Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 21.15)

D

“Gerekli olan şey sizi korkutsa bile, onu yapmaktan çekinmeyiniz!” 

SURİYE-Halep, Saat 21.15 

       Doğan, tam dokuzu çeyrek geçe, Binbaşı Abdullah Vahap’ın ‘Al-Talal semti, Madin Sokağı’ndaki evinin önündeydi. Eşber’den ayrıldıktan sonra, sokaktan geçen bir taksiyi çevirmiş, önce Malik’in dükkânına uğrayarak pasaportunu bırakmış, daha sonra buraya gelmişti.
       Malik;
       “Pasaportun iki saate kadar hazır olacağını,” söy­lemişti ki, bu da onun ne kadar ciddi ve hızla çalıştığını gösteriyordu.
       Al-Talal semtinin şık bir mahalle olduğu, bi­nalarının görünüşünden anlaşılıyordu. Evler kâgirdi ve hepsinin çatısı aynı cins kiremitle kaplıydı. İçlerinden birçoğunun cephesi, Bizanslılar döneminden kalma mermer oymalara benzer alçı süslemelerle bezenmişti.
       28 numaralı evin de diğerlerinden aşağı kalır tarafı yoktu. Tahtadan özel olarak yapılmış giriş kapısına, arabesk tarzında oymalar işlenmişti. Kapı, yarı açık du­rumdaydı ve dış aydınlatma lambası yanıyordu.
       Doğan, ihtiyatlı davranarak yoluna devam etti. Bahçeyi geçti. Kapının sağ tarafında, üzerinde zil butonlarının bulunduğu panoya kaçamak bir bakışla baktı. Dört zil düğmesinin içindeki madeni plakalarda, dört adet isim yazılıydı. Loş ışıkta üstteki ikisini okuyamadı, biraz duraladı… Sonra tekrar baktı, 1 no.lu dairede, ‘Akbal’ isimli birinin oturduğu anlaşılıyordu. 2 nu­marada, ‘Vahap’ ismini görünce rahatladı.
       Kapıyı avucunun içiyle itip koridorun karanlığına daldı. Çok geçmeden, sağda ve solda, karşılıklı duran iki kapıyı fark etti. Hemen dolmakalem büyüklüğündeki fe­nerini çıkardı. Fenerin, dar ama parlak beyaz ışık veren huzmesi vardı. Soldaki kapının üstünde, sarı pirinçten ‘2’ rakamı yazıyordu.
       Kapıyı şöyle bir yokladı, kilitliydi… Tekrar elini cebine attı. Kilitli kapıların açılması için geliştirilmiş ufak ve ince bir alet çıkararak anahtar deliğine soktu, iki parmağıyla aleti yavaş yavaş çevirdi. Kilidin orijinal şif­resinin oluşturduğu boşluklara denk gelen bilye sistemi, sırayla dışarı çıkmaya ve boşlukları doldurmaya başladı. Altıncı tur sonunda hafif bir gürültü oluştu. Alet, anahtar işlevi görmüş ve dili yuvasından çıkararak kapıyı aç­mıştı.
       Ses çıkarmadan içeriye kayarken, ardından kapıyı kapamayı ihmal etmedi. Doğan şimdi, üç odanın kavşak noktası olduğu anlaşılan kare şeklindeki bir antrede bu­lunuyordu. Keko’nun evinin aksine, ferah, temiz ve iç açıcı bir evdi burası. Mutfağın ve salonun ışıkları her­halde yanık bırakılmıştı. Evde derin bir sessizlik hüküm sürüyor, çıt çıkmıyordu.
       Antrenin bitiminde başlayan kısa koridorun bir ucunda mutfak ve tuvalet, bu tarafta ise üç oda bu­lunuyordu. Salon ise, bütün bunlardan bağımsızdı ve antreden açılan ikinci bir kapıyla geçiliyordu.
       Doğan;
       “Binbaşı, gerçekten zevkli biriymiş, evi çok güzel,” diye düşünmeden edemedi.
       Aslında, yararlı bir şeyler bulabileceğini pek ümit etmiyordu. Sadece evi şöyle bir görmüş ve fikir edinmiş olacaktı. Yine de, sırayla her yeri dolaşmaya ve sis­tematik bir şekilde incelemeye başladı.
       Mutfak, pek kalabalık bir görüntü sergilemiyordu. Yıkanması gereken bir iki parça mutfak malzemesi la­vabonun içine konulmuştu. Çalışmakta olan buzdolabı ise bomboştu. Birkaç su şişesi ve bir tarafta yenilmeyi bekleyen sütlaç benzeri bir tatlı vardı. Karşı duvarda, içinde sadece çatal bıçak takımlarının ve az sayıda cam ve porselen eşyanın yer aldığı alçak bir dolap duruyor, üzerinde boş bir meşrubat şişesi dikkati çekiyordu.
       Odanın birinde, kollukları kromaj kaplı iki koltuk ile içinde otuz kadar kitabın bulunduğu küçük bir kü­tüphane vardı. Kitapların tamamı, Batılı yazarların klasik eserlerinin Arapça çevirisinden oluşmuştu. Kü­tüphanenin bir köşesinde, üzerinde spor mü­sabakalarında verildiğine dair küçük plakalar bulunan çeşitli kupalar yer alıyordu.
       Yatak odası olarak kullanılan odada; çift kişilik bir yatak, başucunda, üzerinde zarif bir gece lambasının bulunduğu çekmeceli bir etajer, karşısında, içinde bir­kaç parça giysinin asılı olduğu gardırop bulunuyordu. Yerde küçük bir kilim vardı. Gerek etajerin, gerekse gardırobun çekmecelerinde, dikkati çeken herhangi bir şey yoktu. Odanın bir duvarında, boyutları oldukça büyük bir boy aynası asılıydı.
       Diğer oda ise boştu. Doğan, araştırmasını sür­dürürken, bulduğu her şeyi inceliyor, duvarları yokluyor, her eşyanın altını üstünü karıştırıyor, bir şeyler bulma ümidi içerisinde dolaşıp duruyordu.
       Son olarak salona geldi. Koltuk takımının üstü beyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Uzun süredir kullanılmadığı anlaşılıyordu. Köşede, üzeri çinilerle iş­lenmiş güzel bir şömine bulunuyordu. Her iki tarafında yer alan ince uzun vazoların içi boştu.
       Duvarın birinde, Renoir’den kopya edilmiş iki tablo asılıydı. Bu da, Abdullah Vahap’ın, Batıya dönük, zevk sahibi biri olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Karşı du­vardaki üçüncü tablo ise orijinaldi. Çölde, buldukları küçük bir suyun başında susuzluklarını gideren bir cey­lan sürüsü resmedilmişti. Tablo, çok canlı renklerle ya­pılmıştı. Ressamın imzası ise okunmuyordu.
       Doğan, bütün çabasının boşa gittiğine ve bu evden herhangi bir ipucu elde edemeyeceğine kanaat getirdiği anda, içinde tuhaf bir hissin uyanmaya başladığını duyumsadı. Sanki bu evde, bir ziyaretçinin gelmesi bekleniyormuş gibi bir hava vardı. Bütün ev bilinmeyen eller tarafından boşaltılmış gibiydi.
       Doğan;
       “Binbaşı Abdullah Vahap’ın Türkiye’ye kaçışının ardından, Suriye istihbaratının elemanları bu evi didik didik etmişlerdir. Ya bulduklarını toplayıp götürdüler ya da benim gibi eli boş döndüler. Görünüşe bakılırsa, son derece profesyonel iş görmüşler,” diye söylendi.
       Saatine baktı. Artık gitme zamanı gelmişti. Ba­kışlarını son bir kez daha salonda gezdirdi. Tam geri dönüp çıkacakken, ufak bir ayrıntı dikkatini çekti. Az önce baktığı ve içinde bir şey bulamadığı konsolun çek­mecelerinden biri aralık kalmıştı. Oysaki her şeyi bul­duğun gibi bırakmak, arama işlevinin temel ku­rallarından biriydi. Çekmeceyi yeniden itti… Gitmedi! Belki de, arkasında takılan bir şey vardı…
       Tekrar denedi, aynı mukavemetle karşılaştı. Bir şey, çekmecenin daha ileri gitmesini engelliyordu. İç­güdüsel bir hareketle, çekmeceyi çekti çıkardı. Eğilip içine baktığında, buruşmuş, ezilmiş, yırtılmaya yüz tut­muş bir karton parçası gördü. Elini uzatıp aldı.
       Bir fotoğraftı bu… Vesikalık resimden büyütülmüş, genç ve güzel bir kadına ait bir fotoğraf! Yirmi-yirmi beş yaşlarında, uzun siyah saçlı, siyah üzüm gözlü, esmer gü­zeli bir kadın, dünyanın en anlamlı gülümsemelerinden biriyle bakıyordu. Fotoğrafın köşesinde, iri harflerle ya­zılmış bir not vardı:

       “A.VAHAP’A HATIRA OLARAK”
       Altındaki imza da kolay okunuyordu:
       “ESMA”

       Doğan kendi kendine,
       “Kim bu kadın?” diye sordu. “Yoksa binbaşının kız kardeşi falan mı? Belki de metresidir…”
       Birden, Abdullah Vahap’ın bekâr olduğunu hatırlayıvermişti.
       Fotoğrafı cebine yerleştirdi. Çekmeceyi yerine taktı. Etrafına göz gezdirdi ve sonra, her şeyi olduğu gibi bırakarak evden ayrıldı.
       Hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken, tesadüfen bulduğu fotoğrafın dışında, olayın çözümlenmesine yardımcı olacak ipuçları konusunda tek bir adım bile ilerleyemediğini düşündü. Sokağın köşesine vardığında, uzak bir mesafeden bir motosikletin çalıştırıldığını duydu.
       “Tırtıl, görevinin başında,” diye mırıldandı. Rahatladı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz