Ay Battı – The Moon ıs Down (5)

A

Beşinci Bölüm

     Günler, haftalar yavaş yavaş geçti, hatta aylar geçti. Kar yağdı, eridi; yağdı, gene eridi; sonunda yağdı ve olduğu yerde kaldı. Küçük kasaba evlerinin damlarının tepesinde, bembeyaz çanlar, şapkalar, türlü şekiller belirdi. Kapıların önündeki kar yığınları arasında derin yarıklar oluştu. Limana boş gelen kömür tekneleri dolu dönüyorlardı ama kömürün madenden ne güçlüklerle çıkartıldığını kimseler bilemezdi.
     En iyi maden işçileri bile hatalı iş görüyorlardı. Beceriksizleşmişlerdi, yavaş çalışıyorlardı. Makineler bozuluyor, tamirleri uzun sürüyordu. Esaret altındaki kasaba halkı, sakin, sessiz, sabırlı bir intikam arzusuna bürünmüşlerdi. Düşmana yardım eden vatan hainleri bile –ki bunların çoğunluğu, daha iyi bir devlet şekli ve daha mükemmel bir yaşam tarzına kavuşacaklarını ümit edenlerdi- boyun eğdikleri yönetimde aradıkları güvenliği bulamaz oldular. Bir zamanlar dost diye nitelendirdikleri bu insanlar, kendilerine buz gibi gözlerle bakıyor ve tek kelime konuşmuyorlardı.
     Havada, dönüp dolaşan, pusuda bekleyen bir ölüm korkusu vardı. Küçük kasabayı ülkenin diğer köşelerine bağlayan, dağlara doğru uzayıp giden demiryolu hattında da sık sık kazalar oluyordu. Dağlardan büyük kar kümeleri yuvarlanıyor, tren hatlarını tıkıyor, dağıtıyordu. Rayları kontrol etmeden trenin kalkışına izin verilmiyordu. İbret olsun diye halk kurşuna diziliyor, yine de durum değişmiyordu. Tek tük, birkaç genç bir araya gelip İngiltere’ye kaçıyordu. Arada sırada İngiliz uçakları kömür madenini bombalayıp hasara neden oluyor, bu arada düşmanlarının yanı sıra dostları da ölüyordu. Bombalamanın bir faydasının olmadığı açıktı.
     Kış soğuğu bastırdıkça, halkın nefreti gitgide artıyordu. Yiyecek bile sınırlı veriliyordu. İtaatkâr olanlara, yönetime boyun eğenlere yemek veriliyor, diğerleri ise bundan mahrum kalıyorlardı. Sonunda, dayanamayan halk boyun eğmek zorunda kaldı. Öyle bir an geldi ki, yiyecek sınırlaması tamamen kalktı; çünkü işçiler aç karnına çalışamaz olmuşlardı. Bunları gören halkın, gözlerindeki kuru ifadenin altına, derin ve için için kaynayan bir nefret duygusu yerleşti.
     Düşman da huzursuzluk içindeydi. Askerler kendi aralarında yapayalnız kaldılar. Başıboş dolaşmaya gelmiyordu. Biri biraz dikkatsiz davransa, hemen ortadan kayboluveriyor, cesedi çok sonra karların altından çıkarılıyordu. Tek başına kadın peşinde koşanlar, yalnız başına içki içmeye kalkanlar da aynı sondan kurtulamıyordu. Düşman askerleri, ancak aralarında memleket havası söylüyorlar, ancak kendi aralarında oyunlar oynuyorlardı. Çoğu zaman bu hava ve oyunlar birden duruyor, yerini hazin sıla türküleri alıyordu. Dostlarından, akrabalarından, kendilerini sevenlerden söz açıyorlar, uzaktan da olsa duyumsayacakları bir sıcaklık ve bir sevgi arıyorlardı.
     İnsanoğlu, ancak günün birkaç saatinde ya da yılın birkaç ayında asker olabilir. Sonra tekrar insan olmak ister; kadın ister, içki ister, müzik ister, gülmek eğlenmek, rahatlamak ister. Bunlar elinden alınınca da, hasret dayanılmaz olur.
     Askerler, evlerini, ocaklarını aramaya başladılar. İşgal ettikleri yerden nefret eder oldular. Halka ters muamele ettiler, ters muamele gördüler. Askerlerin içinde sinsi bir korku yeşermeye başladı. Bu halin bitip tükenmeyeceğinden, vatanlarına, evlerine dönüp huzura kavuşamayacaklarından, gün gelecek yaban tavşanı gibi dağlarda kovalanacaklarından korkmaya başladılar. Esir aldıkları halkın nefreti sönmek bilmiyordu. Nöbetçiler, devriyeler, bir yerde ışık görüp kahkaha sesleri işittiklerinde, içleri yanarak hemen koşup yaklaşıyorlar, ama onlar gelir gelmez kahkahalar kesiliyor, sıcaklık ve samimiyet kayboluyor, halk soğuk, lanet ve aksi bir hal alıyordu. Askerler, aşçı dükkânlarından sıcak yemek kokusunu aldıklarında, hemen içeri girip ısmarlıyorlar, ancak istedikleri yemek, ya soğuk geliyor, ya da biberi tuzu fazla oluyordu.
     Askerler, gazetelerdeki memleket haberleriyle diğer işgal bölgelerindeki haberleri okuyorlardı. Hepsi de güzel, ümit vadeden haberlerdi. İlk önce inandıkları bu haberlere, daha sonra inanmaz oldular. Hepsinin içini bir korku sarmıştı; “Evimiz ocağımız çökse bize duyurmayacaklar, duyduğumuz zaman da iş işten geçmiş olacak. Kasaba halkı bizi sağ çıkarmaz buradan… Hepimizi teker teker öldürecekler…” Belçika’dan, Rusya’dan geri çekilen askerlerin akıbetlerini onlar da duymuşlardı. Biraz daha kültürlü olanlar, Napolyon ordularının o hazin ve korkunç Moskova çekilişini anımsıyorlardı. Askerler korku içinde yol bulmaya çalışırken, her köylünün çapası, baltası kan kokarmış… Karın altı parçalanmış, kokmuş cesetlerle doluymuş…
     Ne zaman biraz rahatlasalar, kendilerini bırakıverseler ya da uykuyu fazla kaçıracak olsalar, burada da durumun değişmeyeceğini, aynı olacağını düşünüyorlar, uykuları kaçıyor, sinirleri bozuluyordu. Sordukları sorulara subaylar yanıt vermiyorlardı, çünkü ne yanıt vereceklerini bilmiyorlardı. Kendilerine bir şey söylenemez olmuştu. Memleketten gelen haberlere de artık inanmaz olmuşlardı.
     Sonunda, galip mağluptan korkar oldu. Sinirleri bozuldu; geceleri gölgelere ateş etmeye başladılar. Soğuk ve tatsız bir sessizlik peşlerini bırakmıyordu. Bir haftada üç er delirdi. Gece gündüz ağladılar; sonunda geri gönderildiler. Başkaları da delirirdi ama, delirenlerin acıma duygusuyla öldürüldüklerini duymuşlardı, vazgeçtiler. Ölümün ne demek olduğunu düşünmek bile istemiyorlardı. Dinlenirken içlerini korku bürüyor, mahzunlaşıyorlar… Nöbette iken yine içlerini korku bürüyor, hainleşiyorlardı.
     Yıl tükeniyor, geceler uzuyordu. Neredeyse saat 3’te hava kararıyor, ertesi sabah 9’a kadar gün doğmuyordu. Karların üstünde artık neşeli ışıkların parıltıları görülmez olmuştu. Uçaklardan korunmak için karartma yapılıyordu. Yine de, İngiliz bombardıman uçakları geldiğinde, maden yakınında elinde lamba taşıyan bir adam peyda oluyordu. Lamba taşıyan adam olsun ya da fenerle işaret veren kız olsun, vurup öldürüyorlardı ama bunun bir yararı olmuyordu. İnsan öldürmekle hiçbir şeyin önüne geçilemiyordu.
     Subaylar, erlere örnek olmaları gerektiğinden, biraz daha soğukkanlı davranabiliyorlardı, çünkü daha iyi ve daha uzun süre talim terbiye görmüşlerdi. Biraz daha iyi düşünebiliyorlardı, çünkü sorumlulukları vardı. Fakat benzer korkular, hatta daha da fazla olarak, onların da yüreklerine yerleşmiş, aynı arzular dillerini kanatır olmuştu. Üstelik subaylar iki taraflı bir baskı altındaydılar. Halk hata bulmak için, erler de zaaf belirtisi görmek için, her an, her dakika onları tetkik ediyordu. Sinir ve gerginlikten bitik haldeydiler. Büyük bir sinir savaşımı veriyorlardı. Her iki tarafın da, karşısındakinin nasıl bir hamle yapacağını kestirmesi mümkün değildi.
     Belediye Konağı’nın üst odasında, rahat ve huzur denilen şey kalmamıştı. Camlara kara kara kâğıtlar yapıştırılmış, odanın dört bir köşesi kıymetli malzemeyle dolmuştu; el değmemesi gereken aletler, ilk yardım malzemeleri, ilaçlar… Odadaki disiplin ise eskisine nazaran çok gevşemişti. Sanki bu gevşeklik olmasa, makinenin çarkları aniden duracakmış gibi bir hisle hareket ediyorlardı. Masanın üstündeki iki gaz lambası, keskin ve parlak bir ışık yayıyor, duvarlarda koca koca gölgeler oluşturuyordu. Yanarken çıkardıkları sinsi gürültü, odanın her tarafından duyuluyordu.
     Binbaşı Hunter işine devam ediyordu. Resim tahtası, her zamanki gibi kurulu durumdaydı. Çünkü bombalar, yaptığı her işi aynı hızla silip süpürüyordu. Binbaşının ise buna üzüldüğü yoktu; ona kalırsa inşa etmek hayat demekti, canlılık demekti. Bu kasabada ise, istediğinden de fazla inşaat işi vardı. Lambasını arkasına yerleştirip resim tahtasının başına geçiyor, (T) cetveli bir inip bir çıkıyor, mürekkep kalemi dur durak bilmiyordu.
     Teğmen Prackle’ın omuzu ve kolu hâlâ sargıdaydı. Masanın başına kurulmuş resimli bir dergiyi karıştırıyordu. Masanın diğer ucunda, Teğmen Tonder mektup yazıyordu. Kalemini havada tutuyor, arada bir gözlerini kaldırıp tavana dikiyor, mektubuna ekleyecek kelimeler arıyordu.
     Prackle, derginin sayfalarını çevirerek;
     “Gözlerimi kapattığımda, şu sokaktaki tüm dükkânlar hayalimde canlanıyor,” dedi.
     Hunter işine devam ediyor, Tonder mektubuna bulduğu birkaç kelimeyi daha ekliyordu.
     Prackle konuşmaya devam etti:
     “Tam da şuranın arkasında bir lokanta vardır. Resimde görünmüyor… Adı Burden lokantasıdır.”
     Hunter başını kaldırmadı, sadece;
     “O lokantayı bilirim,” dedi. “Kızartmaları iyidir.”
     “Elbette… Bütün yemekleri iyidir. Fena yemek vermezler zaten. Hele kahvesi…”
     Tonder mektubundan başını kaldırıp söze karıştı:
     “Artık ne kahve, ne de kızartma bulabilirsin!”
     “Onu bilmem ama eskiden bulunurdu. İlerde yine yaparlar. Bir de… Güzel bir garson kız vardı…”
     Sağlam koluyla, kızın vücut hatlarını çizerek;
     “Sarışın… Nah böyle!”
     Yeniden dergiye bakmaya başladı.
     “Garip gözleri vardı. Şey… Yani, sanki gülüyormuş ya da ağlıyormuş gibi buğulu gözleri vardı.”
     Gözlerini tavana dikti, sonra hafif bir sesle devam etti:
     “Bir keresinde beraber gezmeye gitmiştik. Nefis bir kızdı. Ne diye daha sık uğramazdım bilmem? Acaba hâlâ orada mıdır?”
     Tonder, karamsar bir tavırla;
     “Hiç sanmam!” dedi. “Herhalde bir fabrikada çalışıyordur.”
     Prackle güldü:
     “İnşallah kızları da karneye bağlamamışlardır!”
     Tonder;
     “Ne olur bağlasalar sanki?” diye sordu.
     Prackle ona doğru eğilerek;
     “Kızlarla aran pek hoş değil galiba?” diye yanıt verdi.
     “Pek hoş değil! Yerine göre kızlardan hoşlanırım. Ama hayatımın her safhasında kızlarla beraber olmak istemem doğrusu!”
     “Bana kalırsa, insanın her anında, aklında, fikrinde kızlar yer almalı…”
     Tonder konuyu değiştirmeye çalıştı:
     “Bu Allah’ın belası lambalar sinirime dokunuyor. Binbaşım, dinamoyu ne zaman onaracaksınız?”
     Binbaşı Hunter, ağır ağır başını kaldırarak yanıt verdi:
     “Şimdiye kadar bitmesi gerekirdi. Becerikli işçiler çalışıyor. Muhafız sayısını arttırmam gerekecek galiba.”
     “Dinamoyu bozan herifi yakaladınız mı?”
     “Beş kişiden biri… Beşini de yakalattım.”
     Alaylı tavırla devam etti:
     “İnsan yöntemini bilirse, dinamo bozmak o kadar kolay ki! Biraz kayışını gerersen kendi kendine bozulur. Şimdiye kadar cereyan gelmiş olmalıydı!”
     Prackle dergiye bakarak;
     “Süremiz acaba ne zaman dolacak?” dedi. “Ne zaman memlekete dönebileceğiz? Binbaşım, eve dönüp biraz dinlenmek istemez miydiniz?”
     Binbaşı başını kaldırdı. Yüzünden derin bir ümitsizlik okunuyordu.
     “Elbette!” dedi. Sonra kendini toplayarak devam etti:
     “Şu yan hattı tam dört defa yaptım. Ne diye hep aynı nokta bombalanıyor anlamıyorum. Bu hattan bıktım usandım artık. Açılan çatlaklar nedeniyle her seferinde yön değiştirmek zorunda kalıyorum. Yarıkları doldurmaya zamanımız yok… Her yer tam anlamıyla donmuş. Yapılacak o kadar çok iş var ki!”
     O esnada cereyan geldi, lambalar yandı. Tonder, derhal uzanıp masanın üzerindeki gaz lambalarını söndürdü. Odadaki sinsi ses birden kayboldu.
     Tonder;
     “Aman… Allah’a şükür!” dedi. “Bu acayip ses sinirimi bozuyordu.”
     Sonra, yazdığı mektubu özenle katlayarak devam etti:
     “Mektuplar neden bu kadar seyrek geliyor anlamıyorum; iki haftada sadece tek bir mektup aldım.”
     Prackle;
     “Kimse sana yazmıyordur da ondan,” dedi.
     “Belki!”
     Tonder, Binbaşı Hunter’a dönerek devam etti:
     “Memlekette bir şey olduğunda bize bildirirler mi acaba? Yani, kötü bir olay olursa… Biri falan ölürse?”
     “Bilmem!”
     “Şu Allah’ın belası yerden bir kurtulabilsem!”
     Prackle söze karışarak;
     “Hani savaştan sonra buraya yerleşmek istiyordun?” diye sordu.
     Ardından, Tonder’i taklit ederek konuşmasını sürdürdü:
     “Dört beş tarla bir araya getirilince güzel bir çiftlik olur… Böyle dememiş miydin Tonder ha? Hoş, şirin insanlar, güzel çimenler, geyikler, minik çocuklar… Bunları istemiyor muydun, Teğmen?”
     Prackle konuşurken, Tonder’in eli kucağına düşüvermişti. Birden ellerini şakaklarına bastırarak heyecanla konuşmaya başladı:
     “Sus Allah aşkına! Böyle konuşma! Buranın insanları… lânet olasıca, musibet insanlar! Soğuk insanlar… Adamın yüzüne bile bakmıyorlar!”
     Hafif bir ürperti içinde devam etti:
     “Ağızlarını açmıyorlar… Ölü gibi yanıt veriyorlar. Kızları buz gibi! Ve… Ve bu insanlar itaat de ediyorlar!”
     Kapı hafifçe vuruldu. Kömür tenekesi elinde, Joseph içeri girdi. Sessizce odanın içinde yürüdükten sonra, kömür kabını o kadar hafif bir şekilde yere koydu ki, hiç kimse bir ses duymadı. Kimseye bakmadan geri döndü ve kapıya doğru ilerledi.
     Prackle;
     “Joseph!” diye seslendi.
     Joseph yanıt vermeden geri döndü. Teğmenin yüzüne bakmıyordu. Hafifçe eğilerek bekledi.
     Prackle yine bağırarak konuştu:
     “Joseph, şarap ya da konyak var mı?”
     Joseph başını salladı.
     Tonder, öfkeden delirmiş gibi yerinden fırlayarak haykırdı:
     “Yanıt versene domuz herif! Ağzını aç ta yanıt ver!”
     Joseph, başını kaldırmadan monoton bir sesle yanıt verdi:
     “Hayır efendim, şarap yok!”
     Tonder hırsla sordu:
     “Konyak da mı yok?”
     Joseph önüne baktı. Yine monoton bir sesle konuşarak;
     “Konyak da yok, efendim!” dedi.
     Hiç kıpırdamadan duruyordu.
     “Ne istiyorsun?”
     “Gitmek istiyorum, efendim!”
     “Git öyleyse Allah’ın belâsı!”
     Joseph sessizce kapıdan çıktıktan sonra, Tonder cebinden bir mendil çıkarıp yüzünü sildi. Binbaşı Hunter başını kaldırarak;
     “Bu kadar çabuk mağlup olmamalıydın!” dedi.
     Tonder yerine oturdu. Başını ellerine dayadı. Kırık bir sesle;
     “Ben de bir kız istiyorum,” dedi. “Eve dönmek istiyorum. Bir sevgili istiyorum. Kasabada bir kız var… Güzel bir kız. Her zaman karşıma çıkıyor. Sarı saçları var. Hırdavatçı dükkânının yanında oturuyor. O kızı istiyorum…”
     Prackle;
     “Kendini tut!” dedi. “Sinirlerine hakim ol!”
     O anda ışıklar sönüverdi; oda karanlığa büründü. Kibrit çakılıp lamba yakılırken, Binbaşı konuşmaya başladı:
     “Hepsini ele geçirdim sanıyordum; biri kaçmış anlaşılan. Her dakika dinamonun başına koşamam ya! Güvenilir nöbetçiler koymuştum…”
     Tonder, ilkin gaz lambalarından birini, az sonra diğerini yaktı. Hunter, Tonder’e yönelik sert bir sesle;
     “Teğmen!” diye seslendi. “Konuşacaksan bizimle konuş. Düşman böyle konuştuğunu duymasın. Sinirlerimizin bozulduğunu duymak, onların ekmeğine yağ sürer. Bir daha böyle konuşmayın yanlarında!”
     Tonder tekrar oturdu. Lambanın ışığı gözlerinin içine giriyordu. Eski sinsi ses yine odayı kaplamıştı.
     “İşte!” dedi. “Sağımız solumuz, her tarafımız düşmanla dolu. Her erkek, her kadın, hatta her çocuk bize düşman! Dört bir yanımızı kapladılar. Kapıların ardından bizi gözetliyorlar. Perdelerin arkasında bembeyaz suratlar sesimizi dinliyor. Hepsini yendik; her yerde kazandık. Onlar da itaat ediyorlar… Ve bekliyorlar. Dünyanın yarısı bizim oldu. Başka yerlerde de durum böyle mi, Binbaşım?”
     Hunter;
     “Bilmem!” diye yanıt verdi.
     Tonder;
     “İşte…” dedi. “Bilmiyoruz… Raporlar, elimize ulaşan tüm haberler… İşgal ettiğimiz ülkeler askerlerimizi övüyor, yeni kurulan düzeni göklere çıkarıyor…
     Sesi değişmiş, giderek daha yumuşak bir hal almaya başlamıştı.
     “Raporlarda bizden nasıl söz ediyorlar? Övüldüğümüzü, sevildiğimizi, yolumuza çiçekler döşendiğini mi yazıyorlar? Ya karların altında bekleyen şu musibet insanlar?”
     Hunter;
     “İçini döktün, bari rahatladın mı?” diye sordu.
     Prackle, sağlam olan koluyla masayı hafif hafif yumrukluyordu.
     “Böyle konuşmaması gerekir,” dedi. Duygularını içinde saklamalı. Madem asker olmuş, bari iyi bir asker olmaya çalışsın.”
     Kapı yavaşça açıldı, Loft içeri girdi. Miğferinde, omuzlarında birikmiş kar vardı. Burnunun ucu soğuktan kıpkırmızı olmuştu. Yakasını kulaklarına kadar kaldırmıştı. Miğferini çıkarırken karlar yere döküldü. Omuzlarını silkeledi.
     “Ne zor iş!” diye söylendi.
     Hunter sordu:
     “Yeni bir patırtı mı oldu?”
     “Ne zaman patırtı yok ki? Sizin dinamoyu yine halletmişler. Neyse ki madeni biraz yoluna koydum.”
     “Ne oldu?”
     “Her zamanki belâ; işlerin aksaması ve yeni hasarlar. Bu kez tahribatı yapan herifi yakaladım ve temizledim. Galiba artık işin çaresini buldum, Binbaşım! Az önce aklıma geldi. Her işçiden belirli bir miktar kömür çıkarmasını isteyeceğim. Herifleri aç bırakırsam çalışamazlar. Ancak başka bir önlem daha alacağım; kömür çıkarmazlarsa ailelerine yiyecek vermeyeceğim. İşçileri madende doyuracağız. Bu durumda, kendi yiyeceklerini evde paylaşamayacaklar. Ya çalışırlar, ya da çoluk çocuk hep birlikte aç kalırlar. Biraz önce kendilerine de söyledim…”
     “Ne dediler?”
     Gözleri sinirden kısılmış olan Loft yanıt verdi:
     “Ne mi dediler? Her zaman dedikleri şeyi… Yani hiç! Hiçbir şey demediler! Ama bundan sonra kömür çıkarmasınlar da görelim!”
     Kaputunu çıkarıp silkeledi. Gözü kapıya iliştiğinde, bir iki parmak aralık olduğunu fark etti. Sessizce ilerleyip kapıyı açtı, bakındı ve sonra tekrar kapattı.
     “Girdiğimde kapadım sanıyordum.”
     Hunter;
     “Kapatmıştın,” dedi.
     Prackle hâlâ derginin sayfalarını çevirmeye devam ediyordu. Sesi tekrar eski normal halini almıştı.
     “Şunlar doğuda kullandığımız büyük tüfeklermiş… Hiç görmemiştim. Siz görmüş müydünüz, Yüzbaşım?” diye sordu.
     “Evet… Hatta ateş edilirken de gördüm. Olağanüstü şeyler; karşı koymak olanaksız!”
     Tonder;
     “Yüzbaşım!” dedi. “Memleketten haber alıyor musunuz?”
     “Sık sık!”
     “İşler yolunda gidiyor muymuş?”
     “Fevkalade… Ordularımız her yerde ilerliyor!”
     “İngilizler henüz yenilmediler mi?”
     “Her tarafta yeniliyorlar.”
     “Ama hâlâ savaşıyorlar…”
     “Bir iki hava saldırısından başka bir şey yaptıkları yok!”
     “Ya Ruslar?”
     “Çoktan işleri bitti!”
     Tonder ısrarla sordu:
     “Ama hâlâ dövüşüyorlar, değil mi?”
     “Biraz çabalıyorlar o kadar!”
     Tonder;
     “Öyleyse savaşı kazandık demektir, değil mi Yüzbaşım?” diye sordu.
     “Evet, kazandık!”
     Tonder, dikkatle Yüzbaşıya bakarak sordu:
     “Bütün bunlara inanıyorsunuz, değil mi Yüzbaşım?”
     Prackle söze karışarak;
     “Açtırmayın şunun çenesini!” diye seslendi.
     Loft, ters ters Tonder’e bakarak karşılık verdi:
     “Ne demek istediğini anlamıyorum, Teğmen?”
     “Şunu demek istiyorum: Yakında vatana döneriz artık değil mi?”
     Hunter;
     “Organizasyon dönemi uzun sürer,” dedi. “Yeni bir uygulama tek bir günde yerine getirilemez ki!”
     Tonder;
     “Belki de bir ömür boyu sürer,” dedi.
     Prackle, tekrar söze karıştı:
     “Şunun çenesini açtırmasanıza!”
     Loft, Tonder’e yaklaşarak;
     “Teğmen!” dedi. “Sorularınızın tarzını beğenmedim. Şüpheyle yaklaşmanız hoşuma gitmedi.”
     Hunter;
     “Çocuğa yüklenme Loft,” dedi. “Çok yorgun… Hepimiz yorgunuz!”
     “Ben de yorgunum ama haince fikirler sokmuyorum kafama!”
     “Sana, oğlanı boş yere itham etme dedim ya! Albay nerede biliyor musun?”
     “Raporunu hazırlamakla meşgul… Takviye isteyecek; iş umduğumuzdan da önemliymiş!”
     Prackle heyecanla sordu:
     “Acaba takviye gücünü temin edebilecek mi?”
     “Ne bileyim ben!”
     Tonder güldü:
     “Takviye ha?”
     Sonra hafif bir sesle ekledi:
     “Belki değiştirme birliği istiyordur. Belki de, bir süre sonra memlekete dönebiliriz.”
     Gülerek konuşmasını sürdürdü:
     “Belki yine sokaklarda dolaşabilirim; gelip geçenler ‘Merhaba, Teğmen!’ derler. Beni memnun ederler, ben de onları memnun ederim. Çevremizde dostlar olur; içime korku girmeden arkamı dönebilirim…”
     Prackle;
     “Yine başlamasana!” diye seslendi. “Sakın çenen tekrar açılmasın!”
     Loft nefret içinde yanıt verdi:
     “Yeterli belâ var zaten başımızda… Bir de deliyle mi uğraşacağız?”
     “Yerimize başkaları mı gelecek dediniz?”
     “Öyle bir şey demedim!”
     “Ama… Belki gelir demiştiniz!”
     “Bilmiyorum demiştim! Bana bak Teğmen; dünyanın yarısını işgal ettik. Bir süre uğraşıp didinip o yerlerin düzenini sağlamalıyız. Bundan haberin var mı?”
     “Ya öbür yarısı?”
     “Bir süre yok yere dövüşecekler!”
     “O zaman, dünyanın dört bir yanına dağılmamız gerek!”
     “Bir süre için…”
     Prackle sinirli bir tavırla;
     “Şunu sustursanız ne iyi olurdu,” dedi. “Bir yere kilitleyiverseniz. Konuşturmayın böyle!”
     Tonder, mendilini çıkarıp burnunu sildi. Bir süre, sanki gerçekten çıldırmış gibi konuştu:
     “Garip bir rüya gördüm. Rüya olsa gerek… Belki de sadece düşünüyordum. Belki de hem gerçek, hem de rüyadır…”
     Prackle;
     “Susturun şunu, Yüzbaşım!” dedi.
     Tonder devam etti:
     “Yüzbaşım, biz burayı işgal ettik mi?”
     “Elbette!”
     Tonder’in gülüşü bir deli kahkahasını andırıyordu:
     “Galibiz, ama korkuyoruz. Galibiz, ama kuşatılmış durumdayız!”
     Kahkahası artık tiz perdeden çıkmaya başlamıştı:
     “Bir rüya gördüm, ya da aklımdan geçirdim. Karın altında, kapılarda kapkara suratlar, perdelerin arkasında buz gibi yüzler vardı. Belki gerçek… Belki rüya!”
     Prackle;
     “Susturun şunu!” diye bağırdı.
     Tonder devam etti:
     “Rüyamda, Önder’in delirdiğini gördüm!”
     Loft’la Hunter gülmeye başladılar.
     Loft;
     “Düşman, Önder’in ne kadar deli olduğunu anladı,” dedi. “Bunu memlekete yazmalıyım; gazeteler mutlaka basarlar. Düşman, Önder’in ne kadar deli olduğunu anlamış!”
     Tonder hâlâ gülüyordu:
     “Zaferden zafere… Hayat baldan tatlı!”
     Kahkahaları gırtlağına düğümlenmişti. Mendiliyle ağzını örterek öksürmeye başladı.
     “Belki Önder delirmiştir. Sinekler de, sinek kâğıdını işgal ettiklerini sanırlar. Sinekler… İki yüz mil daha kâğıt fethetmişler!”
     Kahkahaları gitgide deli çığlığını andırmaya başlamıştı. Prackle, sağlam koluyla arkadaşını sürekli dürtüyordu:
     “Sussana… Tut çeneni! Ne hakla böyle konuşuyorsun?”
     Yavaş yavaş Yüzbaşı Loft, bu kahkahaların normal insan gülüşleri olmadığını anlamıştı. Teğmenin yanına yaklaşarak suratına bir tokat attı.
     “Teğmen Tonder! Sus artık!”
     Tonder hâlâ gülüyordu. Loft, sağlı sollu yeniden tokatladı:
     “Sus artık, Teğmen!” dedi. “Beni işitiyor musun?”
     Tonder’in kahkahaları birdenbire kesilmişti. Odada, gaz lambalarının o sinsi sesinden başka bir ses duyulmuyordu.
     Tonder şaşkın şaşkın eline baktı. Sonra elini kızarmış yüzüne götürdü. Tekrar eline baktı. Sonra, başını masaya eğerek;
     “Eve dönmek istiyorum!” dedi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz