Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 21.45)

D

“Ölüler, canlılar için bir tehlike oluşturmazlar!” 

SURİYE-Halep, Saat 21.45 

       “Ne?” diye bağırdı Hasan Nafi. “Gelen kişinin Keko olduğuna emin misiniz?”
       Her türlü olasılığı kabul edebilirdi, ama bunu asla düşünmemişti. Keko burada, Halep’teydi! Bürodaki nö­betçi memur, adının Selahattin Bekirbeyoğlu olduğunu söyleyen bir kişinin polis refakatinde getirildiğini ve kendisine teslim edildiğini söylüyordu.
       Hasan Nafi;
       “Sakın bir yere gitmesine izin vermeyin, ben şimdi geliyorum,” diyerek telefonu kapattı.
       Neler dönüyordu? Onun Suriye’ye geçmesinin mutlaka önemli bir nedeni olmalıydı! Binbaşı Abdullah Vahap olayını tam istedikleri şekilde sonuçlandırmış, konuşması kendileri için tehlike oluşturacak bir adamı, tam zamanında, bir daha konuşamaz hale sokmuştu. Peki öyleyse, neden Halep’teydi?
       Hasan Nafi, bir taraftan arabasına doğru ilerlerken, diğer taraftan, kapanmış bir dosyanın neden tekrar açıl­dığını kendi kendine soruyordu. Yoksa işler ters mi gitmişti? Keko, bu gibi durumlardan kurtulamayacak kadar tecrübesiz bir eleman mıydı? Ona, ne yapması gerektiğini açıkça bildirmişlerdi; ortalık sakinleşene kadar evinden dışarı çıkmayacak ve gelişmeler hakkında çevresinden bilgi toplayacaktı, o kadar!
       Halep halkı tarafından korku ile seyredilen beş katlı beyaz binanın ana kapısından içeri girerken, hâlâ kafasında oluşan yüzlerce soruya yanıt bulmuş değildi. Hızla merdivenlerden çıkarak, ikinci kattaki odasına girdi. Dahili telefonla, nöbetçi memurunu aradı ve Keko’nun odasına getirilmesini istedi.
       Keko, perişan bir haldeydi. Yüzü gözü, üstü başı toz toprak içindeydi. Çok sefil bir görünüşü vardı. Ba­kışlarına, kurtulmak için son bir çaba daha sarf etmek isteyen suçluların ifadesi hâkimdi.
       Hasan Nafi, direkt olarak;
       “Burada ne arıyorsun?” diye sordu. “Otur… Ve bana neler olduğunu anlat!”
       Keko, kaç yıldır hizmetinde olduğu istihbarat ku­ruluşunun binasında bulunmaktan duyduğu çekinceyi üzerinden atamamıştı.
       “Geldim!” diyebildi sessizce. “Daha doğrusu, gel­mek zorunda kaldım.”
      “Aksi bir olay mı oldu?”
       “Evet!” diye karşılık verdi Keko. Gözleri, söy­lemeye hazırlandığı yalanı ele veren parlaklıkta ışıl ışıl yanmaya başlamıştı.
       “Aslında, anlatacak fazla bir şey yok! Binbaşıyı temizlemekte kullandığım silahı, yok etmesi için ta­nıdığım birine verdim. O da, şehirden çıkmak için uğ­raşırken yakalandı. Sağlam çocuktur, konuşmayacağını biliyorum. Yine de cesaret edemedim, korktum…”
       “Polisler mi yakalamış?”
       “Hayır! Jandarmaya yakalanmış, Alay ko­mutanlığına götürmüşler,”
       “Ne zaman yakalanmış?”
       “Öğle saatlerinde.”
       “Sen nasıl geldin?”
       “Suruç’a geçtim. Tanıdık bir kaçakçıyı bularak an­laştım. Ancak güneş battıktan sonra karşıya geçirebileceğini söyledi. Orda burda vakit geçirdik. Sınırı geçtikten sonra uzunca bir süre yürüdük. Beni bir kam­yona bindirdi. Kamyon Lazkiye’ye gidiyormuş. Halep’ten geçerken beni indirdi.”
       “Bizi nasıl buldun?”
       “Bir polis arabasına sordum. ‘Beni Muhaberata gö­türün. Türkiye’den geldim, onların adamıyım,’ dedim. Önce inanmadılar, sonra seni tarif ettim; ‘Şurasında büyük bir şark çıbanı izi var,’ dedim. O zaman doğru söylediğimi anladılar. ‘Sen Hasan Nafi’nin adamı ol­malısın; nasıl, sana çok para veriyor mu?’ dediler…”
       Hasan Nafi içinden,
       “Salaklar!” diye geçirdi, ama belli etmedi. Keko’ya, devam etmesi için işaret etmekle yetindi.
       “Sonra bir karakola geldik. Oradan telefon ettiler. Karşılarına çıkan kişi ‘Getirin!’ demiş olacak ki, alıp buraya getirdiler.”
       “Anlaşıldı,” dedi Hasan Nafi. “Sen şimdi bir süre beni aşağıda bekle, karnını falan doyursunlar, üstüne de bir şeyler uydursunlar… Sonra yine konuşuruz.”
       Hasan Nafi, Keko’nun kendisine doğruyu söyleyip söylemediğini anlamak için zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bazı şeyleri doğru söylemiş olabilirdi, ama tek bir yalan bile işleri arapsaçına döndürebilir, içinden çıkılamayacak bir hale sokabilirdi. Bu nedenle olumsuz düşünmek zorundaydı.
       Yakalanan şahıs, jandarmaya konuşmuş muydu? Yoksa hâlâ direniyor muydu? Türk gizli servisi acaba olayın farkında mıydı? Farkındaydı elbet! Ya Keko’yu tespit edip peşine düştülerse? Keko’nun, Suriye is­tihbaratının adamı olduğunu tahmin etmekten daha kolay ne olabilirdi ki? Peki, olayı Binbaşı Abdullah Vahap’ın öldürülmesiyle irtibatlandırarak onu ha­bersizce izlemeleri neye yarayacaktı? Her şey kontrollerinin altındaydı ve burası Suriye top­raklarıydı, öyle kolay kolay cirit attırmazlardı adama!
       Birden, kendisinin de Türkiye topraklarında çok dolaştığını hatırladı. Neden olmasındı? Binbaşı Ab­dullah Vahap’ın, sınırı geçtikten sonra ön sorguya alın­dığını biliyordu. Ya o sırada konuşup, söylenmemesi gereken şeyleri söylediyse? Önceleri bunu göze al­mıştı, ama şimdi? Keko aptalının korkup kaçışı her şeyi berbat edebilirdi.
       Dâhili telefona uzandı. Karşısına çıkan görevliye, “Bütün grup elemanlarına haber ver!” dedi. “Şehirdeki otellerde kalanlar tek tek kontrol edilsin. Sokaklarda gördükleri şüpheli şahısları alıp en yakın karakollara teslim etsinler. Tell Abyad grubu sabah için hazır olsun. Kaymakamı şimdiden uyarsınlar. Urfa’ ya gi­decekler… Sonra, Türkiye’den gelen adama da, karnını doyurduktan sonra kalacak bir yer bulalım.”
       Hasan Nafi, bir an için duraladı… Düşündü… Du­daklarında ince bir çizgi belirdi. Aklına şeytani bir fikir gelmişti.
       “Bir ekip onu Binbaşı Abdullah Vahap’ın evinin ya­kınına bıraksın. Adresi söyleyip, anahtarı da versin. Bu gece orada yatsın. Ben yerimde olacağım. Gelişmeler anında bana bildirilsin,” diyerek telefonu ka­pattı.
       İçinden kahkahalar atmak geliyordu. Türk gizli ser­visinin o çokbilmiş ajanlarına öyle bir ders verecekti ki, yıllar boyu yedikleri bu darbeyi unutamayacaklardı.
       “Göreceğiz bakalım,” dedi. “Ali Cengiz oyunu öyle mi oynanır, böyle mi? İster bir kişi olsun, isterse birden fazla… Hepsini teker teker avlayacak, eğer sağ ele geçirirsem derilerini yüzeceğim!”
       Hasan Nafi, artık rahattı. Keko’yu gördüğünde bo­zulan morali yerine gelmişti. Koltuğuna yayıldıkça ya­yıldı. Kendi kendine,
       “Akıllı adamımdır vesselam,” diye söylendi. Onu boşuna mı bu koltuğa oturtmuşlardı!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz