Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 17.35)

D

“Sabır, insanın sahip olduğu en iyi değerlerden biridir!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 17.35

       Ayla, akşam yemeğinin hazırlıklarına bugün erken başlamak istemişti. Saat üç buçuktan beri ayaktaydı. Özenle yoğurduğu köfteler güzelce kızartılarak servise hazırlanmış, pilav iyice demlenmişti. Salata ise ola­ğanüstü görünüyordu. Malzemesini, Doğan’ın sevdiği tarzda küçük küçük doğramış, yağını ve limonunu bol tutmuştu.
       Yüreği kıpır kıpırdı. Bütün gününü heyecan içinde geçirmiş, hatta bir ara, rahatlamak için Ankara’daki an­nesini aramıştı. Annesi de, bebek beklediğini ilk kez o gün öğrenmişti. Sevincinden nasıl da haykırmış, çığlık çığlığa babasını telefona çağırmıştı. Her ikisi de çok mutlu olmuşlardı. Acaba aynı haberi aldığında, Doğan nasıl karşılayacaktı? Onun da çok sevineceğini, hatta havalara uçacağını tahmin ediyordu.
       Yeteri kadar soğuduğunu düşündüğünden, bira şi­şelerini buzluktan çıkardı, masaya getirdi. Doğan, rakı içmezdi. En azından, kendisiyle birlikte olduğu za­manlarda içmez, eşine uyum sağlamak açısından hep birayı tercih ederdi. Zaman zaman kaçamak yaptıkları da olur, birer bardak kırmızı şarap içerlerdi.
       Ayla, masayı son bir kez daha gözden geçirdi. Her şey mükemmeldi.
       “Bir tek mum eksik,” diye aklından geçirdi… Gü­lümsedi. Olayı fazla abartmamalı, olabildiğince doğal davranmalıydı. Mum, romantik ortamların vazgeçilmez objelerinden biriydi, ama bu akşam için gereksizdi.
       Yatak odasına geçti. Üzerine giyeceği kıyafeti daha önceden belirlemişti. Siyah eteğini ve Doğan’ın en çok sevdiği kırmızı bluzunu giyecekti. Aynaya baktı, yü­zünü biraz solgun ve bakımsız gördü.
       “Son zamanlarda yalnız ve tedirgin geçirdiğim ge­celerin etkisinden olacak, yüzüm gerçekten soluk gö­rünüyor!” diye düşündü.
       Daha bu sabah, kendini tutamadığını ve uzun süre ağladığını hatırladı. Hafif bir makyaj, onu kısa sürede eski haline kavuşturabilirdi. Bahçeye giren araçların, özellikle de Ford’un sesini duyduğunda, son rötuşlarını yapıyordu.
       Demek dönmüştü. Fazla gecikmez, beş on dakika içerisinde eve geçerdi. Onu bir an önce görmek isteğiyle salonun penceresine koştu. Yüzbaşı Özkan, be­raberinde Suat ve Adnan olduğu halde araçlardan ini­yorlardı. Onların ve şoförlerin dışında ortalıkta başka kimse görünmüyordu. Hepsinin ellerinde, küçük beyaz torbalar vardı.
       “Doğan da yok, Mehmet de! Belki beraberdirler. Ama beraber olmalarına imkân yok! Mehmet, sa­bahleyin Doğan’ın Diyarbakır’a gittiğini söylemişti. Ford şimdi burada… Land/Rover görünmüyor! Mutlaka birlikte araziye çıkmışlardır, az sonra gelirler,” diye söylendi.
       Ancak, ne kadar iyimser düşünmeye gayret etse de, içinden gelen acımasız bir ses, bu geceyi de yalnız ge­çireceğini ona fısıldamaya başlamıştı.
       Ümidini yitirmiş bir tavırla gidip masaya oturdu. Kapı çaldığında, o hâlâ masada oturuyor, sevinç içe­risinde ve büyük bir zevkle hazırladığı sofraya boş göz­lerle bakıyordu.
       Gelen kişinin Doğan olmadığını anlamıştı. Çünkü Doğan, zili bu şekilde çalmaz, ‘Ayla’ ismini hecelercesine zile üst üste iki kez basardı. Bu yöntemi kendi aralarında bir parola gibi kullanırlardı. İsteksizce yerinden doğ­ruldu, ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü.
       Gelen, Yüzbaşı Özkan’dı. Bu kez kendi gelmek ve Ayla Hanım’a durumu bizzat bildirmek istemişti. Ha­tırını sorduktan sonra;
       “Doğan Bey’in, geçici bir görevle Urfa dışına çık­tığını,” söyledi. “Bu gece gelemeyeceğini biliyorum. Ne zaman döneceği ise, ancak yarın akşama doğru belli olacak. Öğrendiğim zaman size de bildiririm. Bir ih­tiyacınız olursa, lütfen çekinmeden söyleyin,” dedi.
       Ayla;
       “Teşekkür ederim,” dedikten sonra, kapıyı ka­pattı, salona geçip oturdu. Canı bu kez ağlamak is­temiyordu. Hatta haykırmak, bağırmak, üstünü başını paralamak ya da saçını başını yolmak gibi bir isteği de yoktu. Anormal bir sakinliğe bürünmüştü.
       Kendi kendine;
       “Dayanamayacağım, bıktım artık bu bek­leyişlerden,” diye yüksek sesle söylendi. “Biliyorum, yine gelmeyecek, sonra… Yine gelmeyecek, yine gel­meyecek! Ben ise hep aynı kâbusu görmeye devam edeceğim.
       Kaç gündür rüyamda hep onu görüyorum; birtakım karanlık yüzlü insanlar, sanki ona tuzak kurmuşlar gibi, bir yerde bekleşip gülüşüyorlar. Sonra, Doğan geliyor… Hiçbir şeyden haberi yok! Odaya giriyor… Üzerine çul­lanıyorlar! Onlarla korkunç bir mücadeleye girişiyor. Onu yakalıyorlar. Bir tanesi, tabancasını ateşlemek üzere kaldırıyor. Allahım… Allahım! Artık da­yanamıyorum.”
       Ani bir kararla yerinden kalktı. Antrede, kapının hemen yanındaki küçük ecza dolabına koştu. Elleri tit­riyor, aradığı ilaç şişesini bir türlü bulamıyordu. Birkaç tanesini yere düşürdü. Cam şişeler, beton zemin üze­rinde küçük birer el bombası etkisi yaparak art arda patladılar. Korktu… Koridora doğru geri geri kaçtı.
       Patlama sesleri ve ardından duyduğu korku, Ayla’nın aklını başına getirmişti. İçgüdüsel bir hareketle elini karnında gezdirdi.
       “Ne yapıyorum ben?” diye mırıldandı. “Yavrumu, yavrumuzu… Bebeğimizi unuttum! Allah’ım, ona acı… Onun babasız büyümesine asla izin verme!” diye yal­vardı.
       Artık canı yemek yemek istemiyordu. Ağır ağır masayı topladı, kaldırdı. Salona geçti, televizyonu açtı. Onun için yalnız geçirilecek yeni bir gece daha baş­lıyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz