Fındıkkıran Prens

F

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Bundan çok çok önceki zamanlarda, bir kralın çok güzel bir kızı varmış. Prenses o güne kadar evlenmemiş. Birçok prens onunla evlenmek istemişler, ama o çok kibirli olduğu için kimseyi beğenmemiş. Kendine yaraşanı bulamadığını söyleyip duruyormuş.
       Bir gün, kral büyük bir şenlik yapıp, komşu prensleri, kontları, baronları ve markileri bu şenliğe davet etmiş. Davetliler gelmişler; bir salonda tek sıra halinde toplanmışlar. Prenses gelip onlara teker teker bakmış, ama hiçbirini beğenmemiş, her birinde birer ikişer kusur bulmuş; kimine çok şişman, kimine çok zayıf, kimine çok yaşlı, kimine de çok toy demiş.
       Prenses, gelen konuklarla ve özellikle de içlerinden birisi ile açıkça alay etmekten kendini alamamış. Bu prensin burnu şaşılacak derecede aşağı kıvrık, bunun tersine çenesi de o derece yukarı dönükmüş. Bu durumda çenesi ile burnu birbirine öylesine yaklaşıyormuş ki, ikisinin arasında hemen hemen bir fındık kırabilirmiş! Bunun için prenses ona “Fındıkkıran Prens” adını takmış ve onunla alay etmiş.
       Bu sırada babası salona girmiş. Kızının bu halini görünce öfkelenmiş ve ona;
       “Mademki bu kadar alaycısın, istesen de istemesen de, seni sarayın kapısını çalacak olan ilk dilenci ile evlendireceğim,” demiş.
       Ertesi gün, kral pencereden dışarıya bakarken, sarayın önünde şarkı söyleyen bir dilenci görmüş, ona seslenerek;
       “Gel, içeri gir dostum,” demiş.
       Dilenci saraya girmiş; elbisesi yırtık pırtık ve pislik içinde imiş. Kral ona;
       “Şarkınızı çok sevdim, beni mest ettiniz. Bunun için kızımı size vermek istiyorum,” demiş.
       Prenses, ümitsizlik içinde ne yapacağını bilemiyormuş. Ama ister istemez boyun eğmiş, razı olmuş. Böylelikle bir dilencinin karısı olmuş.
       Düğünden sonra, kral kızına;
       “Kocan nereye giderse sen de ardından git, bir dilencinin sarayda yeri yok,” demiş.
       Kocası ile uzun bir süre yürüdükten sonra, ulu ve güzel bir ormandan geçerlerken prenses sormuş:
       “Bu orman kimin acaba?”
       “Bu orman, şu otlaklar ve civardaki bütün çiftlikler Fındıkkıran Prens’in,” diye yanıt vermiş kocası.
       O zaman prenses onunla evlenmeyip, bu pis dilenci ile evlendiğine pişman olmuş, üzülmüş ve yana yakıla ağlamaya başlamış.
       Birkaç gün sonra, büyük bir şehrin önüne varmışlar. Prenses yine sormuş:
       “Bu şirin şehir kimin acaba?”
       “Fındıkkıran Prens’in. Şayet onunla evlenseydin senin olacaktı,” demiş kocası.
       Prenses;
       “Ah! Ne ettim de onunla evlenmedim,” demiş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış.
       Dilenci, prensesi pis ve ahırdan farksız bir kulübeye getirmiş, yerleştirmiş. Çok fakir olduklarından, prenses para kazanmak için pazara çanak çömlek satmaya gidiyormuş. Günleri hep üzüntü içinde geçiyor, her gece sabahlara kadar ağlayıp duruyormuş.
       Bir gün, pazar yerinde, her zamanki köşesine oturmuş satış yapıyormuş. Bir süvari, atını dörtnala sürüp, çanak çömleğin tam ortasından geçmiş ve hepsini tuzla buz etmiş. Zavallı kadın ne yapacağını şaşırmış.
       Akşamleyin, ağlaya ağlaya pazardan evine dönerken, bir ağacın arkasına saklanmış Fındıkkıran Prens de onu bekliyormuş.
       Bütün çanak çömleği paramparça eden süvari aslında kendisi imiş.
       Prenses tam ağacın yanından geçerken;
       “Bırakın ağlamayı artık, silin gözünüzün yaşını. Bu ceza yeter size. Kaldırın başınızı, yüzünüzü göreyim,” demiş.
       Prenses başını kaldırmış… Karşısındaki, dilenci kocasından başkası değilmiş. Fındıkkıran Prens, uzun zamandan beri, bütün kusurlarına rağmen prensesi seviyor ve ondan vazgeçmek istemiyormuş. Onunla evlenebilmek için dilenci kıyafetine girmişmiş.
       Prenses de, o zamana kadar ne kadar hatalı ve yanlış düşünce ve davranış içinde bulunduğunu anlamış ve kocasına sevgiyle sarılmış. Her ikisi de uzun yıllar süresince mutlu yaşamışlar, topraklarında yaşayan insanlara iyi birer örnek olmuşlar…

(Grimm Kardeşler-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi