Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE_SURİYE Sınırı, Saat 17.45)

D

“En yorgun nehirler bile bir gün denize ulaşır!”

TÜRKİYE-SURİYE Sınırı, Saat 17.45

       Doğan’ın sınır bölgesini aşması, bir kuşun kanat çırpması kadar kısa sürdü. Bu süre o kadar kısaydı ki, kendisine, kalkıştığı işin önemini düşünecek bir zaman dahi bırakmamıştı. Aslında, değiştirilmesi olanaksız bazı şeyler için kafa patlatmak neye yarardı ki? Bir gö­revin başlangıcında, boşu boşuna düşünmenin gereksiz işlerle zihni meşgul etmenin hiçbir faydası yoktu. Aksi takdirde, insan önceden bazı peşin sonuçlara varırdı ki, bu sonuçlar fayda sağlamaktan ziyade zarar verirdi.
       Artık Suriye topraklarındaydı. Her zaman kul­landığı bu yol, en kısa sürede onu tehlikeli hudut mın­tıkasından uzaklaştıran bir yoldu. Hızlı adımlarla on beş dakika kadar güney yönünde ilerledi, sonra batıya döndü. Şalib karayoluna ulaştığında, kaç saattir ken­disini sabırla beklemekte olan Tırtıl’ı gördü. Tırtıl, onu fark ettiğini belli etmek amacıyla elini kaldırdı.
       Uzun boylu, kuru ve iskelet gibi zayıf olan bu adam, kırk yedi yaşındaydı. Uzaktan görünüşüyle, iri başlı uzun bir duvar çivisini andırıyordu. Kafası, vü­cudundan farklı olarak geniş ve iri, alnı yüksek, burnu uzun, çenesi bir hayli sivriydi. Kocaman bir ağzı vardı.
       Gözlerine gelince; bu gözler, yıllardır kullandığı kapkara bir gözlüğün arkasında sürekli saklı duruyor, bakışları, geceleri gündüzden daha iyi gören ‘Nyctolope’lara mah­sus olan o belirginliğin ipuçlarını veriyordu.
       Duruşu ve tavırları, onun fazla neşeli bir insan ol­madığını gösteriyor, bu haliyle, prensip itibariyle ke­sinlikle gülmeyen ve ağırbaşlılığını bir ciddiyet mas­kesiyle süsleyen insanlara güzel bir örnek teşkil ediyordu. Aslında, biraz daha dikkatlice bakıldığı tak­dirde, bir hayli sinirli olduğu gözlenen bu ilginç adamın, insanları veya herhangi bir olayı iyi tarafından görmeyi istemediği açıkça anlaşılıyordu. Zaten ilk bakışta, onun fazla sempatik biri olmadığı kanısına varmak da müm­kündü.
       Peki, her şeyi ile olumsuz görünen bu adamın hiç mi olumlu bir yönü yoktu? Doğan tarafından çok önemli operasyonlarda kullanılmasının elbette ki bazı sebepleri vardı. Tırtıl, dikkatsiz gözler tarafından ba­kıldığında gayet dalgın bir insan imajını verse de, gör­düğü halde bakmayan, işittiği halde dinlemeyen, sez­gileri son derece gelişmiş biriydi. Yedi göbek kaçakçılıkla uğraşan bir aileden geliyor, bu nedenle böl­gedeki kaçakçı yollarını, güvenlik güçlerinin ve sınır muhafızlarının davranışlarını, konuşlandıkları ve pusu kurdukları yerleri, tehlikeli bölgeleri, küçük ya da büyük yerleşim birimlerini vs. iyi biliyordu. Rüşvete yatkın olan ya da olmayan yüzlerce kişiyi ismen sayabilir, ara­cılık veya yataklık edenleri eliyle koymuş gibi bulup çı­karırdı.
       Öz be öz Urfalıydı. Karısını, Suriye’den kaçırıp ge­tirmiş, bu tutku dolu evlilikten yedi çocuğu dünyaya gelmişti. Son çocuğu erkek olmuş, bundan sonrasını is­teseler de Allah vermemişti. ‘Salih’ adını verdiği bu ço­cuğa gözü gibi bakmış, büyütmüş, on bir yaşından itibaren peşine takarak mesleğinin bütün inceliklerini öğ­retmeye çalışmıştı. Onun, her şeyi yaşayarak öğ­renmesini istiyordu. Salih’in, on dört yaşını doldurduğu gün bir mayına basarak gözünün önünde parçalanması, onu beyninden vurmuş, çılgına çevirmişti. O anda, sır­tındaki yükü atmış ve oğlunun kopan bacağını da alarak sınırı öylece geçmişti. Zamana karşı yaptığı yarış fayda vermemiş, Salih çok geçmeden kan kaybından ölmüştü. Cenazesini sessizce kaldırdığı gün, kaçakçılığa da tövbe etmişti.
       Doğan’la tanışması da bugünlere rastlamıştı. Bir süredir onu izleyen Doğan, onun ruhunda kopan fır­tınalardan ve yüreğinde oluşan çelişkilerden yararlanma zamanının geldiğine hükmetmiş ve fazla zorluk çekmeden servis lehine angaje etmişti.
       Sessiz bir anlaşma yapmışlardı; servis onun ge­çimini temin edecek, o da gerektiği anda servise elinden gelen yardımı esirgemeyecekti. Muhbirlik yapması ken­disinden istenmemişti…
       Tırtıl’ın başında, deve kılından yapılmış bir ör­günün sıkıştırdığı beyaz bir agal, ayaklarında sarı renkte iri potinler, bacağında kahverengi kadifeden bir pan­tolon ve sırtında aynı renkten bir ceket vardı. Ceketin cepleri, ne olduğu pek anlaşılamayan bir sürü ıvır zıvır şeyle doluydu.
       Doğan;
       “Geç kaldım,” dedi. “Kusura bakma! Hiç hesapta olmayan bazı olaylar oldu… Beni de kaç saat ge­ciktirdi.”
       “Önemli deel, babo! Sen iyisen?”
       “İyiyim,” diye kısaca yanıtladı Doğan. “Hadi hemen gidelim, yolda konuşuruz.”
       Nerden ve nasıl temin edildiği bilinmeyen Çekoslovak malı CZ marka motosiklet, ufak bir gürültüyle çalıştı. Doğan, arkaya oturdu, içinde bir pantolon, iki gömlek, birkaç parça iç çamaşırı ve çorap bulunan her zamanki küçük çantasını kucağına aldı. Karayolundan ayrılarak, sadece Tırtıl’ın bildiği, neredeyse patika ya da köy yolu sayılabilecek tali yollardan geçerek Halep yö­nünde ilerlemeye başladılar.
       Kimi uzak, kimisi yakın mesafelerden, ufak subaşlarında yetişmiş, dalları yerlere kadar eğik söğüt ağaçlarının arasında, beyaza boyanmış küçük kulübeler görünüyor, bazen de içlerinden çok ciddi kadınların özel birtakım işlerle uğraştıkları göçebe çadırlarından oluşmuş gruplar dikkati çekiyordu. Daha uzaklarda, ufak rakımlı tepelerin eteklerinde cılız otlarla bes­lenmeye çalışan koyun sürülerinin arasında, öteye be­riye dağılmış durumda yayılan karga gibi simsiyah ke­çilerin varlığı, hoş bir manzara teşkil ediyordu.
       Çoğunluğunu küçük mezraların oluşturduğu bu yerleşim birimleri pek tenha ve pek fakir bir görünüm sergiliyor, aralarında tek tük rastlanılan binalar, Arap tarzına uygun olarak, dışarıya açılmış tek bir penceresi olmaksızın, dört bir tarafı kerpiçten yapılmış yüksek bir avlu duvarıyla çevrili ufak blokları içeriyordu. Bütün bunların arasında, insanları ve hayvanları çoğu kez hep birlikte barındıran ahır benzeri birtakım sefil yıkıntılar da göze çarpıyordu. Böyle bir yaşantıyı gördükten sonra, buralarda yaşayan insanlar hakkında olumlu bir yargıya varmanın acelecilik olduğunu söylemek pek de yanlış sayılmazdı.
       Yüz kırk kilometrelik yol aşılıp, uzaktan Halep kentinin varoşları gözüktüğünde, Tırtıl yavaşladı. Eski medeniyetlerin güzel değerlerini sinesinde barındıran yaşlı kentin içinden geçerken, her gün binlerce mo­tosikletin doldurduğu sokakları, sanki onlardan biriymiş gibi, doğal bir tavır sergileyerek geçti. Doğan, ha­reketlerinde onu tamamen serbest bırakmıştı. Kueyk nehri kıyısını takip eden, oldukça işlek bir yolun sonu, geniş bir meydana açılıyor, bu noktadan sonra, modern kent merkezini teşkil eden semtlere geçiliyordu.
       Tırtıl, gar binasının önünde durduğunda, görevinin tamamını değil, ama ilk bölümünü bitirmişti.
       Vedalaşmadılar… Zaten, sürekli kontr-takip altında tutulacak biri için vedalaşmanın hiçbir anlamı ola­mazdı. Doğan, kendisini Beyrut Oteli’ne götürecek taksi durağına ilerlerken, Tırtıl motorunun lastiklerini kontrol ediyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz