Ay Battı – The Moon ıs Down (4)

A

Dördüncü Bölüm

     Saat 11’de kar lapa lapa yağıyor, yoğunluktan gökyüzünü görmek mümkün olmuyordu. Kasaba halkı karın altında telaşlı bir şekilde dolaşıyordu. Kapılarının önü, meydandaki anıtın üstü, madenle liman arasındaki tren hattı tamamen karla örtülmüştü. Kar, bazı yerlere kümü küme yığılmıştı. Tek tük geçen arabaların tekerlekleri zikzak yaparak sağa sola kayıyordu.
     Kasabayı saran karanlık, tepedeki kara kara bulutlardan daha da karaydı. Kasabayı bir talihsizlik, kupkuru ve gitgide artan bir nefret duygusu kaplamıştı. Hiç kimse sokakta fazla kalmıyor, hemen bir kapıdan içeri girip kayboluyor, ardından kapı derhal kapanıyordu. Sanki perdelerin arkasında gözler vardı. Düşman askerleri sokakları arşınlarken, devriyeler caddelerde dolaşırken, üzerlerine bu soğuk, bu küskün gözler dikiliyordu. Kasaba halkı dükkânlara ancak yiyecek almak için giriyor, alacaklarını alıp parasını verdikten sonra, satıcıya tek söz etmeden çıkıp gidiyorlardı.
     Belediye Konağı’nın kabul salonunda lamba yanmıştı. Pencerelerden sızan ışığı, yağan karı şöyle böyle aydınlatıyordu. Mahkeme toplanmıştı. Lanser masanın başına geçmiş oturmuştu. Hunter solundaydı. Onun yanında Tonder, daha sonra da Loft oturuyordu. Loft’un önünde bir sürü kâğıt vardı. Karşı tarafta Başkan Orden, Albayın sol tarafında yer almıştı. Yanında Prackle bulunuyordu. Prackle, önündeki deftere bir şeyler karalıyordu. Masanın tam arkasında, tahta heykelciklere benzeyen iki süngülü asker duruyordu. Alex Morden bu süngülülerin arasındaydı.
     Alex, iri yarı bir gençti. Kısa, geniş bir alnı, derinlere bakan gözleri ve ince, uzun bir burnu vardı. Çenesi sert, dudakları kalın ve dolgundu. Geniş omuzlu, dar kalçalı, sağlam yapılı bir adamdı. Kelepçeli ellerini durmaksızın açıp kapıyordu. Siyah bir pantolon, açık yakalı mavi bir gömlek ve eskilikten artık parlamış koyu renk bir ceket giymişti.
     Yüzbaşı Loft, önündeki kâğıdı okumaya başladı:
     “… Görevi başına dönmesi emredilince itiraz etti. Emir tekrarı yapıldığında, sanık elindeki kazmayla Yüzbaşı Loft’un üzerine yürüdü. Yüzbaşı Bentick araya girmek istedi…”
     Başkan Orden öksürdü. Loft susunca;
     “Otur, Alex!” dedi. “Muhafızlar… Biriniz bir iskemle getirin.”
     Asker, hiç düşünmeksizin gidip bir iskemle getirdi.
     Loft;
     “Sanığın ayakta durması âdettir!” dedi.
     Orden yanıt verdi:
     “Bırakın otursun… Kim duyacak? Tutanağa, ayakta durdu diye yazarsınız.”
     Loft;
     “Yanlış tutanak tutmak kurallara aykırıdır!” diye karşılık verdi.
     Orden;
     “Otur Alex!” diye tekrarladı.
     İri yarı genç oturdu. Kelepçeli ellerini tekrar açıp kapamaya başladı.
     Loft;
     “Fakat bu kurallara aykırı bir hareket!” diye direndi.
     Albay Lanser;
     “Bırak otursun,” dedi.
     Yüzbaşı Loft öksürerek genzini temizledi. Okumaya devam etti:
     “Yüzbaşı Bentick araya girdi. Başına yediği bir darbe ile kafatası parçalandı. Tıbbi rapor ilişiktir… Okumamı ister misiniz?”
     Lanser;
     “Gerek yok!” dedi. “Mümkün olduğu kadar kısa kesin!”
     “Bu olay çok sayıda erin gözü önünde cereyan etmiştir. İfadeleri ilişiktir. Askeri mahkeme, sanığı cinayetle suçlamakta ve idam edilmesini talep etmektedir. Erlerin ifadelerini okumamı ister misiniz, Albayım?”
     Lanser, içini çekerek;
     “Hayır!” dedi.
     Ardından Alex’e dönerek;
     “Yüzbaşıyı öldürdüğünüzü inkâr etmiyorsunuz, değil mi?” diye sordu.
     Alex, hazin hazin güldü:
     “Sadece vurdum, öldürdüğümü bilmiyorum!”
     Orden;
     “Yaşa Alex!” diye bağırdı. İkisi dostça bakıştılar.
     Loft;
     “Yüzbaşıyı başkasının öldürdüğünü mü iddia ediyorsunuz?” diye sordu.
     “Bilmiyorum… Ben sadece vurdum. Sonra biri bana vurdu.”
     Albay Lanser söze karıştı:
     “Açıklamak ister misin? Hiçbir şey mahkemenin vereceği hükmü değiştiremez, ama dinleriz!”
     Loft;
     “Albayım… Sanığın bu şekilde konuşturulmasının uygun olmayacağını arz etmek isterim!” dedi. “Mahkemenin âdil olmadığı hissini uyandırır!”
     Orden güldü. Albay da, Orden’e bakarak hafifçe tebessüm ederek;
     “Açıklayacak mısın?” diye tekrarladı.
     Alex, bir şey söylemek için elini kaldırınca, öbür eli de beraberinde kalkmıştı. Beceriksiz bir tavırla ellerini tekrar kucağına koydu.
     “Kendimi kaybetmiştim,” dedi. “Çok sinirlenmiştim. İşimin başına dönmemi emretti. Ben özgür bir adamım. Sinirlendim, kendimi kaybettim. Kafasına vurdum, ama galiba biraz sert vurmuşum. Aslında yanlışlıkla başkasına vurmak istedim…”
     Loft’u göstererek devam etti:
     “İşte… Bu adama vurmak istemiştim!”
     Lanser;
     “Kime vurmak istediğinin önemi yok!” dedi. “Hiç fark etmez. Yaptığından dolayı pişman mısın?”
     Masaya doğru dönerek;
     “Pişman olduğunu söylemesi tutanakta daha iyi etki bırakır,” dedi.
     Alex;
     “Pişman mıyım?” diye tekrarladı. “Pişman değilim. Bana çalışmamı emretti. Bana… Özgür bir adama! Ustabaşıyım ben! Ne zaman çalışacağımı, ne zaman işi bırakacağımı bilirim! Bana çalışmamı emretti!”
     “İdam hükmünü giyersen pişman olmayacak mısın?”
     Alex başını önüne eğdi. Bir süre düşünüp tarttıktan sonra;
     “Hayır!” dedi. “Yani, aynı işi bir daha yapar mıyım demek istiyorsunuz?”
     “Evet, bunu söylemek istedim.”
     “Hayır, pişman olduğumu sanmıyorum!”
     Lanser;
     “Tutanağa ‘Sanık pişman değilim dedi!’ diye geçirin,” dedi. “Hüküm kendiliğinden verilmiştir. Anlıyor musunuz?”
     Sonra Alex’e dönerek;
     “Mahkeme kararından kaçınılmaz. Mahkeme sizi suçlu bulmuş ve derhal idamınıza karar vermiştir,” dedi. “Daha fazla uzatmaya gerek yok. Yüzbaşı Loft, unuttuğum bir nokta var mı?”
     Orden;
     “Beni unuttunuz,” diyerek kalktı ve iskemlesini itip Alex’in yanına yaklaştı. Alex, uzun yılların verdiği alışkanlıkla, saygı içinde ayağa kalkmıştı.
     “Alex… Biliyorsun halk beni Başkan seçmişti.”
     “Biliyorum, efendim!”
     “Alex, bu adamlar kasabamızı işgal eden düşmanlardır. Vatanımızı ansızın, haince ve zorbalıkla istila ettiler.”
     Yüzbaşı Loft;
     “Albayım, bu sözlere izin vermemelisiniz,” dedi.
     Lanser;
     “Şışş…” dedi. “Açıkça söylenmesi daha iyi! Yoksa kulaktan kulağa fısıldanmasını mı isterdiniz?”
     Orden, bu sözleri duymazlığa gelerek konuşmasını sürdürdü:
     “Geldikleri vakit, gerek ben, gerek kasaba halkı şaşkınlık içindeydik. Ne yapacağımızı, ne düşüneceğimizi bilemiyorduk. İlk hamleyi sen yaptın. Senin kişisel öfken, yaygın bir öfkenin başlangıcıdır. Kasabada, benim bu adamlarla elbirliği yaptığım yolunda sözler dolaşıyormuş… Biliyorum. Halka bunun aksini ispat edebilirim… Edeceğim de! Fakat sen… Sen yakında öleceksin. Senin bilmeni isterim…”
     Alex başını önüne eğdi, az sonra yeniden kaldırarak;
     “Biliyorum, efendim!” dedi.
     Lanser sordu:
     “Müfreze hazır mı?”
     “Dışarıda bekliyorlar, Albayım!”
     “Kim kumanda edecek?”
     “Teğmen Tonder”
     Tonder başını kaldırdı. Çenesi kaskatı olmuş, beti benzi atmıştı. Sanki güçlükle nefes alıyor gibiydi.
     Başkan Orden;
     “Korkuyor musun, Alex?” diye hafifçe sordu.
     Genç adam;
     “Evet, efendim!” diye yanıtladı.
     “Sana korkma diyemem. Senin yerinde ben de olsam korkardım. Hatta şu genç ‘Harp ilahları’ bile senin yerinde olsalar korkarlardı.”
     Lanser;
     “Müfrezeyi hazırlayın!” diye emir verdi.
     Tonder, hemen ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledi.
     “Emredersiniz, Albayım!”
     Kapıyı ardına kadar açtığında, iki miğferli asker içeri girdi.
     Orden;
     “Haydi, git Alex!” dedi. “Ama bil ki, bu adamlar buradan çekilip gitmedikçe ya da ölmedikçe rahat yüzü görmeyecekler, huzura kavuşamayacaklar. Sen halkı birleştirdin. Hazin bir gelecek bu! Senin akıbetine nazaran pek hafif bir teselli, fakat ne de olsa bir gerçek! İnan, rahat huzur görmeyecekler!”
     Alex gözlerini sımsıkı kapamıştı. Başkan Orden, eğilerek genç adamı yanağından hafifçe öptü.
     “Yolun açık olsun, Alex!” dedi.
     Muhafızlar, Alex’i iki kolundan yakaladı. Genç adamın gözleri hâlâ sımsıkı kapalıydı. Askerlerin koluna dayanarak ilerledi, kapıdan çıktı. Ayak sesleri bir süre daha evin içinde duyuldu, sonra karda kayboldu. Kar, hem sesleri, hem de ayak izlerini örttü.
     Masanın başında oturanlarda çıt çıkmıyordu. Orden pencereye yanaştı. Ufak bir el hareketiyle pencerenin buğusunu temizlemiş, görebileceği kadar bir açıklık meydana getirmişti. Heyecanla dışarıyı tetkike koyuldu. Sonra yeniden başını çevirerek;
     “İnşallah yaptığınız işin ne demek olduğunun bilincine varırsınız, Albayım!” dedi.
     Yüzbaşı Loft önündeki kâğıtları topluyordu.
     Lanser;
     “Meydanda mı yapılacak, Yüzbaşı?” diye sordu. Başkanın sözlerini duymamış gibi davranıyordu.
     “Evet, Albayım! Meydanda olacak… Halkın görmesi lâzım!”
     Orden;
     “İnşallah ne yaptığınızın farkındasınızdır,” diye tekrarladı.
     Lanser bu kez;
     “Dostum!” diye karşılık verdi. “İster farkında olalım, ister olmayalım. Böyle yapılması gerekiyor.”
     Odayı bir anda derin bir sessizlik kapladı. Herkes kulak kesilmiş dinliyordu. Sessizlik uzun sürmedi; uzaktan silah sesleri duyuldu. Lanser derin derin içini çekti. Orden ise, elini alnına götürerek uzun bir soluk aldı.
     Aynı anda dışarıdan bazı haykırışlar geldi. Pencerenin camı kırıldı. Teğmen Prackle acıyla bağırdı. Elini omzuna götürdü.
     Lanser ayağa fırlayarak;
     “Demek başladı ha? Yaranız ağır mı Teğmen?” diye seslendi.
     Prackle;
     “Omuzum… Omzumdan vuruldum!” dedi.
     Albay Lanser, derhal kumandayı ele alarak;
     “Yüzbaşı Loft!” diye söze başladı. “Karda ayak izleri görülebilir. Derhal tüm kasaba evlerini dolaşıp silah araması yapacaksınız. Evinde ya da üzerinde silah çıkan herkesi tutuklamanızı istiyorum.”
     Ardından Başkan Orden’e dönerek devam etti:
     “Size gelince… Siz gözetim altında bulundurulacaksınız. Şunu anlamanızı istiyorum; bire karşı beş, on, hatta yüz kişi öldüreceğiz!”
     Orden, kendinden umulmayan bir sakinlikle karşılık verdi:
     “İşte… Gerçekten geçmişini anımsayabilen bir insan!”
     Lanser, subaylara başka emirler verirken sözünü yarıda kesti ve ağır ağır Başkana doğru dönerek baktı. Bir anda birbirlerini anlayıverdiler. Sonra Albay, omuzlarını dikleştirerek sert bir tavırla;
     “Sadece hiçbir şey hatırlamak istemeyen bir insan!” diye karşılık verip tekrar yarıda kestiği komutlarına döndü.
     “Kasabada ele geçirilen tüm silahlar toplanacak. İtiraz etmeye kalkanları, karşı koyanları yakalayıp getirin. Haydi… Ayak izleri kaybolmadan derhal harekete geçin!”
     Subaylar miğferlerini giydiler, tabancalarını ellerine aldılar ve çıkıp gittiler. Orden, kırık pencereye doğru ilerleyerek hazin bir sesle;
     “Karın tatlı ve serin kokusu…” dedi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz