Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 16.10)
Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 16.10)

Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 16.10)

“Aç karınla vatan borcu ödenmez!” 

SURİYE-Halep, Saat 16.10 

       Filmlerde rol kesen haydutlar gibi kalın bıyıkları ve kapkara bir sakalı bulunan taksi şoförü, Beyrut Oteli’ne gidileceğini öğrendiğinde kaşlarını çattı. Müşterisini, daha uzak ve daha zengin bir otele götürmeyi ummuştu. Oysaki otel hem yakın, hem de vasat bir oteldi. Doğan, pek pahalı sayılmayacak bir otelin adını vermekle onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Para harcamalarında müm­kün olduğunca mütevazı davranmayı alışkanlık haline getirdiğinden, bu şekilde hareket etmeyi tercih etmişti.
       Halep’in bütün taksilerinde olduğu gibi, bu tak­sinin de bir taksimetresi vardı. Ancak, yine bütün Halep taksilerinde olduğu gibi o da bozuktu. Önceden pazarlık etmek şartıyla, gidilecek yerin uzaklığına göre para ödeniyordu. Doğan’ın teklif ettiği miktar şoförün hoşuna gitmemiş olacak ki, homurdanmaya başladı. Buna rağ­men hareket etti. Ama az kalsın önce bir yayaya, sonra da bir bisikletliye çarpacaktı. Kısa bir caddeyi geçtikten sonra köşeyi döndü, girdiği sokağın diğer ucunda müş­terisini indirdi.
       Beyrut Oteli’nin, kısa kollu gömlek giymiş ufak tefek bir görevlisi, Doğan’a 10 numaralı banyolu bir oda verdikten sonra;
       “Akşam yemeğini alacak mısınız?” diye sordu.
       Doğan, hâlâ Diyarbakır’da ayaküstü atıştırdığı üç lahmacunla durduğunu hatırladı. Olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki, doğru dürüst bir şeyler yemeyi düşünecek zamanı bile olmamıştı. Samimi bir tavırla,
       “Karnım çok aç… Ama biraz geç yiyeceğim,” ya­nıtını verdi.
       Fazla zamanı yoktu. On dokuz dakika sonra yatsı ezanı okunacaktı. Odasına çıktı. Toz toprak içinde kal­mış giysilerini çıkardı. Hemen bir duş aldı. Üzerine füme bir gömlekle siyah pantolonunu geçirdikten sonra dışarı fırladı. Hızlı yürüyecek olursa, beş dakikaya kalmaz Hüsreviye Camisi’nin avlusunda olurdu.
       Alışkanlık eseri, birkaç kez geri dönüp takip edilip edilmediğini kontrol etti. Arkası bomboştu. Sağdan üçüncü sokağı döndüğünde, eski bir caminin kararmış kubbelerinin her iki yanından göğe doğru yükselen ve yontulmuş birer kalem ucunu andıran bir çift minare ile karşılaştı.
       Zamanı olsa, durur ve bu doyum olmaz manzarayı sonsuza kadar hayranlıkla seyrederdi. Birkaç yüz gü­vercin, göğün giderek kızıllaşan maviliğinin son­suzluğunda son turlarını atarak uçuşuyor, gökyüzünün sabit zemininde, durmaksızın yer değiştiren beyaz le­keler oluşturuyordu. Manzara, sanki bir ressamın fır­çasından dökülmüş olağanüstü bir tablo gibiydi.
       ‘Eşber’i fark etmekte gecikmedi. Caminin şa­dırvanından son cemaat yerine doğru hafif bir meyille yükselen, üstü aşınmış tahta parmaklıkla kaplı bir du­vara oturmuş, kaygısız bir halde çevresine bakıyordu.
       Eşber, uzun süredir birlikte çalıştıkları eğitilmiş bir eleman, hatta elamandan öte bir dost, son derece gü­venilen gerçek bir arkadaştı. Suriye uyruğunda yaşayan bir Türk’tü. Soyu, çok eskiden Halep civarında yerleşik Türkmen aşiretlerinden geliyordu. Çölde doğmuş, bu kuru ve acımasız topraklarda büyümüştü. Karakterinin acımasız tarafını buradan alsa gerekti.
       Doğan’la aynı yaştaydılar. Beden yapısı itibariyle, ondan daha uzun boylu ve daha zayıf görünüyordu. Batmakta olan güneşin ölgün ışıklarıyla büyümekte olan gölgeler arasında onun gölgesini seçebilmek hiç de zor değildi. Esmeye başlayan akşam yelinde uçuşan agalinin altından, kara kehribar rengindeki kıvırcık saçları bir görünüp bir kayboluyordu.
       Doğan, sessizce yanına yaklaşarak;
       “Selamünaleyküm!” dedi.
       “Ve aleykümselâm!” diye karşılık verdi Eşber, bir taraftan da gülümsedi. Gülümserken bembeyaz dişleri göründü.
       Ardından;
       “Merhaba,” dedi. “Ne o… Yine önemli işler pe­şindesin galiba? İki buçuk aydır ortalıkta yoktun, hangi hayırlı rüzgâr attı yine seni buralara?”
       Doğan;
       “Ufak bir iş olduğunu söylemek çok güç,” diye yanıt verdi. “Şansımız yardım ederse, başımıza fazla bela açmadan bir şeyler öğrenebiliriz. Şimdi, bir yere gidip konuşalım.”
       Eşber, ses çıkarmadan onu takip etti. Sanki bir­birlerinden hiç ayrılmamış iki eski dost gibi yürüdüler.
       Doğan, asırlık bir çınar ağacının altına yayılmış olan açık hava kahvesinin tenha bir köşesinde, o ana kadar meydana gelmiş olayları ve üstlendiği görevin amacını ona kısaca anlattı. Zihnini kurcalayan meseleleri teker teker sıraladı.
       Eşber, az önce yakmış olduğu sigaradan derin bir nefes çektikten sonra;
       “Demek, Suriye kaynaklı bir hareketin Türkiye’de dal budak sardığını ve Askeri Muhaberat’ın bu harekâtı desteklediğini düşünüyorsun. Ancak, yine de bu işlerin ardında yasadışı bir örgütün olabileceğini ve özellikle İstanbul’da bu harekâtın örgütsel bir boyut ka­zanabileceğini söylüyorsun,” dedi.
       Düşünüyordu… Daha doğrusu, düşünüyor gibi bir tavır takınmıştı. Bu yüzden, onun ne yaptığını anlamak her zaman zor olurdu. O bir eylem adamıydı. Kafa pat­latmaktan ziyade, harekete geçmekten hoşlanan bir ka­rakteri vardı. Yine de, kendisinden istenilen bir görevi üzerine almadan önce, mutlaka altından kalkacağı bir iş olmasına kanaat getirmesi gerekiyordu. Ondan sonrası kolaydı…
       Sigarasının yanan ucuna şöyle bir baktıktan sonra, parmağının tek bir hareketiyle silkeledi.
       “Binbaşı oldukça fazla ipucu bırakmışa benziyor,” dedi.
       “Evet! Bunun için buradayım zaten.”
       “Yalnız bir şeyi unutuyorsun; insan, memleketini bir daha geri dönmemek üzere terk ederse, bütün kıy­metli eşyalarını da yanında götürür.”
       “Ne demek istediğini anladım,” diye karşılık verdi Doğan. “Ancak, bu kıymetli eşyalar, ya yanında götüremeyeceği cinstense… Ya da, burada bırakmak işine gelmişse…”
       “Olabilir, doğru olabilir!”
       “Bizim bu işe müdahale edeceğimizi düşünerek hareket ettiği kesin. Şu ipek tüccarı Muhittin Canbaz’a ettiği telefonu kastediyorum… Ancak, adamın hangi ta­rafta olduğunu bilmiyorum.”
       Eşber, adı geçenin ismini ve telefonunu zihnine yerleştirmek için dikkatle ve hafif bir sesle tekrarlayarak;
       “Onunla ben ilgilenirim,” dedi. “Yarın saat 7.30’da yine burada buluşuruz. Bu arada bana ihtiyacın olursa, ‘Malik’ kanalıyla ulaşabilirsin! Onu nerede bulacağını biliyorsun, dükkânı gece yarısına kadar açık. En kısa sürede, hatta bu gece, pasaportunu ona bıraksan iyi edersin. Sana güzel bir Suriye vizesi ile giriş damgası hazırlasın, ne olur, ne olmaz!”
       Doğan;
       “Tamam, bu akşam bırakırım,” dedi.
       Malik, Eşber’in yakın bir akrabasıydı. Camiliya semtinde fotoğrafçılık yapıyor, bu arada bazı özel becerilerini dükkânının bir köşesinde tanıdıklarının ya­rarına kullanıyordu. Doğuştan bir sanatkârdı. Yap­tıklarını, gerçeğinden ayırt etmek olanaksızdı.
       Eşber;
       “Sen ne yapacaksın?” diye sordu.
       “Binbaşı Abdullah Vahap’ın evine girmeyi dü­şünüyorum,” diye yanıt verdi Doğan. “Belki bir şeyler bulabilirim. Ondan sonra karnımı doyuracak ve bir güzel uyku çekeceğim. Yarın zor bir gün olacaksa, hiç olmazsa dinlenmiş ve gücümü toplamış olmalıyım.”
       “Hangi otelde kalıyorsun?”
       “Beyrut Oteli’nde… 10 numaralı odada…”
       “Anlaşıldı, sana kolay gelsin. Sabah gö­rüşürüz.”
       Doğan, eliyle veda işareti yaptıktan sonra yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayan Eşber’in ardından bir süre baktı. Eşber önce karşı kaldırıma geçmiş, sonra soldaki ilk sokağa saparak gözden kaybolmuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir