunla kalabilirler. Ama ben içindeki nefret ateşini kısamayacak kadar âcizim, kendime hâkim değilim…
     Senin kalbin dilinle aynı olsa da bana faydası yok artık bunun! Ben daima korku, endişe, keder ve öç hisleriyle yanacağım seninle yan yana olduğumuz sürece. Bizim için en uygun karar ayrılmaktır vesselam!’
     Hükümdar aldı sözü:
     ‘Ben kesin olarak bildim ki kimse kimseye bir şey yapamaz; kaderde yazılandan gayrı ve küçük büyük ne gelmişse başa, ancak bir malum kader ve kaza ile olmuştur. Nasıl ki mahlûkatın yaratılışı, çocuğun doğuşu ve canlının yaşayışında yaratıkların hakiki bir müdahalesi söz konusu değilse, fâni olanın gidişi ve canlının ölümü de böyledir. O halde sen benim oğluma yaptığın eza konusunda nasıl mesul değilsen benim oğlum da senin yavruna yaptığı şeyle mesul değildir…
     Öyle değil mi ya, bunların hepsi önceden takdir edilmiş bir kaderdir ve her birimizin kendine özgü bir mazereti var; dolayısıyla kaderin getirdiklerinden sorumlu olamayız.’
     Fenze cevap verdi:
     Evet, kader elbette senin dediğin gibi bir takdir işidir. Ancak bu durum, sağduyulu kişinin tehlikeden uzaklaşma ve zarardan kaçınma hususunda bir şey yapmayacağı anlamına gelmez. Bilakis akıllı adam tedbirini alır, gücünü sarf eder ve bununla beraber kadere inanır! Hakiki kader inancı böyledir…
     Ben biliyorum ki sen içinden geçeni söylemiyorsun bana. Aramızda öyle basit bir hâdise vuku bulmadı, senin oğlun benim yavrumu öldürdü, ben de senin oğlunun gözünü çıkardım… Sen aslında beni tuzağa düşürüp işimi bitirerek içinde alev alev yanan öç ateşini söndürmek istiyorsun. Oysa ben şimdi ölmek istemiyorum… Eskiler derler ki:
      “Yoksulluk belâdır, tasa belâdır, düşmanın civarında bulunmak belâdır, dostlardan ırak olmak belâdır, hastalık belâdır, ihtiyarlık belâdır, lâkin tüm belâların büyüğü elbette ölümdür!”
     Ruhu acıyla kıvranan kişiyi, ancak aynı acıya müptela olan anlar… Bende de sendeki dayanılmaz elemin bir benzeri var, içim yanıyor ve seni anlıyorum. Seninle olmak, beraber gezmek bana hayır getirmez. Zira sen ne zaman benim senin oğluna yaptığımı hatırlasan, ben de ne zaman seninkinin benim yavruma yaptığını hatırlasam kalplerimiz nefretle kararacaktır…’
     Hükümdar cevap verdi:
     ‘Kalbinde iz bırakan dostun dostluğunu unutturacak denli kara bir kin dalgasına kapılan kimsede hayır yoktur!’
     Fenze aldı sözü:
     ‘Tabanı yaralı adam ite kakıla yürümeye mecbur kalsa veya kendi arzusuyla yürümek istese muhakkak açılacaktır yarası ve müthiş bir ıstırap verecektir ona! Gözü yanan adam yüzünü rüzgâra çevirirse acıyla kıvranacaktır… İntikama kurban gidecek kişi de intikam alacak adama yaklaştığında hayatının kumarını oynamış olur. Bu dünyada yaşayan kişi, tehlikeden kaçınmalı; belâ gelecek yere sokulmamalı; ölçüp tartarak işe başlamalı, kabadayı edalarıyla gücüne güvenmemeli; itimat etmediği adamlarla yola çıkmamalıdır. Zira kim kaba kuvvete güvenir de tehlikeye atılırsa, kendini ölüme teslim etmiş demektir. Yaşaması için gerekli olan yiyecek ve içeceğini hazırlamadan yola düşen ve asla takat getiremeyeceği işlerin peşinde koşan adam kendini helak eder.
     Boğazına tıkanacak kadar büyük lokmayı yutan ölçüsüz adam elbet debelene debelene boğulacaktır! Düşmanın lafına aldanarak ihtiyatı terk eden kişi herkesten çok düşmandır kendine karşı! Ne getirip ne götüreceği, hangi sırlara gebe olduğu hususunda bilgi elde edilemeyecek kader mevzuu hakkında fikir beyan etmek kimsenin haddine düşmez! Kişiye düşen ihtiyata sarılmak, tedbiri almak, özgücünü sonuna kadar seferber etmek ve kendini mesul tutmaktır. Akıllı kişi, imkânı nispetinde kimseye dayanmamaya çalışır; kaçış ve kurtuluş yolu varken kendini endişeye sürükleyen mıntıkada beklemez. Benim de gideceğim pek çok yol var. Nereye gitsem gideyim kendime yeterim, işimi bulurum…
     Beş nitelik vardır; kim bunlara her zaman sahip olursa asla muhtaç durumuna düşmez, gurbet ilde mahzun olmaz, uzak yakın gibi olur ona ve nice dostlar kazanır.
     Şöyle sayabiliriz:
* Hiç kimseyi kırmamak,
* İyi terbiye görmüş olmak,
* Kuşkulu işler yapmamak; itham altında kalmamak,
* Düzgün bir sîret; iyi ahlak,
* Olgun davranmak; asil ve seçici olmak.
     Kişi hayatından endişe ediyorsa, kendini kurtarmak için malını, karısını, çocuğunu feda edebilir; yerini yurdunu terk edebilir. Zira bu saydıklarımız helak olsa bile kişi yine birini bulur, bir şeyler kazanır; yenilerinin geleceğine dair ümit besler. Oysa can bedeni terk ettikten sonra yenisi gelmez… En kötü para, gerektiğinde harcanmayandır; en kötü hanım, kocasına karşı serkeş davranandır; en kötü evlat, ana babaya eziyet edip âsi davranandır; en kötü dost, zor zamanda sırtını çevirip gidendir…
     Ve en kötü hükümdar, masumları korkutan, haydutları ve çeteleri kollayan, kısaca halkını koruyamayandır. En kötü ülke, anarşinin kol gezdiği, ekonomik sıkıntıların had safhaya vardığı ülkedir. Şüphesiz benim can güvenliğim yoktur senin yanında… Sana yakın olursam bana huzur yoktur!’
     Kuş Fenze bu sözlerden sonra hükümdara veda etti ve uçup gitti. İşte, birbirlerine asla güvenmemeleri gereken kin dolu düşmanların hikâyesi budur!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir