Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 23.05)

D

“Uzun yaşamanın sırrı, beyin hücrelerini sürekli ve hızlı çalıştırmaktır!” 

SURİYE-Halep, Saat 23.05 

       Evet… Tırtıl görevinin başındaydı… Beyrut Oteli’nin tam karşısındaki küçük bir boşlukta, talihin bir cilvesi olarak büyüme şansını yakalamış iki adet mezarlık selvisinin altında oturuyordu. Sırtını ağaçlardan birinin gövdesine yaslamış, ayaklarını öne doğru uzatmıştı.
       Hemen yanı başındaki, günün sıcağıyla iyice doy­muş olan bina duvarlarından, bir fırının ağzındaymış gibi ısı yayılıyordu. Gömleği, terden vücuduna ya­pışmıştı. Leş gibi de kokuyordu. Koktuğunun kendisi de farkındaydı.
       Geçen süre zarfında, Doğan Bey’i hiç gözden kaçırmamıştı. O bir kontr-takipçiydi. Takip edeni takip etmek, takip edildiğinden habersiz olan kişiyi, yanlış bir hareket yapmaktan alıkoymak amacıyla yerinde ve za­manında uyarmak, gerekirse koruma görevi yapmak, ta­kipçileri teşhis ve dokümante etmek gibi sayısız gö­revler üstlenmişti.
       Orta yaşın üst sınırlarını zorlayan bir konumda ol­ması, çabuk yorulmasına neden oluyordu. Burası, hem dinlenebileceği hem de otel civarını kontrol altında tutabileceği uygun bir yerdi. Cebinden çıkardığı gümüş işlemeli tabakasından, daha önce özenle sarıp sar­maladığı sigaralarından birini çekti çıkardı. Çakmağını eliyle gölgeledi. Küçük alevin parlamasıyla sönmesi bir oldu. Sonra, gözlerini hafifçe kıstı, sokaktan geçenleri seyre koyuldu.
       Sokakta, gecenin ilerlemiş saatine karşılık tah­mininden fazla kalabalık vardı. Gidenler, gelenler… Köşe başlarını tutmuş satıcılar, kaldırım kenarlarına çökmüş yaşlı insanlar…
       Sigarasından bir nefes daha çekti. Üzerine yor­gunluk çökmüş, uyku iyice bastırmıştı. Gözkapakları gi­derek ağırlaşıyor, yılların yıprattığı bedeni yavaş yavaş uykuya yenik düşüyordu. Uzandığı yerden doğrulup bir iki adım atmak ve uykusunu dağıtmak istedi, işte o anda, onları fark etti!
       Üç kişiydiler! Üçü de enine boyuna, hani derler ya, kalas gibi adamlardı. Hiçbirini tanımıyordu. Ancak, içinden çıktıkları otomobil, Tırtıl’ın yabancısı değildi. Ülke içinde ve dışında yürüttükleri operasyonlarda su gibi para harcayan Askeri Muhaberat, ne yazık ki hâlâ böyle eski tip arabaları kullanmaya devam ediyordu.
       Tırtıl’ın gördüğü, 1957 model, açık yeşil renkli, Chevrolet marka bir arabaydı. İçinden inenler de, ke­sinlikle Muhaberatın adamlarıydı. Chevrolet’nin ar­kasında duruyorlar ve oteli işaret ederek ko­nuşuyorlardı.
       Tırtıl yerinden fırladı. Uyku ve yorgunluğun zer­resi kalmamıştı. Kaldırımın üzerine çıkardığı motosikletinin yanına koştu. Beynini son hızla çalıştırıyor, ne yapması gerektiğini düşünüyordu.
       Hiç, ama hiç zamanı yoktu. Birkaç saniye sonra adamlar içeri girecekler ve büyük olasılıkla Doğan Bey’i uykusunda basacaklardı. Doğan Bey, belki onları fark edecekti. Ancak, şartların aleyhine işlediği, güçlerin eşit olmadığı bir çatışmada ne yapabilir, nasıl karşı ko­yabilirdi?
       Kendisinin müdahalede bulunması da bir şeyi de­ğiştirmezdi. Üstelik silahı da yoktu. Ahh… Şimdi bir Kaleş’i olsa, sonucunu hiç düşünmez, onları bir güzel tarardı. Çıkan gürültü ve kargaşada, Doğan Bey belki kendini kurtarabilirdi!
       “Evet! Neden olmasın?” diye düşündü. O, ken­disine yapılan görev teklifini ‘Başım gözüm üstüne!’ diyerek kabul etmemiş miydi? Vatan için bir değil, bin Tırtıl feda olsa ne çıkardı?
       Adamlar, otelin giriş kapısına doğru yürüyüşe geçtikleri anda, o da hareket etti. Elinde, ceket astarının gizli bir köşesinde, bir gün lazım olur diye sakladığı, taarruz tipi bir el bombası tutuyordu.
       Chevrolet’nin yanına geldiğinde, soğukkanlılıkla pimini çekti, bombayı benzin depo kapağının arasına sıkıştırdı ve gaza yüklendi. Yirmi metre kadar uzak­laştığında, korkunç bir patlamayla sarsıldı. Yere savrulacak gibi oldu, toparlandı. Bir saniye sonra, ikinci bir patlamayı dikiz aynasından seyretti. İkinci patlamada, arabanın deposu havaya uçmuş, ortalık savaş alanına dönmüştü.
       Gülümsedi… Sevincinden motora biraz daha gaz verdi. O, üzerine düşeni yapmış, gerisini Allahın tak­dirine bırakmıştı!
       Ezbere bildiği dar ve karanlık sokaklar, kısa bir süre sonra Tırtıl’ı içine çekti, yutup yok etti!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz