Beyaz Güvercin

B

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Eski devirlerde Norveç Kralı’nın iki oğlu varmış. Bu genç prensler, çok haşarı, yaramaz ve haylaz çocuklarmış. İkide bir olmadık işler yapar, hem baba ve annelerinin, hem de ülke halkının canlarını sıkarlarmış.
       Bir gün, bu iki kardeş, fırtınalı bir havada sarayın bahçesindeki sandallardan birini çözüp içine atlamış ve denize açılmışlar. Aslında hiçbir amaçları yokmuş. Sadece haylazlık yapmak istiyorlarmış. Gel gör ki, fırtınayla, dalgalı denizle oyun olur mu? Azgın dalgalar küçük sandalı önüne katıp açıklara doğru sürüklemiş. Prens kardeşler ne yapmışlarsa sandalı bir türlü kıyıya yanaştıramamışlar. Bu arada kürekleri de kırılmaz mı? Kalmışlar denizin ortasında…
       Artık kurtulmalarına imkân yokmuş. İki kardeş birbirlerine sokulup dua etmeye başlamışlar. Birden karşılarına, kocaman bir hamur teknesine binmiş bir büyücü kadın çıkmış. Kadın kardeşlere seslenmiş:
       “Küçük prensler, beni dinleyin… Görüyorsunuz ki dalgalar ikinizin de işini bitirmek üzere. Eğer sizi kurtarmazsam denizin dibini boylayacak ve balıklara yem olacaksınız. Ama bana bir konuda söz verirseniz, sizi kurtarırım. Yoksa anne ve babanız ölünüzü bile bulamaz…”
       Kardeşlerden daha büyük olanı karşılık vermiş:
       “Bizi kurtarmana karşılık ne isteyeceksin?”
       “Annenizin sizden sonra doğuracağı ilk oğlan kardeşinizi bana vereceksiniz. Buna söz verirseniz sizi kurtarırım.”
       Küçük prensler, yaramaz ve haylaz çocuklarmış, ama kötü kalpli değillermiş. Büyücünün teklifine şiddetle karşı çıkmışlar:
       “Öyle şey olmaz!” demişler. “Annemizin doğuracağı çocuk bizim kardeşimiz olur. Onu hiç kimseye veremeyiz.”
       Büyücü kadın korkunç bir kahkaha atmış:
       “Arzunuz bilir,” demiş. “Öyleyse etleriniz balıkların karnında, kemikleriniz de suların altında eriyip gidecek!”
       Kardeşler, korkunç dalgalara biraz daha dayanmışlar. Ancak deniz o kadar yükselmiş ki, artık kurtulmaları söz konusu bile olamazmış. Çaresiz kalınca iki prens aralarında şöyle konuşmuşlar:
       “Ne dersin? Büyücünün isteğini kabul edelim mi?”
       “Bilmem ki? Başka çare yok gibi görünüyor…”
       “Belki de annemiz başka çocuk doğurmaz. Ya da kız doğurur…”
       “Elbette… Oğlan doğuracağını kim iddia edebilir?”
       Bu sözlerden sonra, prens kardeşler büyücüye, teklifini kabul ettiklerini bildirmişler. Daha bu sözler ağızlarından çıkar çıkmaz, fırtına şıp diye kesilmiş. Dalgalar küçülmüş; deniz birkaç dakika içinde süt liman oluvermiş. Büyücü hamur teknesi ile prenslerin sandalına yaklaşıp eliyle sandalı bir itmiş… Sandal hemen büyük bir hızla kıyıya doğru, saraylarının bahçesine yanaşıvermiş.
       Beş dakika sonra iki prens, kendilerini sabırsızlık ve merakla bekleyen anne ve babalarına kavuşmuşlar. Tabii ki onlara, büyücüden ve ona verdikleri sözden hiç bahsetmemişler.
       Bir yıl dolmadan, Kraliçe nur topu gibi bir oğlan çocuğu doğurmuş. Küçük prens, günden güne büyümeye başlamış. Çok akıllı, iyi kalpli ve ağırbaşlı bir genç olmuş. Ağabeylerinin uçarılığını ve haylazlıklarını hiç beğenmiyormuş. Ama yine de kendisinden büyük oldukları için, onlara gereken saygıyı gösteriyormuş.
       İki büyük prens, korkuyla büyücünün geleceği zamanı bekliyorlarmış. Büyücü kadın gelirse ne yapacaklarına bir türlü karar veremiyorlarmış.
       Küçük prens on yedi yaşına girdiği gün, korkunç bir fırtına patlamış. Deniz uğuldamaya, dalgalar sahili dövmeye, sular kıyıdaki balıkçı evlerini basmaya başlamış. İşte o gün, sırtında hamur teknesinden yapılmış sandalı olduğu halde büyücü kadın görünmüş.
       “Büyücü dosdoğru iki büyük prensin kaldığı odaya yürümüş. Kapıyı açıp seslenmiş:
       “Bana verdiğiniz sözü unutmadınız değil mi? İşte, kardeşinizi almaya geldim…”
       İki kardeş korkudan karşılık bile verememişler. Büyücü onları bırakıp bu kez küçük prensin odasına gitmiş. Ona demiş ki:
       “Sen doğmadan önce, iki ağabeyini fırtınada boğulmaktan kurtardığım için seni ben alacağım. Benim kölem olacaksın. Ağabeylerinin verdikleri söz böyleydi…”
       Küçük prens karşılık vermiş:
       “Mademki ağabeylerim böyle bir söz vermişler, ben de sizinle gelirim…”
       Böylece, büyücü kadın küçük prensi alıp deniz kıyısına gelmiş. Hamur teknesini suya bırakmış. Prensle birlikte içine girmişler.
       Hamur teknesiyle üç gün üç gece yol aldıktan sonra büyücünün yaşadığı adaya varmışlar. Adanın her tarafı kayalar ve siyah yosunlarla kaplıymış. Üzerinde büyücüden başka hiç kimse yaşamıyormuş.
       Adaya vardıklarının ertesi günü, büyücü prense demiş ki:
       “Bugün senden önemli bir görev isteyeceğim. Şu odada küçük renkli boncuklar var. Boncukları renk renk ayıklayıp iplere dizeceksin. Akşama kadar bu işi bitirirsen, yarın sana daha kolay bir vereceğim. Bitiremezsen, daha ağır bir iş vereceğim. Haydi, başla bakalım…”
       Prens, daha önce buna benzer bir iş yapmamış olduğu için, bir oda dolusu boncuğu ipe dizmenin ne kadar zor bir iş olduğunu bilmiyormuş. Hemen işe başlayıp elinden geldiği kadar çalışmış. Ama güneş batacağı sırada daha işin onda birini bile bitirmemiş olduğunu fark etmiş. Tam bu sırada, pencere camına vurulan küçük darbelerle başını dışarıya çevirmiş. Pencerede beyaz, güzel bir güvercin duruyormuş. Prens gidip pencereyi açınca, kuş hemen içeriye girmiş. Prens, “Ne oluyoruz?” diyecek vakit bulamadan bir de bakmış ki, güvercin küçük pembe gagası ile boncukları alıp alıp iplere diziyor… Kuş o kadar hızlı çalışıyormuş ki, Prens onun hareketlerini gözleri ile takip bile edemiyormuş. Böylece, birkaç dakika içinde, bütün boncuklar renk renk ayrılmış ve iplere dizilmiş. Beyaz güvercin, işini bitirdikten hemen sonra pencereden uçup gitmiş.
       Akşam olup da büyücü kadın gelince, boncukların hepsini hazır görmüş ve sevinmiş:
       “Aferin sana,” demiş. “Sandığımdan daha akıllı ve becerikliymişsin.”
       Ertesi gün, ihtiyar büyücü, prense daha kolay görünen bir görev vermiş.
       Evin kapısı önünde yığılı duran odunları göstermiş:
       “Akşama kadar bu odunları ince ince kesecek ve kibrit çöpü büyüklüğüne gelince hepsini şu duvara dizeceksin,” demiş.
       Büyücü uzaklaşınca genç prens hemen çalışmaya koyulmuş. Kuvvetli kolları ile odunları kısa zamanda parçalamış ve kibrit çöpü büyüklüğünde ufaltmış. Sonra bunları düzgün bir sıra halinde duvarın dibine dizmeye başlamış. Ancak işin en zor tarafı da buymuş. Tam bir sırayı dizip de ikinci sıraya başlayınca, ilk sıraya dizdikleri devriliveriyormuş. Genç adam akşama bir saat kalıncaya kadar çalışmış ama işi bitiremeyeceğini anlamış. İşte tam o sırada beyaz güvercin yeniden gelmiş. Küçük pembe gagasıyla küçük odun parçalarını alıp hızla duvara dizmeye başlamış. O kadar hızlı çalışıyormuş ki, prens onun gagasının hareketlerini bile takip edemiyormuş. Birkaç dakika içinde iş bitmiş.
       Bu kez güvercin uçup gitmeden önce prens onu yakalamış. Elleri arasında tutup biraz sevmiş. Kuş önce prensin avucunda durmaktan hiç çekinmezken birden bire telaşlanarak kaçmak istemiş. Prens incitmemek için onu serbest bırakmış. Tam o sırada büyücü kapıda görünmüş.
       Prensin çalışmasını görüp beğenmiş:
       “Aferin sana,” demiş. “Sandığımdan da daha çalışkanmışsın…”
       Üçüncü gün büyücü prense daha zor bir görev vermiş. Onu alıp samanlığa götürmüş ve demiş ki:
       “Ben doğmadan önce, büyük annem samanların içine altın iğnesini düşürmüş. Akşama kadar bütün bu samanları teker teker dışarı çıkarıp o iğneyi bulacaksın.”
       Büyücü gidince prens kocaman samanlığın kapısına oturup teker teker bütün samanları dışarı atmaya ve altın iğneyi aramaya başlamış. Ama samanlıkta o kadar çok saman varmış ki, sürenin dolmasına bir saat kala prens işini bitirmesine imkân olmadığını anlamış.
       Tam o sırada beyaz güvercin gelmiş. Pembe gagası ile saman çöplerini alıp alıp dışarı atmaya başlamış. O kadar hızlı çalışıyormuş ki, prens onun gagasının kıpırdadığını bile göremiyormuş.
       Birkaç dakika içinde bütün samanlar dışarıya çıkarılmış. Yerde parlayan iğneyi genç prens almış. Güvercini de yakalayıp, becerikli gagasından öpmüş… Ama öper öpmez, güvercin, güvercin olmaktan çıkıp çok güzel bir kız haline girmiş. Kız hemen aceleyle konuşmuş:
       “Kaybedecek zaman yok Prensim,” demiş. “Ben Danimarka Kralı’nın kızıyım. Bu büyücü beni büyü yaparak güvercin kılığına soktu. Size anlatacaklarımı iyi dinlerseniz ikimiz de büyücünün elinden kurtulabiliriz. Biraz sonra büyücü gelince, çalışmanızdan çok memnun olduğunu söyleyecek ve ‘Benden bir dilekte bulunabilirsin’ diyecek. O zaman hemen, ‘Beyaz güvercin haline soktuğunuz Danimarka Prensesi ile evlenmek istiyorum’ deyin. Büyücü beni size vermemek için başka bir beyaz güvercin getirecek. Eğer ayağında mavi bir iplik bağlı değilse, ‘Bunu değil, prensesi istiyorum’ diye ısrar edin. Büyücü karşınıza türlü yaratıklar çıkaracak. Beni de başka şekillere sokarak size gösterecek. Her zaman ayağında mavi iplik bağlı olan yaratığı seçin. Sonunda mecburen evlenmemize razı olacak.”
       Güzel kız bu sözlerini bitirdiği sırada uzaktan büyücünün ayak sesleri duyulmaya başlamış. Kız bir anda tekrar güvercin olup uçup gitmiş.
       Büyücü kadın, gelip de prensin altın iğneyi bulduğunu görünce çok sevinmiş:
       “Aferin sana genç prens,” demiş. “Bu kadar dikkatli olduğunu sanmıyordu. Şimdiye kadar yaptığım üç sınavı da kazandın. Karşılığında benden bir dilekte bulunabilirsin.”
       Genç prens hemen atılmış:
       “Teşekkür ederim,” demiş. “Sizden, beyaz bir güvercin haline soktuğunuz Danimarka Prensesi ile evlenmeme izin vermenizi rica edeceğim.”
       Büyücü kadının kaşları çatılmış. Kızgın bir sesle bağırmış:
       “Olmaz!” demiş. “Başka bir şey iste…”
       Delikanlı hiç istifini bozmadan karşılık vermiş:
       “Eğer bana bırakıyorsanız, Danimarka Prensesini istiyorum. Başka bir şey istemem.”
       Büyücü ter ter tepinmiş. Ayaklarını yere vurmuş. Bağırmış çağırmış. Fakat genç adam isteğinden vazgeçmemiş. Sonunda büyücü razı olmuş gibi görünmüş:
       “Peki, peki…” demiş. “Sana beyaz güvercin kılığına soktuğum prensesle evlenme iznini verdim. İşte bak, güvercin de geldi buraya…”
       Bu sırada havalardan süzülüp gelen beyaz bir güvercini göstermiş. Prens, beyaz güvercini yakalayıp incelemiş. Ayağında mavi iplik parçasını göremeyince de omuz silkmiş:
       “Bu prenses değil,” demiş. “Ben gerçek prensesi istiyorum.”
       Büyücü kadın yine küplere binmiş. Bağırmış çağırmış, fakat prensi kandıramamış. Sonunda ihtiyar bir kadını göstererek;
       “Peki, bunu ister misin?” diye sormuş.
       Prens bir bakışta yaşlı kadının ayağında mavi bir ipin bağlı olduğunu görmüş ve hemen karşılık vermiş:
       “Evet… İsterim…”
       Büyücü hiddetten sararmış, kızarmış, morarmış. Neredeyse çatlayacakmış. Ama sonunda demiş ki:
       “Peki, genç Prens… Kazandın! İşte şurası gelin odanız. Geceyi burada geçirin. Ama unutma ki, sana yalnız Prensesle evlenme izni verdim. Sabah olunca, ikiniz de benim kölem olarak çalışmaya devam edeceksiniz.”
       Bu sözlerini bitirir bitirmez, büyücü prensesi gerçek haline döndürmüş. İkisini de gelin odasına götürmüş ve kapıyı üstlerine kilitlemiş.
       İçeride yalnız kalır kalmaz, prenses prense sokulup fısıltı halinde bir sesle;
       “Büyücü yarın sabah ikimizi de hayvan şekline sokacak,” demiş. “Onun için bu gece kaçmamız gerek. Yatağın içine iki odun parçası bırakacağım. Büyücü gelip kapıdan seslendikçe, bu odun parçaları bizim yerimize konuşup onu yanıltacak. Biz vakit kaybetmeden kaçalım. Yalnız gitmeden önce, sen şu çiçek saksısını ve şu yanar odun parçasını al yanına. Ben de bir bardak su götüreceğim. Kaçarken bunlar bize lazım olacak.”
       Bunları söyledikten sonra, prenses iki odun parçasını seçip yatağın içine yatırmış. Prens çiçek saksısı ile ucu alevli bir odun parçasını eline almış. Prenses de bu bardak su almış. Pencereyi açıp kendilerini dışarı atmışlar. Ama atar atmaz, aynı anda her ikisi de güvercin olup uçmuşlar.
       Bir süre sonra büyücü, gelin odasının kapısına gelip içeri seslenmiş:
       “Huu… İçerde misiniz? Neden hiç sesiniz çıkmıyor? Bir yere kaçmadınız ya?”
       Yatağın içinde duran odun parçaları, dile gelip karşılık vermişler:
       “Elbette buradayız… Nereye gideceğiz…”
       Oysa o sırada prens ve prenses, kanatlarını çırparak olanca güçleri ile kaçıyorlarmış.
       Büyücü kadın, sabaha kadar birkaç defa gelmiş, odun parçaları ile konuşmuş. Ama sabah olup güneş doğduğu halde dışarı çıkmadıklarını görünce, bir omuzda kapıyı kırıp içeri girmiş. Bir de bakmış ki köleleri kaçmış. Hiddetten tepinmiş, sinir krizleri geçirmiş, kendini yerden yere atmış.
       “Nasıl olsa elimden kurtulamayacaksınız küçük budalalar,” demiş. “Sizi yakalayıp kurbağa şekline sokacağım. Ömrünüz boyunca kurbağa olarak yaşayacaksınız.”
       Kocaman burnunu kaldırıp havayı koklamış. Hemen iki gencin ne yöne gittiklerini anlamış; peşlerine düşmüş.
       Bu sırada kanat çırparak kaçmaya çalışan iki güvercin, arada bir başlarını çevirip arkalarına bakıyorlarmış. Bir ara prenses sormuş:
       “Arkadan hızla yaklaşan kara bir bulut kümesi görüyor musun, sevgiyi prens?”
       “Görüyorum, sevgili prenses…”
       “Hemen elindeki çiçek saksısını atıver…”
       Prens saksıyı başının üstünden atmış.
       Bir anda, toprağın üstünde sık ve geniş bir orman belirmiş. Hızla gelen kara bulut, ormanın sık dalları arasından geçememiş; dağılmış.
       Büyücü kadın, yine hiddetle bağırmış, ter ter tepinmiş. Kendini yerden yere atmış. Hemen bir tilki kılığına girip ormana dalmış. Prensle prensesin peşini bırakmamaya kararlıymış.
       Biraz sonra, prenses tekrar sormuş:
       “Geriden hızla yaklaşan bir tilki görüyor musun, sevgili prens?”
       “Evet, görüyorum sevgili prenses…”
       Prenses elinde tuttuğu bardaktaki suyu yere boşaltmış.
       O anda, tilkinin önünde kocaman bir göl belirmiş.
       Büyücü kadın kendini yerden yere atarak bağırmış, tepinmiş. Ama zaman kaybetmemek için hemen bir balık kılığına girmiş; suya dalmış. Prens ile prensesin peşini yine bırakmamış.
       Prenses bir süre sonra yeniden sormuş:
       “Gölde hızla ilerleyen siyah bir balık görüyor musun, sevgili prens?”
       “Görüyorum, sevgili prenses…”
       “Elindeki ateşi suyun içine atıver…”
       Prens ateşi suya atar atmaz, sular kaynamaya, fokur fokur sesler çıkarmaya başlamış. Büyücü böyle bir hile beklemediği için kendini kurtaramamış. Kaynar suyun içinde haşlanmış; bağıra bağıra ölmüş.
       Bir iki saat sonra güvercinler kanat çırparak kıyıya yaklaşmışlar. Norveç Kralı’nın sarayının bahçesine konmuşlar. Bulundukları yerden çevrelerini seyretmeye ve konuşulanları dinlemeye başlamışlar.
       Genç prensin iki ağabeyi, gelip güvercinlerin üstüne konduğu ağacın altında durmuşlar.
       En büyük prens demiş ki:
       “Bütün suç bizde… Hemen gidip büyücüye yalvaralım. Kardeşimizi bağışlasın. Yerine bizi alsın. Köle olarak onun yanında çalışalım.”
       Ortanca prens karşılık vermiş:
       “Haklısın ağabey! Ama büyücüyü nerede bulacağız?”
       “Sandalımıza atlayıp tekrar denize açılalım. Elbet, eninde sonunda buluruz…”
       “Doğru söylüyorsun ağabey! Vakit geçirmeden hemen yola çıkalım. Çünkü küçük kardeşimiz ikimizden de daha akıllı ve kabiliyetli bir prens. Babamız ölünce onun yerine kardeşimiz geçerse, ulusumuz daha mutlu olacak.”
       Böyle söyleşerek prensler kıyıya doğru ilerlemişler. Ama çok uzağa gidememişler. Çünkü tam o sırada, ağaçtaki iki güvercin gözlerine ilişmiş. Güvercinler gagalarını birbirlerine sürer sürmez, çok tuhaf bir şey olmuş. Kardeşleri küçük prens ve yanında çok güzel bir genç kız, birden iki prensin karşısına dikilivermiş.
       Küçük prens demiş ki:
       “Konuştuklarınızı duyduk. Olup bitenlerde sizin hiçbir suçunuz yoktu. Zaten büyücü kadın da öldü; cezasını buldu. Haydi, hep beraber saraya dönelim.”
       İki kardeş o kadar sevinmişler ki, dille anlatılamaz.
       Sevinçle saraya dönmüş ve Kral ile Kraliçe’ye müjdeli haberi ulaştırmışlar.
       İsveç ve Norveç krallıkları, birlikte, kırk gün kırk gece süren bir düğün ve eğlence tertiplemişler. Prens ve Prensesi evlendirmişler. Herkes mutlu olmuş.
       Bu masalı okuyan ve dinleyenler de mutlu olsunlar…

(Norveç Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi