Düşman

D

     Martin-Liu, yedi yıl ayrı kaldıktan sonra yeniden kavuştuğu Pekin kentinin garında, kendini şaşkın hissetti. Aslında yedi yıldan buyana değişen bir şey yoktu; ancak, ülkesine dönmek zevki ruhunu o kadar sarsmıştı ki, çevresinde gördüğü her şey şu anda ona yeniymiş gibi görünüyordu.
     Sağına soluna baktı; uzakta babasının kâtibi Vang Ting ile kız kardeşi Siu-Li’yi gördü. Her ikisi de, kalabalığın arasında onu arıyorlardı. Onları isimleriyle çağırdı. Sui-Li ağabeyini gördü, pembe mendilini salladı. Yaşlı kâtip arkasında olduğu halde yanına yaklaştı.
     Martin, Amerika’da bulunduğu süre zarfında kız kardeşinden çok fotoğraf almış ve onu çok düşünmüştü. Bununla birlikte, ona elini uzatan bu genç ve güzel kadını görünce hayret etti.
     Genç kız, tatlı bir sesle;
     “Ağabey!” diye bağırdı.
     Martin ondan iki yaş daha büyüktü. Şaşkınlıkla gözlerini açarak;
     “Sen misin Siu-Li?” diye sordu.
     Genç kız gülümseyerek;
     “Şüphesiz ki benim,” diyerek yanıtladı ve ardından “Ve işte Vang Ting…” diye ekledi.
     Vang Ting iki adım öne çıktı ve selam verdi. Martin de onu selamladı. Küçüklüğünden beri tanıdığı, babasını her işinde temsil ettiği için saygı duyduğu bu adama karşı sarsılmaz bir sevgi besliyordu.
     Vang Ting’in burada bulunması, babasının onu garda karşılamaya gelmediğine işaret ediyordu. Martin buna şaşırmadı, ama üzüldü; çünkü babasının tek oğluydu ve ayrılıkları yedi yıl sürmüştü.
     “Babamız iyi mi?” diye sordu.
     Genç kız;
     “İyidir,” diye yanıtladı. “Bugün önemli işleri olmasaydı, seni karşılamaya gelecekti.”
     Vang Ting öksürdü ve resmi bir tavırla;
     “Babanız size ‘Hoş geldin’ demeyi bana havale etti,” dedi. “Eve gelmekte gecikmeyeceğinizi ümit ediyor. Bu akşam saat 7’de, sizin dönüşünüz onuruna eve bazı konuklar davet edilmiştir. Şimdi saat 5 buçuktur. Babanız, konuklar gelmeden önce sizinle yalnız görüşmek istiyor.”
     Vang Ting, görevini yapmış olmanın rahatlığıyla geri çekildi.
     Martin, nazik bir tavırla;
     “Teşekkür ederim,” diye yanıtladı.
     Siu-Li, beklenilmedik bir telaşla;
     “Çabuk eve gidelim,” dedi. “Vang Ting… Siz bagajlarla ilgileniniz. Biz önden gideceğiz.”
     Yaşlı kâtip saygıyla eğildi. Martin’den bagaj kuponlarını aldı. Birkaç dakika sonra iki kardeş, babalarına ait arabanın içinde yanyana oturmuş bulunuyorlardı.
     İkisi de konuşmuyor, çekingen duruyorlardı. Eskiden olduğu gibi karşılıklı ilgileri hiç eksilmemiş olmakla birlikte, şu dakikada, sanki birer yabancıymış gibi birbirlerine karşı ihtiyatlı davranıyorlardı. Ancak bu pek fazla uzun sürmedi; çok geçmeden Martin, üzerlerine çöken bu geçici sıkılganlıktan kurtuldu.
     “Bu yolu anımsamıyorum,” dedi. “Evimize bir başka yoldan gitmiyor muyduk? Şu sağda görünen büyük yoldan?”
     “Japonlar gelmezden önce o yoldan giderdik,” diye yanıtladı kardeşi. “Şimdi, onların barakalarının arasından geçmemek için bu yolu tercih ediyoruz.”
     Martin, Japonların, İmparatorluk başkenti olan Pekin kentine hâkim olduklarını biliyordu. Öğrenim için gittiği New York’un kent gazetelerinden olsun, babasının ya da kız kardeşinin mektuplarından olsun bunu öğrenmişti.
     İlkin, ailesinin ülkenin iç kısımlarına göç edeceğini düşünmüştü. Fakat zaman geçtikçe durumun korkulacak derecede olmadığını anlamıştı.
     Babası gibi gururlu ve bağımsızlık aşkıyla yanan Çinliler için Japon bayrağı altında yaşamanın ne denli utanç verici olduğunu bilen Martin, ailesinin ülke içlerine göç etmeme eğiliminde olmasını, Japon işgalinin dayanılmayacak bir ortam yaratmamış olduğuna bağlamıştı. Zaten, böyle bir işgalin ilelebet sürüp gitmeyeceği kanısına sahipti. Bunun içindir ki, diplomasını alır almaz geri dönmekte tereddüt göstermemişti.
     Martin, bu şekilde davranmakla, aslında babasının kesin önerilerine aykırı hareket etmişti. Çünkü babası, iki sene daha öğrenimine devam etmesini ve madencilik alanında bilgi ve görgüsünü daha da arttırmasını istemişti. Son mektubunda ona; “Ülkemizin, teknik açıdan en iyi şekilde yetişmiş kimselere gereksinimi vardır,” diye yazmıştı.
     Ancak Martin, Amerikan gazetelerinde Japon askerlerinin zorbalıklarını okudukça isyan ediyor ve hiçbir yerde doğru dürüst oturamıyordu. Babasına; “Düşmana karşı görevimi yapmak için oraya gelmek zorundayım,” diye yazmıştı. Babasının yanıtını beklemeden bankadan para çekmiş ve Çin’e gitmek için biletini almıştı. Gemiden inişiyle birlikte, liman görevlileri tarafından bir hayli sıkıştırılmış, ancak babasının ismini verince akan sular birdenbire durmuştu.
     Araba, ev yolunda ilerlerken kız kardeşine;
     “Japonlar çok baskı uyguluyorlar mı?” diye sordu.
     Genç kız biraz durakladı, yanıt verip vermemek arasında tereddüt ettiği belliydi. Neden sonra;
     “Bazen…” dedi. “Fakat kim olduğumuzu bildikleri için genelde iyi hareket ediyorlar.”
     Siu-Li, birden yüzünü ekşiterek;
     “Ama ben onlardan nefret ediyorum. Mümkün olduğunca onlardan sakınıyorum,” diye ekledi.
     “Tabii… Öyle davranmak gerekir!”
     Martin, Japonların yüzünü bile görmek istemiyordu. Şoför, başkentin geniş caddelerine dalmaksızın, kendisinin hiç anımsamadığı dolambaçlı dar sokaklardan geçmeyi tercih ediyor, Japonlara rastlamadıklarına memnun olan Martin de bu duruma ses çıkarmıyordu.
     Araba sonunda, babasının kapısı önünde durdu; genç adam hemen dışarı fırlayarak;
     “Evimiz hiç değişmemiş,” diye söylendi.
     Dört bir tarafı kalın duvarlarla çevrili bir alanın ortasında, kırmızıya boyanmış ve geniş parmaklıklarla çevrilmiş büyük evleri olduğu gibi duruyordu. Avlunun bir köşesinde, üzeri meyvelerle dolu ikiz nar ağacı dallarını iyice sarkıtmıştı.
     Martin;
     “Ne kadar da büyümüşler!” diye seslendi.
     Siu-Li;
     “Yedi yıldan buyana, ben de onlar gibi büyüdüm,” dedi.
     Evde, yine de değişmiş bir şeyler vardı; her zaman konukları karşılayan ihtiyar kapıcının yerini, süngülü tüfekleriyle üniformalı iki asker almıştı. Arabadan inerken Martin’i selamladılar.
     Martin selamlarına karşılık verdikten sonra kız kardeşinin kulağına;
     “Bunlar da neyin nesi?” diye fısıldadı.
     “Babamızın bu sıralar korumaya ihtiyacı var da onun için…”
     Martin, kız kardeşinin yanıt verirken titreyen sesinden kuşkulandı; fakat kardeşi aceleyle evin içine yürüdüğünden bir şey soramadı.
     Hizmetçiler, efendilerinin oğlunu karşılamak amacıyla birinci avluda toplanmışlardı. Şenlik olsun diye fişekler patlattılar, küçük bayraklar salladılar. Martin, içlerinden tanıdığı birkaç kişiye iltifat edici sözler etti, yeni katılmış olanların da selamlarına karşılık verdi. Yaşlı sütannesi bile, bu geleneksel törende tebriklerini sunmak için köyünden kalkıp gelmişti.
     Martin, henüz bebek denecek yaştayken yetim kalmıştı. Ling-Ma ona sütannelik etmiş ve büyütmüştü. Siu-Li’nin ise bir başka sütannesi olmuştu. Herkes, babalarının yeni bir eş alacağını sanmıştı; fakat o yeniden evlenmemişti.
     Karşılama ve selam faslı bittikten sonra, Martin kız kardeşine;
     “Babamız nerede?” diye sordu.
     Siu-Li;
     “Henüz işten eve dönmemiş olmalı,” diye yanıtladı. Sonra, tereddütle geçen birkaç saniyenin ardından;
     “Odana git… Rahat et,” dedi. “Elbiseni değiştirinceye kadar o da gelir.”
     Kısa süreliğine karşılıklı bakıştılar. Martin, kız kardeşinin gizli bir sırrı açıklamak istediğini seziyor, ancak bunu sormaya cesaret edemiyordu.
     Genç kız birdenbire irkildi ve onun elini tutarak;
     “Haydi durma… Odana git,” dedi. “Seni yeniden bu evin içinde görmek kalbimi rahatlatıyor.”
     Martin’in odası, eski haliyle muhafaza edilmişti. Geniş pencereleri küçük bir avluya bakardı. Bambu ağaçları ve ihtiyar çam hiç değişmemişti. Bambular, bir yılda en yüksek boy seviyesine ulaştıkları halde, iki yüz yıllık çam ağacı, yedi sene içinde hiç fark etmemiş gibi duruyordu.
     Martin kendi kendine;
     “Tıpkı Japonya ve Çin gibi…” diye düşündü. Sonra, bu benzetmede bulunduğu için sevinç duydu.
     O sırada, oda kapısı açıldı ve içeri Ling-Ma girdi. Şefkatle kollarını açarak;
     “Ruhumun içi!” diye seslendi. “Siz bir şeye dokunmayınız; valizlerinizi ben açacağım, elbiselerinizi ben katlayacağım.”
     Martin;
     “Yabancı elbiseler katlanmaz, Ling-Ma,” dedi. “Askılara asılır.”
     “O halde… Bana yapılacak şeyleri tarif edin. Siz şimdi rahat etmeli, uyumalı, bol yemek yemeli ve eğlenmelisiniz. Okulda fazla çalışmak bedeninizi zayıflatmış.”
     Yanına yaklaştı, yüzüne dikkatle bakarak;
     “Yabancı kadın almadınız, değil mi?” diye sordu.
     Martin kahkaha ile gülerek;
     “Hayır, Ling-Ma… Hayır!” dedi.
     Sütanne memnun bir tavırla başını salladı:
     “O halde… Buradan birini almalısınız. Bu konuda babanızla bizzat konuşacağım.”
     Martin, yabancı malı olduğu hemen anlaşılan bir koltuğa kendini atarak;
     “Babamı henüz göremedim,” dedi.
     “Çok meşguldür… Çok!”
     “Babamın hiçbir dönem bu kadar meşgul olduğunu anımsamıyorum…”
     Martin şaşırmaktan kendini alamıyordu. Yaşlı kadın valizlerden birini açmaya çabalarken;
     “Bu sıralar oldukça çok işi var,” dedi.
     Genç adamın yüreğine tuhaf bir şüphe gelip oturdu. Başkasının söylemeye çekindiği şeyleri, pervasız sütannesi pekâlâ söyleyebilirdi.
     “Acaba babam şu sıralar evlenmeyi mi düşünüyor?” diye sordu.
     “Bana bir şey sormayın!”
     Yaşlı kadın birdenbire öfkelenmişti. Yüzü kıpkırmızı bir halde ayağa kalktı.
     “Bana bir şey sormayın!” dedi. “Ben bir şey bilmiyorum. Bu evde olup biten şeyler hakkında kim bana soru sorarsa, ona verilecek yanıtım ‘Bilmiyorum!’ olacaktır. Ben, oğlumla birlikte köyümde oturur ve hiçbir şeye bulaşmam. Buraya da sadece sizi görmek için geldim. Beni anlıyorsun değil mi, kalbimin kalbi?”
     Martin, sütannesinin ne kadar sert karakterli olduğunu bilir ve arada sırada öfkelenmesine ses çıkarmazdı. Ama bu kez, neden öfkelendiğini bir türlü anlamıyordu. Acaba hassas bir noktaya mı değinmişti, yoksa sütannesi babası tarafından haksız bir muameleyle mi karşılaşmıştı?
     “Babam size karşı bir haksızlık mı etti?” diye sordu.
     Sütanne kahkaha ile gülerek;
     “Bana mı?” dedi. “Hayır, hayatımın kalbi! Ben bu evden kendi isteğimle ayrıldım. Babanız siz dönünceye kadar burada kalmamı teklif etti; ama ben istemedim. Hayır… Haksız muamelesi bana karşı değildir!”
     Ling-Ma, dudaklarını ısırdı ve daha resmî bir tavır takındı. Martin, yeni bir soru sormaya hazırlanırken yutkundu. Çünkü henüz çocukluk çağındayken sütannesine gösterdiği saygı ve bağlılığı muhafaza etmek istemiyordu. Bugüne bugün, öğrenimini tamamlamış genç bir adamdı; onunla gelişigüzel dertleşemezdi. Konuşmayı kesmek için;
     “Bundan memnunluk duydum,” dedi. “Babam sizin hakkınızı yemiş olsaydı, onun kusurunu ben tamir edecektim…”
     Genç efendisinin amacını anlayan Ling-Ma;
     “Ona hiç şüphe yok!” diye karşılık verdi ve sessizce işine devam etti. Biraz sonra da odadan çıktı.
     Martin odada tek başına kalmıştı. Koca evin içinden çıt çıkmıyordu. New York’un gürültüsüne kulakları alışmış olan genç adam, bu sessizliği, eski büyük ve güçlü ülkesini düşmana karşı koruyan manevî bir güç olarak yorumladı. Bu sessizliğin ardında nelerin gizli olabileceğini düşündü.
     Birdenbire kapı açıldı ve babası içeri girdi.
     Martin;
     “Babacığım,” diye sevinçle bağırdı.
     Genç adamın bu sevimli hareketine karşın babası, sadece “Oğlum!” diyerek ona doğru ilerledi, iki elini ellerinin içine alıp sıktı ve yüzüne yeniden tanımak istercesine baktı.
     Martin, babasının bu ağır ve sorgu dolu bakışlarından sıkılganlık duydu. Babası niçin bu kadar tuhaflaşmıştı? Niçin odasına kadar bizzat gelmiş, alışkın olduğu üzere, her zamanki gibi onu yanına çağırtmamıştı? Geleneksel davranışa aykırı olan böyle bir hareketin, böylesine ağırbaşlı ve eski törelere sıkı sıkıya bağlı bir adamda görülmesi, herhalde şaşılacak bir şeydi. Martin, kural olarak babasının yanına çağırılacak. Onun karşısında ayakta duracak, yaşlı adamın koltuğunda otururken soracağı sorulara saygı ve alçakgönüllülükle yanıt verecekti. Oysaki öyle olmamıştı; babası onun yanına gelmek zahmetine katlanmıştı.
     Babasının çehresinde yorgunluk belirtileri gözleniyordu; çok ihtiyarlamıştı.
     Martin irkildi; babası derhal ellerini geri çekerek;
     “İyi misin?” diye sordu.
     “Çok iyiyim; emrinize itaat etmediğim için bana gücenmediğinizi ümit ederim. Arzuladığınız gibi öğrenimimi daha ileri götürmeyip ülkeme dönüşümün iki nedeni vardır: Birincisi, düşmanla savaşmak istiyorum. İkincisi, ülkem eziyet ve sıkıntılar içinde kıvranırken, yabancı bir memlekette yaşamaktan utanıyorum.”
     Babası, gözlerini oğlunun gözlerinden ayırmıyordu.
     “Sana gücenmedim,” dedi. “Zaten şu andaki neslin gençleri başlarına buyruk hareket ediyorlar.”
     Martin;
     “Böyle söylemeyin babacığım,” dedi. “Yoksa bana gücenmiş olduğunuza hükmedeceğim.”
     Yaşlı adam acı acı gülümsedi, sonra yumuşak bir sesle karşılık verdi:
     “Boş ver… Şimdi konuklarımızı nasıl ağırlayacağımızı düşünmeliyiz. Bu akşam onların karşısına hangi elbisenle çıkacaksın?”
     “Siz nasıl arzu ederseniz!”
     Martin’in şaşkınlığı gitgide artıyordu. Teklifsiz dostlar arasında neşeli bir yemek yeneceğini sanmış, çoktan beri özlemini çektiği bol ve yumuşak ipekten mamûl geleneksel Çinli elbisesiyle masaya oturacağını tasarlamıştı. Babasının şu yanıtı, şaşkınlığının bir kat daha artmasına neden oldu:
     “Yabancıların gece toplantılarında giydikleri elbiseni giy; rozetlerin varsa onları da tak. Konukların karşısında seninle iftihar etmek isterim.”
     Babası saatine baktı, “Geç oldu… Gitmeliyim,” dedi ve odayı aceleyle terk etti.
     Tek başına kalan Martin, özenerek giyindi. En iyi gömleğini, ipek yeleğini, siyah elbisesini üzerine geçirdi. Kendi ülkesinde, bu tür bir elbiseyle gezineceğini asla düşünmemiş, hele babasının evinde bu giysiyi giyeceğini hayalinden bile geçirmemişti. Giderek artan bir şaşkınlıkla valizinden bir rozet çıkardı; fahrî üyesi olduğu bir derneğin ilk harflerinden oluşan bir simgeyle işlenmiş elmas bir iğneyi kravatına taktı; mühürlü altın yüzüğü parmağına geçirdi.
     “Başka bir takım yok ki,” diye söylendi. Sonra, bir zamanlar kız kardeşinin gönderdiği mektupların birinin içinden çıkan, küçük gümüş madalyonu anımsadı; madalyonun kapağında mine ile işlenmiş Çin bayrağı vardı. Bunu da gururla yakasına iliştirdi.
     Kendi kendine;
     “Bunu takmamda hiçbir mahzur olmasa gerek,” diye düşündü. “Ben Çinliyim ve iyi bir vatanseverim… Bunu da herkesin bilmesini isterim.”
     Odasından ayrılırken, hafif bir ıslıkla en sevdiği Amerikan havasını çalmaya başladı. Koridorlarda kimseler yoktu. Büyük salona yaklaştığında, içeriden gelen konuşma seslerini duydu, adımlarını hızlandırdı.
     Saat 7 buçuktu. Martin, Çinli âdetlerini iyi bilirdi. Yemekli davetlerde, hiçbir zaman konuklar tam zamanında gelmezlerdi; bu nedenle de saat 8’den önce hiç kimsenin gelmesini beklemiyordu. Oysaki büyük salon gürültüden yıkılıyordu. Acaba tüm davetliler gelmişler miydi?
     Salon kapısının kırmızı saten perdesini araladı, içeriye baktı. Geniş salonun içinde otuz, belki de kırk kadar insan birbiriyle konuşuyordu. Gözlerine inanamadı… Bu konukların dörtte üçü Japon subaylarıydı.
     Babası onu gördüğünde;
     “Gel… İçeri gir oğlum!” dedi.
     Babasının buyruğuna uymak zorundaydı.

* * * 

     Martin, uzun ve sonu gelmeyen yemeğin ardından kız kardeşinin odasına giderek;
     “Bana haber vermeliydin,” dedi.
     Siu-Li;
     “Sana söylenebilecek şeyleri ben bilebilir miyim?” diye yanıt verdi.
     Aslında genç kız onun ziyaretini bekliyor, beklerken de kitap okuyordu. Ağabeyi odasına girdiği zaman, yüzünün öfkeden kıpkırmızı kesildiğini fark etti.
     Martin;
     “Hiç olmazsa, babamızın bazı Japon dostları olduğunu bana söyleyebilirdin,” dedi.
     “Fakat onun Japon dostları olduğunu sen de bilirdin. Daha çocukluğunda, ihtiyar Baron Muraki sana hediyeler, gümüşten küçük balıklar getirmez miydi?”
     “Bu günlerde hiçbir Çinlinin Japon dostu olamaz!”
     “Bunu ben de babamıza söyledim.”
     “Ne yanıt verdi?”
     “Savaşların, gerçek dostluğu etkilemeyeceğini söyledi.”
     İki kardeş, üzgün bir ifadeyle birbirlerine baktılar.
     Martin;
     “Ülkeyi uçuruma sürükleyenler böyle adamlardır; bunu kendisine söyleyeceğim,” dedi.
     “Babamıza mı?”
     “Evet! Bu akşamdan itibaren artık ondan korkmuyorum. Ah… Siu-Li, onu bir görseydin! Sırmalı çaylakların karşısında nasıl da yerlere kadar eğiliyordu! Her birine, ayrı ayrı unvanları ve adlarıyla hitap etmeye ne kadar da özen gösteriyordu! Generalim aşağı… Generalim yukarı! Onlar içer ve savaş naraları atarken, sanki büyük bir şeref duyuyormuş gibi, karşılarında saygı ve hürmetten kırılıyordu. Ben, yıllardan beri evimizin yemeklerine hasret kaldığım halde, tek bir lokma bile boğazımdan geçmedi…”
     “Haklısın; ben de bu durumdan nefret ediyorum, fakat babamızın isteklerini tartışmaya hakkımız olmadığını da biliyorum.”
     “Seninle aynı düşüncede değilim. Yaşadığımız dönem Konfüçyüs dönemi değildir!”
     Martin, kız kardeşinin odasından çıkarak, kararlı adımlarla babasının dairesine doğru yürüdü. Vakit bir hayli geçti; yaşlı ev sahibinin özel avlusuna bakan odaların hiç birinde ışık görünmüyordu.
     Genç adam önce tereddüt etti. Duyduğu büyük öfkeye karşın, kapıya vurmaya cesaret edemeyeceğini anladı.
     “Yarına kadar bekleyeceğim,” dedi. Sonra ayaklarının ucuna basarak odasına çekildi.
     Ertesi sabaha kadar öfkesinin geçeceğini ve onunla daha serinkanlı konuşacağını düşündü.
     Aslında babası, uzağı gören ve makûl düşünen bir adamdı. Yaşı ilerledikçe, acaba değerlendirme yeteneğinde bir azalma mı olmuştu? Martin, kafası bu düşüncelerle dolu olarak yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve uyumaya çalıştı. Ne yazık ki, şafağa kadar gözlerine uyku girmedi; güneş doğarken daldığı derin uykudan, Vang Ting tarafından öğleye doğru uyandırıldı.
     İhtiyar kâtip;
     “Babanız sizi çağırıyor,” dedi.
     Martin, eskilerden kalan bu âdeti yerine getirmek için hemen yatağından fırladı. 

* * * 

     Bir saatten kısa bir süre sonra, babasının çalışma odasının önünde ayakta duruyor, babaları oğullarına bağlayan tüm eski âdetlerin artık kırılmış olduğunu düşünüyordu. Bu savaş, Çin’deki eski aile göreneklerine son vermişti. Genç erkek ve kadınlar, hemen her gün anne ve babalarının önünde, kalan güçlerini her şeyden önce ülkeleri için harcamaya zorunlu olduklarını çekinmeden ilan ediyorlardı. Gençler yaşlılara; “Vatan borcu, evlatların üzerine yazılmış bir görevdir,” diyorlardı.
     Babasının çalışma odasına girdiğinde, bu ağırbaşlı ve ciddi adamın, dün akşam yemek sırasında düşmanlarına yaltaklanan kişi olduğuna ihtimal bile vermek istemiyordu. Yine de, gözleriyle apaçık gördüğü bu durumu yanlış yorumlaması mümkün değildi.
     Babası;
     “Otur, oğlum,” dedi.
     Martin, büyüklerinin karşısında yan oturmak geleneğine bağlı olduğu halde, bu kez yan değil, sanki karşısındakine meydan okumaya hazırlanmış bir adam gibi dümdüz oturdu. Babası bunu fark etmiş olsa bile, anladığını belli etmedi.
     Yumuşak bir sesle;
     “Dün çok meşgul olduğum için konuşamadık,” dedi.
     Martin, neredeyse küstahlık derecesine varan bir öfkeyle;
     “Meşguliyetinizin ne olduğunu gördüm,” karşılığını verdi.
     Babası, son derece dikkatli bir şekilde onu süzmeye başladı; ancak yüzünde hiç güceniklik belirtisi yoktu. Martin, yedi yıl boyunca açık sözlü ve belirgin tavırlı yabancıların arasında yaşamış olduğundan, babasının duygularını gizleyen bu soğuk tavrına isyan etme gereğini duydu. Eski geleneksel yöntemlere başvurmaksızın, aklından geçenleri açıkça dile getirdi:
     “Dün akşam evinizde, bu kadar çok yabancı insanla karşılaşmama hayret ettim,” dedi.
     “Baron Muraki…”
     Martin babasının sözünü keserek;
     “Baron eski dostunuzdur… Bunu biliyorum!” dedi. “Ama o yalnız değildi, yanında çok sayıda yabancı da vardı.”
     Babası yine soğuk tavrını takınmıştı. Yine de yumuşak bir sesle;
     “Bunun için beni suçluyor musun?” diye sordu.
     “Evet… Suçluyorum!”
     Her ikisinin de bakışları çarpıştı, ancak hiçbiri gözünü kırpmadı.
     “Yaptığım işlerin nedenleri olabileceğini hiç düşündün mü?”
     “Hiçbir neden, o işleri mazûr gösteremez!”
     Martin, tam o anda, New York’tayken başından geçen bir olayı anımsadı. Öğrenim gördüğü okul arkadaşlarından biri, ansızın ondan selamı sabahı kesmişti. Bir gün, bu genç Çinli arkadaşını yemeğe davet etmiş, o da bu daveti kabul etmemişti. Gerekçe olarak da, “Babam sizin babanızı tanıyor!” demişti. O zaman bu gerekçeyi çok saçma bulmuştu; çünkü New York’a yerleşmiş Çinli bir tüccarın, Pekin’de yaşayan bir adamı tanıması güçtü, hatta olanaksızdı. Ancak bugün, bu sözün anlamı çok daha iyi anlıyordu. Demek ki, babasının düşmanlara casusluk ettiğini duymayan kalmamıştı.
     Cesaret ve cüretini bir kat daha arttırarak;
     “Baba… Sizin için ne dediklerini biliyor musunuz?” diye sordu.
     “Bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum.”
     “Fakat bunu öğrenmenizin zamanı gelmiştir; sizin Japonların dostu olduğunuzu söylüyorlar!”
     Yaşlı adam, soğukkanlılığını korumaya kararlıydı.
     “Her zaman Japonlardan dostum olmuştur,” dedi.
     Martin ayağa kalkarak;
     “Ülkenize ihanet ettiğinizi söylüyorlar…” diye bağırdı.
     “Sen buna inanıyor musun?”
     Martin, babasının tavırlarına baktığında, bu korkunç suçlamalar karşısında en ufak bir tepki belirtisi göremedi. Müthiş gerçeğin artık gizlenecek bir tarafının kalmadığı apaçık ortadaydı.
     “İnanmamak mümkün mü?” diye yanıtladı.
     Bir an için ikisi de suskun kaldı. Neden sonra babası;
     “Sen gençsin…” dedi. “Gençler her şeye çabuk inanır…”
     Martin;
     “Başka söylenecek bir sözün yok mu?” diye sordu.
     “Sana söylenecek bir sözüm yok!”
     İkisini de bir öfke dalgası kaplamıştı. Ancak Martin, babası kadar sakin davranamadığından, çok daha fazla öfkeliydi. Gururlu bir tavırla;
     “Düşmanlarımı çatısı altında barındıran bir evde oturamam,” dedi.
     “Benim evimden mi söz ediyorsun?”
     Martin, babasının bu derece yumuşak bir tavır takınmasına da sinirlenmişti. Kendinden geçercesine;
     “Evet!” diye haykırdı ve odadan dışarı fırladı.
     Böylece Martin, baba evine dönüşünün hemen ertesi günü, kendi kendini sürgüne mahkûm etmişti. Şimdi nereye gidecekti? Kız kardeşi Siu-Li’nin yardımına gereksinimi vardı. Onu aramaya koyuldu.
     Siu-Li, kendi özel avlusunda, küçük orkideler ekmekle uğraşıyordu. Kalaylı bir çömleğin içine, düzgün aralıklarla parmaklarını daldırıp çıkarıyor, açılan bu minik çukurlara çiçek tohumlarından birkaçını birden bırakıyordu.
     Martin;
     “Babamızın yanından geliyorum,” dedi. “Bundan böyle bu evde kalamayacağımı kendisine söyledim.”
     Siu-Li başını çevirdi; tohum çömleği elinden kayarak yere düştü.
     “Onunla kavga mı ettin?” diye sordu.
     “Evet! Artık onu görmeyeceğim. Sen de benimle beraber gelmelisin Siu-Li! Bu evde sadece hainler yaşayabilir. Japonların ellerini kollarını sallayarak girip çıktıkları bu evde seni bırakamam. Gideceğimiz yeri henüz kararlaştırmadım. Senin bunu benden daha kolay bulacağını biliyorum.”
     Siu-Li yere eğildi, bir tarafı zedelenmiş çömleği kaldırdı. Çevresini dikkatli gözlerle süzdü ve hafif bir sesle;
     “Ben de bunu uzun süredir düşünüyordum,” diye yanıtladı. “Tanışı olduğum iki olay, az kaldı beni de buralardan koparıyordu.”
     “Neymiş o olaylar?”
     “Dün akşamki konukların arasında ihtiyar bir general gördün mü? Hani küçük beyaz bıyıklı?”
     “Evet, gördüm!”
     “Bu adam, bir gün tesadüfen beni gördü; ortaya çıkmamı babamdan istedi.”
     “Babamız seni getirtti mi?”
     “Evet… Beni aratıp buldurdu. Niçin çağırttığını bilmiş olsaydım gitmezdim. Büyük salona girdiğimde, ihtiyar general de oradaydı ve benimle konuşmaya geldi.”
     “Babamız izin verdi mi?”
     “Modern bir genç kızın hareketlerinde serbest olduğunu söyledi. Oysaki bir gün önce, çok arzu etmeme rağmen, benimle dans etmek için Grand Hotel’e gitmek istememişti. Onu dinlemeyerek gittiğim için beni utandırmak ve cezalandırmak istediğine hükmettim.”
     Martin, kız kardeşinin anlattıkları karşısında iyiden iyiye öfkelenmişti.
     “Böyle ceza olmaz!” diye bağırdı. “Buradan mutlaka gitmeliyiz…”
     “Kuzeybatıya doğru gidebiliriz. Yolları iyi bilen bir kadın dostum var. Kendisi askerdir…”
     “Komünist mi?”
     “Hayır, çeteci!”
     “Bu kadını nerede bulabiliriz?”
     “İstersen bu gece ona bir mektup ulaştırabilirim. Öyle sanıyorum ki, bugünlerde kenttedir. Onunla birlikte gidebiliriz; o bize yol gösterir.”
     Martin bir süre düşündü. Kuzeybatı bölgesi, çetelerin, asi şeflerin beşiği, komünistlerin yatağıydı. Develerle çöllerde dolaşan gezginci tüccarlar, askerler ya da misyoner papazlar, bunlardan birçoğunu görmüştü. Hepsinden nefret ederdi. Uzun yıllar hasretini çektiği baba evinden ayrılmayı hiç arzu etmiyordu.
     Birdenbire bastıran bu düşüncelerden silkindi ve yüksek sesle;
     “Evet, gideceğim…” diye bağırdı. “Neresi olursa olsun gideceğim!”
     Siu-Li de, bir saniye ama sadece bir saniye tereddüt etti. Sonra elinde tuttuğu çömleği tekrar yere fırlatarak;
     “Ben de seninle birlikte geleceğim,” dedi. 

* * *

     Martin, hayatını iki devreye bölmüştü; ilk dönem, Meng-An’ı tanımazdan önceki yılları, ikincisi de, onu tanıdıktan sonraki yılları kapsıyordu.
     Kız kardeşinin tanıdığı bu kadını, ilk görüşte erkek sanmıştı. Erkek giysilerinin altında, genç bir dağlı köylüsünden farkı yoktu. Amerika’da, erkeğe benzeyen, atlet yapılı ve sıkı görünümlü çok kıza rastlamıştı; fakat ne de olsa, bunların kadın olduklarını belli edici özellikleri vardı. Meng-An ise, tam bir erkek gibi görünüyordu.
     Yola çıktıkları ilk gün, uzun yürüyüş esnasında hep ona bakmıştı. Güzel değildi; ciddi tavırları, hareketsiz bir ağzı, dolgun dudakları, siyah küçük gözleri, kısa kesilmiş saçları ve köylüler gibi kararmış bir derisi vardı. İnce bedeni, ağır ve düzenli tavırları ise, gerçekten bir asker tipini andırıyordu.
     Martin günlerce onun yanında yürüdü. Hiçbir çekiciliği olmadığı halde, neden bu derece ilgisini çektiğini kendi de bilmiyordu.
     Meng-An az konuşuyordu. Sesinde sürekli sert ve keskin bir ton vardı. Martin bu sertliğin doğal olmadığının, özellikle verildiğinin farkındaydı. Dayanıklılık derecesi olağanüstüydü; hiç dinlenmeden saatlerce yürüyebilir, en azgın bir ata zahmetsizce binebilirdi.
     İki kardeş, bir yaz sabahında, berrak bir gökyüzü altında baba evinden ayrılmışlardı. Babaları hiçbir gün, öğleden evvel yatak odasından çıkmazdı. Evden, bir gezinti bahanesiyle çıkmışlardı. Vang-Ting, kapının eşiğine kadar kendilerine refakat etmiş, onları saygıyla selamlamış ve “Çok güzel bir havada gezintiye çıkıyorsunuz,” demişti. Martin, suç ortağı olan kız kardeşine bakarak gülümsemiş ve “Uzun bir gezinti,” yanıtını vermişti.
     Birkaç saat yürümenin ardından, Siu-Li’nin dermanı tükendi. Güneş yakıcıydı. Meng-An onlara taviz vermiyor, ses çıkarmayan kumaş ayakkabılarına basarak, toza toprağa aldırmadan hafif adımlarla yürüyordu.
     “Yarın kendinizi daha güçlü hissedeceksiniz,” dedi. “Göreceksiniz… Yarın daha çok yol yürüyeceksiniz.”
     Siu-Li’nin durumu kötü görünüyordu. Gözleriyle bir araba aradı. Pazardan dönen bir köylünün boş bir el arabasıyla arkalarından geldiğini gördü. Köylüden arabasını istedi ve Siu-Li’yi arabanın içine oturttu.
     Köylü;
     “Arabaya sadece senin oturmana izin verebilirim,” diye itiraz edecek oldu.
     Meng-An, sakin ve otoriter bir tavırla;
     “Hepsi bir…” yanıtını verdi. “O benim dostumdur!”
     Bunun üzerine köylü, Siu-Li’yi kendi köyüne kadar arabasında taşıdı. Martin, dışardan pek basit görünen bu asker kadının gizli gücüne ilgi duyarak;
     “Bu köylü, özellikle niçin sana hizmet etmek istiyordu?” diye sordu.
     Meng-An uzun açıklamalardan hoşlanmıyor olacak ki, kısaca;
     “Onlar için çalıştığımı biliyordu. Buralardan sık geçerim,” dedi.
     Her yerde buna benzer sahnelerle karşılaşıldı. Fırıncılar ona ekmek veriyorlar, çay evleri gereken ikramı yapıyorlardı. Gezici aşçılar, küçük çanaklar içinde, bitkisel yağda kızarttıkları hamurdan çörekler veriyorlar ve karşılığında para almıyorlardı.
     Martin’le Siu-Li, tamamen Meng-An’ın komutası altında hareket ediyorlardı. Kuzeye doğru ilerledikçe bağlılıkları daha da artıyordu; çünkü kendilerine büsbütün yabancı olan bu toprakları rehberleri karış karış biliyordu.
     Siu-Li, artık erkek giysisi giyiyordu. Bu giysi yürüyüşünü kolaylaştırıyordu. Martin de köylü kıyafetine bürünmüştü. Meng-An’a gelince, düşman işgali altındaki bölgelerde üzerinden çıkarmadığı fakir ve sefil delikanlı giysisini değiştirmemişti.
     Her gün öğleye kadar yürüyorlar, sonra yolun kuytu bir köşesinde yemeklerini yiyip bir süreliğine uyuyorlardı. Akşama doğru yeniden yola koyuluyorlar ve gece yarısına kadar yürüyorlardı. Martin’le Siu-Li, sanki bütün yaşamlarını böyle geçirmiş gibi, bu tarza alışmışlardı. Geçmişteki yaşamları, belleklerinde karışık bir rüya gibi kalmıştı.
     Siu-Li, bir gün öğle vakti dinlenme halindeyken;
     “Acaba babamız bizim evden kaçışımıza çok üzülmüş müdür?” diye sordu.
     Martin;
     “Niçin kaçtığımızı biliyor,” yanıtını verdi.
     O sıra, uzaktaki dağların çıplak tepelerine bakmakta olan Meng-An söze karışarak;
     “Ben altı yıldır ana babamı görmedim,” dedi.
     Siu-Li;
     “Onların yanına dönmeyi arzuluyor musun?” diye sordu.
     “Bazen… Ama orada beni bekleyen sonu düşündükçe bu arzumdan vazgeçiyorum. Yüzünü bile görmediğim bir adamla evlendirecekler, parmaklıkları kilitli bir avlunun içinde yaşayacağım. Tüm bunları düşündükçe, kalkıyor ve yola koyuluyorum.”
     Bu kadar uzun süreliğine konuşması ilk kez oluyordu. Gözünde kısa bir kıvılcım parladı ve söndü. Martin, bu genç kızın çok eziyetli günler geçirdiğini anladı.
     “Küçük yaşta mı nişanlandınız?” diye sordu.
     Meng-An, ağzını açmaksızın başıyla ‘Evet!’ işareti yaptı. Martin bundan fazla bir şey sormaya cesaret edemedi.
     Yol aldıkları bölge, hâlâ düşman işgali altında kalan bölgeydi. Meng-An olmasaydı, çoktan Japon askerlerinin eline düşeceklerdi. Ama rehberleri, kalabalık bir evin içinde dolaşan fareler gibi, sağa sola sapmalar yapıyor, düşmanın kokusunu uzaktan alıyordu. Nerede bulunursa bulunsun, bir dilenci, bir çiftçi ya da bir papaz, düşmanın konuşlandığı noktayı ona bildiriyordu. O zaman, dolambaçlı ve gizli yollara sapıyordu. Bir kez olsun askerlerle karşı karşıya gelmediler.
     Başka bir gün, yine konuşurlarken, Meng-An söz arasında;
     “Bazen ben de düşman askerleriyle karşılaşırım,” dedi.
     “O zaman ne yaparsınız?”
     “Aptal taklidi yaparım.”
     İki eliyle ağzını gerdi, gözlerini kırpıştırdı, yüzüne vahşi bir hayvan ifadesi verdi. Sonra normal halini takınarak;
     “İşte böyle davranırım… Onlar da beni salıverirler,” dedi.
     Siu-Li gülümsedi, Martin ise suskun kaldı. Bir genç kızın kendini bu şekilde maskara kılığına sokmasını uygun bulmamıştı.
     Kendi kendine;
     “Güzel değil, ama mert ve cesur!” diye düşündü.
     O gece işgal bölgesini aştılar. Martin, yıldızlı sema altında bambaşka bir hava estiğini duyumsadı ya da duyumsadığını sandı.
     İndikleri küçük kır otelinde, insanlar daha özgür konuşuyorlar ve gülebiliyorlardı. Herkes bir olay aktarıyor, falan ya da filan kişinin sınır çizgisini nasıl geçtiğini anlatıp övünüyordu.
     Meng-An’a gelince, o da büsbütün değişmişti. Otele girer girmez küçük bir odaya çekilmiş, akşam yemeğini yemeye oldukça geç bir saatte çıkmıştı. Martin yıkanmış ve giysisini değiştirmişti. Kız kardeşinin ve rehberlerinin birlikte girdikleri odadan, genç ve çevik bir askerin çıktığını görünce oldukça şaşırmıştı. Hâki renkli üniforması gayet temizdi; üzerine çok güzel oturmuştu. Kemerinden küçük bir tabanca sarkıyordu. Meng-An, Martin’i askerce selamladı, hatta selamlarken tebessüm bile etti. Bu onun birinci tebessümü olmuştu. 

* * *

     Meng-An’ın üyesi bulunduğu Çin ordusunun karargâhına vardıklarında, genç kız;
     “Generalimize kendinizi göstermelisiniz,” dedi.
     Serbest bölgeye gireli üç gün olmuştu. Bu süre zarfında, barış yanlısı, çalışkan, savaş sanki kapılarında değilmiş gibi davranan, toprağa tutkun bir halkla karşılaşmışlardı.
     Geceleyin karargâha vardılar. Siu-Li ile Meng-An kadınlara, Martin ise erkeklere ayrılmış bölgeye girdiler. Bir mabedin dış kapısında birbirlerinden ayrılırken Meng-An;
     “Bu gece generali göreceğim; gizli mektupları kendisine verecek ve sizin hakkınızda konuşacağım,” dedi. “Sizin gibilere gereksinimi olduğu için çok memnun olacaktır.”
     Ondan ayrıldığına üzüldüğünü saklayamayan Martin;
     “Tekrar ne zaman görüşeceğiz?” diye sormaktan kendini alamadı.
     “Birbirimize herhalde rastlayacağız!”
     Bu bir söz mü, yoksa kaçamak mıydı? Martin ne olduğunu anlayamadı. Aslında genç kız, düşünmesine bile vakit bırakmaksızın mabedin kapısından içeri dalmış ve gözden kaybolmuştu.
     Martin’e yiyecek bir şeyler getirdiler, bir de yatak gösterdiler. Karanlık basar basmaz, herkes gibi o da yattı. Çünkü lamba yağları çok pahalıydı ve temin ettikleri para, silah ve cephane depolanmasına harcanıyordu.
     Şafak söktüğünde, bir trampet sesiyle uyandı. Kahvaltıdan sonra, asker giysisinin üstüne bir köylü kıyafeti geçirmiş genç bir adam yanına gelerek;
     “Siz Li-Ming-Şen’in oğlu musunuz?” diye sordu.
     “Babamın adını nereden biliyorsunuz?”
     “Onu burada herkes tanır!”
     Martin korktu ve sustu. Pekinli bir ihtiyarın adını bu adamlar nasıl ve ne şekilde işitmiş olabilirlerdi? Demek ki, babasının kötü şöhreti buralara kadar yayılmıştı.
     Az sonra Martin, mabedin arka tarafında, dağın içine özel olarak kazılmış bir mağaranın ağzına vardı. Kayalık zemin iyice süpürülmüştü. Mağaranın her tarafı mobilyalarla döşenmişti. Rahatlıkla oturacak tarzdaydılar.
     General, Martin’in tahmin ettiği gibi yaşlı ve şişman değil, aksine genç ve ince yapılıydı. Üstünde eski ve solgun bir üniforma vardı. Maiyetindeki adamlardan tek farkı, zeki ve keskin bakışlara ve sert tavırlara sahip olmasıydı. Bundan dolayı general, merhamet bilmeyen bir insan olarak tanınıyordu.
     Hiçbir girişe gerek duymaksızın, Martin’e dönerek;
     “Sizin madenden anladığınızı söylüyorlar,” dedi.
     Martin, bunu generale Meng-An’ın söylemiş olduğunu düşündü. Genç kızın bu genç generalle sıkı ilişki içinde olduğuna hükmetti ve içinde gizli bir kıskançlık duydu. Zaten bu sabah onu yanında görmeyince üzülmüştü. Ne zaman göreceğini de bilmiyordu. Yanıtını bekleyen generale;
     “Evet, doğrudur!” dedi.
     Genç general, zeki bir bakışla onu baştan ayağa süzerek;
     “Babanızdan mı kaçtınız?” diye sordu.
     Martin, şaşkın ve utangaç bir tavırla;
     “Evet!” diye yanıtladı.
     General ağır, fakat net bir tarzda konuştu:
     “Zamanımızda birçok genç, anne ve babalarından ayrılıyorlar. Ben, çocukluğumda bir Hıristiyan okuluna devam ettim. Bir gün, onların mukaddes kitabında tesadüfen şu ibareyi gördüm: ‘Ve… Düşmanlarınız sizinle bir çatı altında yaşayacaktır.’ Ben ki, Vu-Vei doktriniyle terbiye edilmiş olduğumdan şöyle düşündüm: ‘Evladın görevlerini bilmeyen şu Hıristiyanlardan daha kötü ne olabilir?’ Ama zaman değişti; ben de anamın babamın yanından kaçtım. Eğer ülkemin giderek mahvoluşunu görmek istemiyorsam, devleti yeni temeller üzerine kurmaya çalışmalıyım…”
     General, aydın bir kişi gibi konuşuyordu.
     Martin;
     “Yabancı bir ülkede bulundunuz mu?” diye sordu.
     “Evet… Size kim söyledi?”
     “Hiç kimse. Nerede bulundunuz?”
     “Harvard’la Leipzig’de.”
     “Şimdiyse burada… Dağlarda geziyorsunuz.”
     “Başka nerede olabilirim ki? Ülkemizi kurtaracak insanlar, ordumuzun kamp kurduğu bu ıssız yöreden çıkacaktır.”
     “Ama halk savaşta olduğumuzu bilmiyor mu? Hiçbir şey yokmuş gibi tarlalarda çalışıyorlar.”
     “Gündüz çalışıyorlar, fakat geceleri oraklarını bırakıp silahlarını alıyorlar. Siz buraya tam zamanında geldiniz; demirimiz yoktur. Çevremizdeki dağlarda demir madeni bulunduğunu sanıyorum. Kayalar kırıldıkça altından parlak külçeler çıkıyor. Bunlar demir midir, değil midir bilmiyorum. Eğer demir ise, maden kuyuları kazdıracağım. Gümüş ise, o da işimize yarayacak, ama demir daha çok işimize yarayacak. Görevinizin ne olduğunu anlıyor musunuz?”
     Mağaranın duvarındaki damarlara göz atan Martin, ‘Evet’ yanıtını verdi. En kısa sürede, düşmana karşı kullanılacak mermileri dökmek için demir madeni aramak ve bulmak gerekiyordu.
     General birdenbire;
     “Babanıza bir mektup göndermek ister misiniz?” diye sordu. “Meng-An bu akşam Pekin’e dönecek de…”
     “Tekrar oraya mı dönüyor?”
     “Onun görevi budur; her tarafa yavaşçacık sokulur ve bana çok değerli haberler getirir.”
     “Size babamdan da söz etti mi?”
     General, “Evet!” anlamında başını salladı.
     Genç adam;
     “Ona gönderecek mektubum yoktur!” yanıtını verdi.
     “O halde gidebilirsiniz.”
     Martin, Meng-An’ı bir daha göremedi. Çadırına döndüğünde, altı kişinin kendisini beklemekte olduğunu gördü. Hep birlikte verdikleri asker selamından sonra;
     “Dağlara sizinle birlikte gideceğiz,” dediler.
     Dağlı köylüler gibi giyinmiş olan bu adamların ellerinde, kazmalar, kürekler, sepetlerle harita ve yön tespit aletleri vardı. Denk yaptıkları yataklarını da yanlarında taşıyorlardı.
     Martin;
     “Hemen hareket ediyor muyuz?” diye sordu.
     “Aldığımız emir böyle!”
     “Ancak, daha önce birini görmem gerek!”
     Adamlardan biri;
     “Birkaç dakikalığına sizi bekleriz,” dedi.
     Bir diğeriyse;
     “Çok geç kalmayınız,” diye ekledi. “General yavaş görülen işi sevmez!”
     Martin, kadınlar kampına ait parmaklığın kapısında kız kardeşini sordu. Kendisine beklemesini söylediler.
     Siu-Li az sonra geldi. Martin ona, aldığı emirleri bildirerek;
     “Sen ne olacaksın?” diye sordu.
     “Ben askeri talim görecekmişim!”
     “Ya Meng-An?”
     “Onu bir daha görmedim.”
     Martin, onun hakkında kendisine aktarılan sırları açıklamaya hakkı olmadığını bilmiyor değildi. Ama en azından, tekrar düşman bölgesinde gizli gizli dolaşacak genç kızın güvenliğine katkıda bulunmak istiyordu. Nöbetçi askerin duyamayacağı kadar hafif bir sesle;
     “Eğer bugün onu görecek olursan, çok tedbirli hareket etmesini söylediğimi ona ilet lütfen,” dedi.
     Kız kardeşinin şaşkınlık içinde kendisine baktığını görünce de;
     “Onun hayatı, davamız için çok değerlidir demek istiyorum,” diye ekledi.
     Siu-Li, ne de olsa bir kadındı; ağabeyinin duygularını anlayacak olgunluğa da erişmişti. Sorması gerektiği soruyu saptırarak;
     “Buraya geldiğine pişman mısın diye soracaktım, ama bu sorumun yersiz olacağını anladım,” dedi.
     Martin, sıkıntı içinde gülümsemeye çalıştı, kızardı, bozardı.
     “Evet, yersizdir!” diye karşılık verdi. “Pişman değilim!” 

* * * 

     Aradan haftalar geçti. Martin ıssız dağlarda dolaşıyordu. Kızıl kumun altında, kayaların arasında, demir madeninin bulunma olasılığı bulunan hemen her yerde damar araştırmaları yaptı. Küçük dağ sularının yataklarını, akıntı yönünün aksi tarafına doğru takip ederek, parlak görünen her şeyi dikkatle kontrol etti. Beraberindeki adamlar bu dağlarda doğmuşlar, gençliklerini dere yataklarında gümüş aramakla geçirmişlerdi.
     Martin onlara, geçmişte demire rastlayıp rastlamadıklarını sordu:
     “Hiçbir dönem demir aramadık ki,” yanıtını verdiler. “Biz sadece gümüşle ilgilendik.”
     Dağın muhtelif yerlerine birkaç çukur kazmışlardı. Martin bu çukurlara indi; bulduğu parçaları analiz etti. Bol miktarda gümüşe rastlamışlardı, ama henüz ortalıkta demir madeni yoktu.
     Kendi kendine;
     “Belki de, mermileri gümüşten dökmek gerekecek!” diye düşündü.
     Dağlara derin bir sessizlik hâkimdi. Her taraf ıssız ve tekdüzeydi. Yine de Martin, uzakta da olsa, kızıl taşlardan inşa edilmiş bir tapınağı fark etti. Burası, deniz kıyısındaki sarp kayalara, şekil ve renk bakımından o kadar benziyordu ki, tapınak olduğunu anlamak için kapısına kadar yaklaşmak gerekiyordu.
     Tapınakta yaşayan rahipler, uzun yıllardan beri hiç kimseyle konuşmamış olduklarından, sorulan sorulara yanıt vermekte aciz kalıyorlardı. Dağ rüzgârları bu insanları kurutmuş, yaşlandırmış ve dermansız bırakmıştı. Derileri, neredeyse kum gibi kızıl bir renk almıştı.
     Bununla beraber, Martin, üzerine aldığı görevi açıkladığında, hep birlikte yardımına koştular. Çevrede rastladıkları siyah kayaları genç adama gösterdiler. Yine de hepsi, ülkelerinin düşman tehdidi altında bulunduğunu biliyorlardı.
     Martin, yalnız kaldığı gecelerde, saf ve berrak gökyüzü altında, ülkesini savunmak için çaba gösterenleri düşünüyordu. Gündüz boyu çift süren, geceleri ise talim yapan köylüleri, bin türlü eziyet ve sıkıntı içinde yaşayanları, hatta o kadar naz ve niyazla büyüyen kız kardeşinin saatlerce yürüyüş ve talim yaptığını aklına getiriyordu. Özellikle de Meng-An’ın, işgal bölgesinde her türlü tehlikeye göğüs gererek tek başına dolaştığını düşünüyordu.
     Kendi kendine;
     “En tehlikeli ve sıkıntılı görev onun omuzlarında,” diye mırıldanıyor, sonra babasının durumunu anımsayarak;
     “Hepimize ihanet ediyor,” diye acıyla söyleniyordu.
     Küçük yaşından buyana kendisine telkin edilen ‘evlatlık sadakatı’nı reddetmeye, milletini kuşaklar boyu birbirine bağlayan geleneksel kuralları inkâr etmeye hazırdı.
     “Ben artık onun oğlu değilim,” diyordu. “Bize yeni bir vatan kurmak görevi düşüyor. Bu durumda, her kuşak kendi yasalarını yaratmak zorundadır!” 

* * * 

     Güz mevsimi geldi, etkili soğuklar başladı. Martin, şu ana kadar, kendisine bir yarar sağlamayan gümüşten başka bir şey bulmuş değildi. Bir ayı aşkın süredir dağlarda dolaşıyordu. Sağanak halinde yağan yağmurlar nedeniyle yüksek tepeleri terk etmek zorunda kaldı. Sonunda, sessiz gecelerin sıkıntısı ve yağmurlu günlerin eziyeti ona, başarısızlığını kabullenmek ve itiraf etmek kararını verdirdi. Meng-An’ı görmeye büyük ihtiyacı vardı. Acaba, yolculukları sırasında başına bir tehlike gelmiş miydi? Bu düşüncelerin ağırlığı altında karargâha dönmeye karar verdi.
     İlk işi Siu-Li’yi aramak oldu. Fakat kız kardeşi karargâhta yoktu; alayı ile birlikte, düşman gruplarına pusu kurmak amacıyla doğu taraflarında bir bölgeye sevk edilmişti.
     Martin duyduğu üzüntüden hastalandı. Meng-An hakkında da hiç kimseden bilgi alamıyordu. Herkes işinde gücündeydi.
     Generalin yanına gitti; dağlarda demir bulunmadığını söyledi. General hâkim bir tavırla;
     “Vardır… Bulmak da görevinizdir,” dedi. “Derhal işinizin başınıza dönünüz!”
     Emrini o kadar kesin bir tarzda vermişti ki, Martin reddetmeye cesaret edemedi. Aslında Meng-An’ı görmek istediğini generale bir mazeret olarak ileri sürmek istiyordu.
     General, onun tereddüt ettiğini görünce;
     “Savaştayız,” diye ekledi. “Neden gecikiyorsunuz?”
     Martin;
     “Gecikmeyeceğim,” dedi ve hemen o gün işinin başına döndü. 

* * * 

     Dağlardaki yaşantısı o kadar uzun süredir devam ediyordu ki, kent ve kentli sözcüklerinin hiç anlamı kalmamıştı. Gemiye binmiş miydi? Trenle seyahat etmiş miydi? Bunların hiç birini anımsamıyordu.
     Yegâne arkadaşları, maiyetine verilen ve kendisinden de inatçı olan altı dağlı köylüydü. Yaşama gücünü ise, sadece vatan hizmet ülküsünden alıyordu. Eğer bu dağlarda demir madeni varsa, onu arayıp bulmalı ve faaliyete geçirmeliydi.
     Günlerden bir gün, cesaretini kamçılayan bir olay oldu. Ekim ayının kışı andıran soğuk bir gününde, tuzlu balıkla ekmeğini yerken, dağın üstünden bir uçak geçti. Sembollerinden, onun bir düşman uçağı olduğunu anladı. Pilot, Martin’i görmüş gibi biraz alçaldı; sonra tekrar yükseklere çıktı ve gözden kayboldu. Bu ıssız dağların üstünde düşman uçağının ne işi vardı?
     Martin aceleyle yemeğini bitirdi; elli metre kadar aşağıda, küçük bir vadide durmakta olan adamlarını çağırdı.
     “Düşman artık buralara kadar geliyorsa, bizim de demiri bulmakta acele etmemiz gerekiyor,” dedi.
     O günden sonra çalışmalarına bir kat daha hız verdiler. Bir yandan da gözleri sürekli semayı araştırıyordu. On bir gün sonra, on kadar uçak, düzenli bir şekilde, bir kaz sürüsü gibi dağların üstünden geçti.
     Ve o gün Martin, kıymetli demir madenini buldu.
     Bulduğu maden, on beş günden beri haberi olmaksızın üzerinden geçtiği bir tepenin yamacın bulunuyordu. Martin araştırmalarını daha yukarılarda yapmış, çok eski olan bu tabaka, zamanla toprağın içine gömüldüğünden o ana kadar gözüne çarpmamıştı.
     Keşfinden o kadar heyecanlandı ki, diğer tepelerin yamaçlarındaki araştırmalarından vazgeçti. Bütün gün topraklı tabakada başka sondajlar yaptı. Yedi ayrı yerde maden damarına rastladı. Bu damarlar tek bir büyük havzanın bölümleri mi, yoksa birbirinden bağımsız damarlar mıydı, bunu henüz bilmiyordu.
     Öğle yemeğine oturduğunda o kadar düşünceli ve sinirliydi ki, hiçbir şey yiyemedi.
     İşte o zaman, uçakları yeniden gördü. Bu manzara onu dün üzüntüye düşürmüştü. Bugün ise, yumruğunu havaya kaldırdı ve ağzı dolu olmasına rağmen haykırdı:
     “Vatan topraklarında hepinizi yok edecek silahları dökeceğimiz madeni bulduk!” 

* * * 

     Bu güzel haberi müjdelemek için karargâha inmeyi düşündü. Mevsimin sonbahar olmasına seviniyordu; çünkü kötü havalarda düşman uçakları buralara kadar gelemeyecek ve kendileri de, bütün kış mevsimi süresince projelerini gerçekleştirmeye zaman bulabileceklerdi.
     Gerekli olan ağır makineleri adamların nasıl kuracaklarını düşündü. Adamlar şimdiye kadar, yeri kazmak için bambu dalları, ipler ve tahta kovalardan başka teçhizat kullanmamışlardı.
     “Biraz daha ağır aletlerle bu işi acaba başarabilecekler mi?” diye düşündü.
     Tarla hasadı iyi gitmişti. Uçaklar seyrek geldiğinden, çiftçiler tarlalarına gidip gelmeye cesaret edebiliyorlardı.
     Hiç kimse, çektikleri sıkıntıdan şikâyetçi değildi; hiçbir yerde düşmana teslim olmaktan söz edilmiyordu. Herkes kendine düşen görevi yerine getirmek için çaba gösteriyordu. Martin bir ‘Ah’ çekerek;
     “Babam bu adamların çalışmalarını görseydi, bize ihanet edebilecek miydi?” diye düşündü.
     Babasının anısı yüreğini dağlayan gizli bir yara gibiydi. “Bu çektiğim sıkıntılar, onun vatana yaptığı fenalığı hiçbir zaman tamir edemez,” dedi.
     Bir an için Meng-An’ı düşündü: “Bir vatan haininin oğlu, vatansever bir genç kıza evlenme teklif etmeye ne yüzle kalkışır; böyle bir şeye cesaret edebilir mi?”
     Karargâha dönmek için yola çıktığında, böylesine ağır bir düşüncenin etkisi altında sessiz ve neşesizdi.
     Kız kardeşini ve Meng-An’ı sormaksızın, üstü başı toz içinde, doğruca generalin yanına gitti. Elinde maden parçalarını tutuyordu. Parçaları masanın üzerine koydu ve sade bir tavırla;
     “Demir madenini buldum,” dedi. “Damarlar önemli derecede zengin görünüyor.”
     General, eline aldığı kaya parçasına, sanki bir altını inceliyormuşçasına bakarak;
     “Altından bin kez daha kıymetli,” dedi.
     Taşın her tarafını inceledikten sonra gözlerini kaldırdı ve sordu:
     “Ne zaman döneceksiniz?”
     “Emrederseniz, bugün.”
     General güldü.
     “İşte şimdi beklediğim gibi bir adam oldunuz. Sizden gelmesi gereken yanıt buydu. Ancak bugün gitmeyeceksiniz; birlikte alacağımız bazı kararlar var.”
     “Kış mevsimi yaklaştı; acele etmeliyiz.”
     “Şüphesiz; fakat birkaç günlük gecikmeden bir şey çıkmaz. Size bazı haberlerim var. Küçük casus kızımızı anımsıyor musunuz?”
     “Meng-An’ı mı?”
     İsim, genç adamın ağzından, kafesten uçan bir kuş gibi aniden çıkmıştı.
     General başıyla onaylayarak;
     “İsmini biliyor musunuz?” diye sordu.
     “Kız kardeşimle beni buraya getiren odur.”
     “Bir kız kardeşiniz mi var? Niçin şimdiye kadar bana söylemediniz?”
     “Gerek görmedim.”
     General bir zil çaldı.
     “Kız kardeşinizin de buraya gelmesi gerek. Size vereceğim haberler, bir babanın iki evladını da kapsar.”
     Kapıda bir asker göründü.
     “Kız kardeşinizin adı nedir?”
     “Siu-Li… 3.Alay’dan.”
     General emir verdi:
     “Soyadı Liu, ilk adı Siu-Li. 3.Alay. Buraya gelsin. Meng-An’ı da çağırın.”
     Asker selam verdi ve çıktı.
     Martin, babası hakkında verilecek olan haberden ürküyordu. Bu haber ne olabilirdi? Yoksa ihanetinden dolayı idam mı edilmişti? Siu-Li gelmezden önce, onu bundan haberdar etmesi gerektiğini düşündü; çünkü generalin yanında ne kendisinin, ne de kız kardeşinin korku ve üzüntülerini göstermemeleri gerekiyordu.
     “Generalim,” diye seslendi. “Kız kardeşimle bir iki dakika yalnız konuşabilir miyim? Babamızın başına bir felâket gelmişse, onu bu habere hazırlamam gerekecek.”
     O sırada, masanın üzerindeki kaya parçalarını incelemekte ve içindeki bu değerli madenden sağlayacakları yararların hesabını yapmakta olan general;
     “Babanızın başına hiçbir felâket gelmedi,” dedi.
     Martin, generalin verdiği emir üzerine oturdu ve bekledi. Bu bekleyiş ne kadar da sıkıntı vericiydi. General ise, onun duygularını algılamaksızın, parçalardan birini elindeki büyüteçle tetkik etmekle uğraşıyordu.
     Uzun süren birkaç dakikadan sonra, Martin iki kişinin hızlı ama hafif ayak seslerini duydu. General gözlerini kaldırdı. Kapının perdesi açıldı ve iki genç kız, asker üniformaları içinde içeri girdiler.
     Martin kız kardeşine gülümsedi ve Meng-An’a baktı. İkisi de, dimdik ve sabit duruyorlardı. Martin’in göğsü gururla kabardı. Eskiden olsaydı, bu iki genç kız evlerinin yüksek duvarları gerisinde faydasız ve aylak bir ömür süreceklerdi. Siu-Li bile, bundan birkaç hafta öncesine kadar vatanına hizmet edebilmiş miydi?
     General, gözlerini Siu-Li’den ayırmaksızın Martin’e;
     “Kız kardeşiniz midir?” diye sordu.
     Martin ayağa kalktı ve “Evet,” yanıtını verdi.
     General gözlerini Siu-Li’den bir türlü ayıramıyordu. Meng’An’ı çağırış nedenini unutmuşa benziyordu. Siu-Li’ye hitaben;
     “Oturunuz,” dedi. “Sizi şimdiye kadar görmemiştim.”
     Siu-Li kızardı. Üzerindeki asker üniforması, arkadan kesik saçları, kemerinden sarkan tabancası, küçük ayaklarını örten kaba meşin kunduraları; bunların hiçbirisi onun tatlı bakışlı, narin ve duygulu bir genç kız olduğunu gizleyemiyordu. İpek giysiler içinde, mücevherlerle donanmış bir kadın şuhluğu ile iri gözlerini genç generale dikti. Sade bir tavırla;
     “Arzu ettiğinizi bilmiyordum,” dedi.
     General;
     “Tabii ki arzu ederim,” diye yanıtladı.
     Meng-An, içinden gülerek Martin’e bakıyordu. Martin yanıt anlamında gülümsedi. Diğerlerine belli etmeksizin genç kızla sessiz konuşması hoşuna gitmişti.
     Meng-An öksürdü; general ona baktı ve hatırladı. Derhal tavrını değiştirerek;
     “Meng-An,” dedi. “Bana söylediklerini bu iki kardeşin önünde de tekrarlayın. Size düşmanın batıya yürüyeceğini kim haber verdi? Düşmanın ulaştırma taburlarına baskın yapma planlarını kim yaptı?”
     Meng-An yanıt verdi:
     “Vang-Ting.”
     Siu-Li;
     “Vang Ting mi?” diye haykırdı. “Fakat o babamın kâtibidir.”
     Meng-An gözlerini generalin gözlerinden ayırmadan, rapor verir gibi konuşmasına devam etti:
     “Vang Ting kendiliğinden hiçbir şey öğrenemez; fakat efendisi her şeyi öğrenir ve bilir. Düşman onu sağ bıraktıkça, bize çok yararlı bilgiler ulaştırmaya devam edecektir. Bir gün faaliyetlerini düşman öğrenecek olursa, kuşkusuz öldürülecektir. Ancak o güne kadar, buluştuğumuz bir çay evinde, ondan düzenli bilgi almayı sürdüreceğim.”
     Meng-An’ın söylediği bu sözler, sakin ve ölçülü bir makamla ağzından dökülüyordu. General, karşısında yalnız Siu-Li oturuyormuş gibi, ona dönerek;
     “Eğer sizin burada bulunduğunuzu bilseydim, bu durumu daha ilk geldiğiniz gün size bildirirdim,” dedi. Başkentimiz Pekin düşman eline geçeliden beri, babanız bize paha biçilmez hizmet etmiştir. Benim küçük casusum tüm bu değerli bilgileri, sadece ve sadece babanızdan elde etmektedir.”
     Siu-Li arkadaşına dönerek;
     “Bunları benden sakladın!” dedi.
     “Aldığım emir kesindi; babanız hakkında hiç kimseye tek kelime etmeye izinli değildim. Üstelik babanız hakkında beslediğiniz düşünceleri ben bilemezdim.”
     General, sonra Martin’e hitaben;
     “Size gelince,” dedi. “Sizi sınamak istedim; babanıza lâyık bir evlat olup olmadığınızı öğrenmek gerekiyordu. Maden araştırmalarında tam bir başarıya varıncaya kadar inatla çalıştığınızı görünce kesin kanıya vardım”
     Martin durgun bir sesle sordu:
     “Yani, babamın davranışlarından korktuğumu biliyor muydunuz?”
     “Biliyordum; fakat babanız kendi durumunu size açıklamak zamanının takdirini bana bıraktı. Uygun gördüğüm gün, durumu size tüm çıplaklığıyla açıklamamı benden rica etti.”
     Siu-Li kendini tutamadı, aniden ağlamaya başladı. Ağabeyine dönerek, yavaş bir sesle;
     “Babamıza karşı çok haksızlık ettik,” dedi.
     Martin;
     “Evet, hem de pek çok,” diyerek onayladı.
     Yaşlı babasının düşmanları evine nasıl kabul ettiğini, vatanına hizmet için kendi hayatı ile nasıl oynadığını düşündü.
     “Bakalım hatamızı nasıl affettireceğiz?” dedi.
     Meng-An;
     “Bir mektup yazarsanız, kendisine götürürüm,” diye karşılık verdi.
     General, Siu-Li’ye hitaben aniden;
     “Ağlamayınız,” diye bağırdı.
     Genç kız, gözyaşlarıyla ıslanmış güzel gözlerini kaldırarak;
     “Ne yapayım, kendimi tutamıyorum,” dedi. “Ben ona kötü bir evlat muamelesi yaptım. Babamın, bizim korktuğumuz şeyleri yapacak alçaklıkta bir adam olmadığını bilmemiz gerekti.”
     General tekrar yüksek sesle bağırdı:
     “Size ağlamamanızı emrediyorum.” Ardından yumuşak bir sesle ekledi: “Ben buna dayanamam…”
     Martin, tam o sırada Meng-An’a baktı. İkisinin bakışları karşılaştı; bu bakışlar daha sonra anlamlı anlamlı devam etti. Martin, sevdiği kadar sevildiğini de biliyordu. Kendi kalbiyle yaptığı söyleşide; “Birbirimizden ayrılacak mıyız?” sorusuna, “Asla!” yanıtını aldı.
     Genç general, istemeyerek de olsa gözlerini Siu-Li’den ayırdı; kendini toparlayarak;
     “Askerler!” diye bağırdı. “Şimdi görevinizin başına dönün!”
     Martin ayağa kalktı. Başından beri ayakta duran Siu-Li ile Meng-An askerce selam verdiler ve sağdan çark ederek odadan çıktılar.
     General derin bir “Ah!” çekti. Ardından gülümseyen bir ifadeyle Martin bakarak;
     “Küçük casusuma âşık olduğunuzu sanıyorum,” dedi.
     Martin şaşırdı; bir şeyler söylemek istediyse de söyleyemedi.
     “Doğrusu apaçık fark ettim. Olmayacak bir şey mi? Yaşam, savaş zamanında da devam eder. Onu eş olarak alabilirsiniz. Kendisine söyleyin. Ancak görevini terk edemez. Hiçbirimiz görevimizin başından ayrılamayız.”
     Böylesine önemli bir olayın, yine böylesine çok çabuk sonuçlandırılmasına hayret eden Martin;
     “Peki efendim… Denerim!” diye karşılık verdi.
     Bir süre her ikisi de sessiz kaldılar. Martin, generale bakarken, genç adamın sert bakışlarında bir sıkılganlık belirtisinin yer aldığını gördü. Sanki o dakikada, bu keskin ve sert bakışlı asker, ilkbaharın güzel günlerinde tesadüf edilen âşık ama utangaç delikanlılar gibi, yaşama susamış bir adam halini almıştı. Sonunda sıkılganlığını yenerek;
     “Kız kardeşinizi çok beğendim,” dedi.
     Sonra, Martin’in yüzüne dikkatle bakarak;
     “Yani, olmayacak bir şey mi?” diye sordu.
     Martin;
     “Niçin olmasın?” diye yanıtladı. “Az önce söylediğiniz gibi, yaşam devam ediyor… Savaş zamanında olsa bile…”
     Birkaç saniye süresince göz göze bakıştılar; ardından kahkahalarla gülmeye başladılar. Gülüşlerini ve gençliklerini, değerli bir şarap kupası gibi paylaşarak, uzun bir süre daha, sırf keyiflendikleri için gülmeye devam ettiler. 

(Yazan: Pearl S. Buck – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi