Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 07.30)

D

“Kurttan korkan, ormandan uzak durur!” 

SURİYE-Halep, Saat 07.30

       Doğan, yeni bir günü karşılamaya hazırlanan ül­kenin bu en önemli sanayi kentinin, her gün yaşanılan sabah kargaşası içinde, sanki onlardan biriymiş gibi sü­rüklenip gidiyordu. Kalabalığı ve trafiği yoğun caddeleri tercih ediyor, böylelikle yavaş yavaş eski kent mer­kezine doğru yaklaşıyordu.
       Saat 7.30’da Eşber’le buluşacaktı. Evden ayrıldıktan sonra yüreğini kaplayan sıkıntıyı bir türlü üzerinden atamamıştı. Nedendir bilmiyordu, ama giderek kabaran dalgacıklar halinde büyüyen bu huzursuzluk, sez­gilerine güvenen bir kişi için pek hayra alamet değildi.
       Tırtıl’ın ortalıkta görünmemesi de endişelendiği bir diğer husustu. Birdenbire yok oluşunun akşamki pat­lama olayıyla bir ilgisi olabilir miydi?
       “Yoksa beni korumak uğruna kendini ateşe mi attı? Yerde yatanların biri de Tırtıl mıydı?” diye dü­şündü.
       Eşber, o her zamanki tavrıyla, tam 7.30’da randevu verdikleri kahveye geldi. Doğan ona, dün akşamdan bu yana olan olayları anlattı. Otel önündeki patlamadan, Binbaşı Abdullah Vahap’ın evine gidişinden, bek­lenmeyen ziyaretçiden söz etti. Sonra, cebinden, evde bulduğu fotoğrafı çıkararak gösterdi.
       “Onu tanıyor musun? Hiç gördün mü?” diye sordu.
       Eşber, başını sağa sola sallayarak olumsuz bir yanıt verdi.
       “Adı Esma imiş… Binbaşının ya kardeşi ya da sev­gilisi olmalı,” dedi Doğan.
       Eşber;
       “Her ne haltsa!” diyerek karşılık verdi. “Bence şimdi söyleyeceklerim hepsinden daha önemli!”
       Doğan, iyiden iyiye meraklanmıştı. Gözlerinin içine bakarak Eşber’in konuşmasını bekledi.
       “Şu Muhittin Canbaz var ya… İpek tüccarı… Onu biraz araştırdım; aynı sektörde iş yapanlar arasında ta­nınmış bir kişi değil. Gerçi, ipek ticaretiyle uğ­raşıyormuş gibi gözüküyor ve Vakıf Çarşısı’nda 228 no.lu dükkânın sahibi, ama hiç kimse onun yurtdışına, özel­likle de Türkiye’ye ihracat yaptığını işitmemiş. Buna rağmen, her ay düzenli bir şekilde İstanbul’a gidip ge­liyormuş… Dostlar alışverişte görsün misali…”
       “Demek öyle!”
       “Evet! Daha da önemlisi; Binbaşı Abdullah Vahap’ın, Muhittin Canbaz niyetiyle arattığı telefon var ya… İşte o telefon kimin biliyor musun?”
       “Kimin?”
       “Binbaşının! Evet, 128426 no.lu telefon Abdullah Vahap’ın ev adresine kayıtlı!”
       “Gerçekten mi?”
       “Evet! Anlaşılan binbaşı, bu şekilde ters bir pozisyon yaratarak, Muhittin Canbaz hakkında sizi uyar­mak istemiş.”
       “Aynı zamanda da çok önemli bir ipucu da ver­miş.”
       “Öyle gözüküyor. Ne yapmayı düşünüyorsun?”
       “Onun karşısına çıkmak benim için çok tehlikeli olur. Adamın, Suriye istihbaratının kullandığı önemli elemanlardan biri olduğu kesin. İstanbul’la bağlantıyı onun kanalıyla sağlıyorlar. Suriye vatandaşı olması ne­deniyle konsolosluğa rahatça girip çıkıyor, oradaki is­tihbaratçılarla temas kurabiliyor. İpek tüccarı maskesi altında da, çok sayıda kişiyle görüşebiliyor. Bir ülkede gizli faaliyetlerin yürütülmesi için güzel bir tezgâh doğrusu…”
       Eşber;
       “Onunla gerçekten görüşmek istemiyor musun?” diye sordu.
       “Görüşeceğim elbet,” diye yanıtladı Doğan. “Aynı maske altında ona ulaşmayı deneyeceğim. Belki, fa­aliyetin İstanbul cephesi hakkında ağzından ka­çıracakları olur.”
       “Çok dikkatli olmalısın! Böylesine güzel bir tezgâhı kuran ve rahat rahat işleten kişilerin boş adam­lar olduğunu düşünmeni istemem. Bunlar, gö­rünüşlerinin aksine, dağdaki kurttan, ormandaki as­landan daha tehlikeli ve daha vahşidirler!”
       “İşin farkındayım,” dedi Doğan. “Ben de sana aynı şeyleri söyleyecektim. Biliyorsun, en ufak bir kıvılcım, patlamaya neden olabilir. Bu dakikadan itibaren pe­şimden ayrılmanı istemiyorum. Beni uzaktan iz­leyeceksin. Aramızdaki irtibatı, şunlarla sağlayacağız.”
       Eşber;
       “Nedir onlar?” diye merakla sordu.
       “Normal görünümlü birer kol saati. Pille ça­lışıyor. Devreye sokmak için kronometre düğmesini çekmen yeterli… Merak etme, pili sürekli yayında kalsa bile kırk sekiz saat kesintisiz dayanıyor. Görüşme me­safesi ortalama iki-iki buçuk kilometre. Otuz santim uzaklıktan sesleri net olarak alıp verebiliyor. Fazla ka­palı alanlarda ve bodrum katlarında pek sağlıklı ça­lışmıyor.”
       Eşber;
       “Çalışmıyorsa at gitsin,” gibilerinden baktı.
       Oysaki Doğan, bu saatleri özellikle tercih etmişti. Diyarbakır’da, teknik serviste çalışan genç bir tek­nisyenin keşfiydi bu saatler. Normal bir saat nasıl ça­lışıyorsa, bu küçük alıcı vericiler de sürekli çalışıyor, kırılma olayı müstesna hiçbir arızaya olanak ver­miyordu. Aynı zamanda, kol saati tarzında olması karşı tarafın şüphelenmemesini sağlıyordu.
       Eşber bir de, Keko’nun, Binbaşı Abdullah Vahap’ın evine eline anahtar verilerek gönderilmesine kafayı tak­mıştı. Lafı döndürüp dolaştırıp aynı konuya getiriyor, bunu yaparken aynı zamanda, Doğan’ın olayı daha ger­çekçi gözlerle görmesini sağlamaya çalışıyordu. Araplar arasında yaşaya yaşaya, onlardan ince düşünmeyi, şüp­heciliği, kurnazlığı ve daha birçok meziyeti kapmıştı.
       “Orada neler olacağını bilmiyorsun,” dedi. “Bir daha o eve gitmemen gerek! Bile bile kendini ateşe at­maya benzer. Gece kalman icap ederse, Malik’in dükkânında kalabilirsin, üstünden kapıyı kitler gider.”
       “Dikkatli olacağıma söz veriyorum Eşber,” diye karşılık verdi Doğan. “Ama oraya gitmeliyim. Keko’yu öyle bir bağladım ki, biri onu çözmeyecek olursa, ya nefessizlikten ya da vücut krampından ölür gider.”
       “Pekâlâ, dediğin gibi olsun.”
       “Anlaştık öyleyse… Hazır mısın, başlıyor muyuz?”
       Eşber, sağ elini sol koltuğunun altında hafif bir kabarıklık yapan tabancasının üzerine vurarak yanıt verdi:
       “Evet! Başlıyoruz!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz