Şehzade İle Gulyabani
Şehzade İle Gulyabani

Şehzade İle Gulyabani

     Söz konusu şahın, ava ve at sürmeye meraklı bir oğlu, bir de veziri varmış. Bu şah vezirine, nereye giderse oğlundan aynlmaması için emir vermiş. Bu oğul, günlerden bir gün, at sürüp ava gitmiş; onunla birlikte babasının veziri de saraydan ayrılmış. İkisi birlikte yol alırken, önlerine canavar görünüşlü bir hayvan çıkmış. Vezir şehzadeye;
     “Atını sür, bu garip hayvanı izle!” demiş.
     Şehzade de hayvanı gözden yitirinceye kadar izlemiş ve birdenbire hayvan çölde yitip gitmiş. Şehzade çok şaşırmış ve nereye gideceğini bilemediği bir sırada, yolun başında ağlayan genç bir köle kız görmüş. Şehzade ona;
     “Sen kimsin?” diye sormuş. Kız da;
     “Hint padişahlarından birinin kızıyım. Ormanda kervanla yol alırken, uyuma arzusu beni sardı; farkında olmadan atımdan düşmüşüm. Sonra kendimi yapayalnız ve çok şaşırmış olarak burada buldum.” demiş.
     Şehzade bu sözleri duyunca acıma duygusuyla sarsılmış ve onu alıp atının terkisine yerleştirdikten sonra yola koyulmuş. Terk edilmiş bir harabeden geçerlerken, köle ona;
     “Efendim, şuracıkta hacetimi görebilir miyim?” deyince, şehzade onu attan indirmiş; sonra da geciktiğini görünce, ağırdan alıyor sanarak ardından gidince bir de ne görsün: genç kız sandığı bir gulyabani değil miymiş! Onu, çocuklarına şöyle söylerken duymuş:
“Yavrularım, size bugün iyice besili bir genç adam getirdim.” Onlar da kendisine, “Anneciğim, onu bize getir! Yiyip iyice karnımızı doyuralım!” diyorlarmış.
     Şehzade bu sözleri duyunca, öldürüleceğini anlamış; her yanı titremiş, yaşamı için dehşete düşmüş ve geri dönmüş. Gulyabani ininden çıktığında, onu bir tabansız gibi korkmuş, titremeler içinde görünce ona, “Böyle korkacak ne var?” diye sormuş; şehzade de, “Korktuğum bir düşmanım var!” yanıtım vermiş.
     Gulyabani ona, “Sen bana bir şehzade olduğunu söylemiştin?” deyince; o da, “Evet, doğru,” yanıtını vermiş. Kız da, “Öyleyse, onu engellemek için düşmanına neden biraz para vermiyorsun?” diye sormuş. Şehzade, “Parayla falan gözü doymuyor ki, ancak ölümle yetinir! Bundan dolayı yaşamımdan endişe ediyorum, ben kötü talihimin kurbanıyım,” diye yanıt vermiş; O zaman kız da, “Eğer öyleyse, düşmanına karşı Allah’a yalvarmaktan başka çaren yok. O seni tüm korktuğun bela ve kötülüklerden korur!” demiş.
     Bunu duyan şehzade, başını göğe kaldırıp: “Sen ki, başı sıkışıp sana sığınanlara yardım edersin; ben de düşmanlarım üzerinde muzaffer olmak için sana sığınıyorum. Kaldır onları Tanrım yolumun üzerinden!” diye yakarmış, Gulyabani bu yakarışı işitince gözden kaybolmuş.
     Şehzade, şah babasının yanına vannca; ona, vezirin kötü nasihatini anlatmış; o da
vezirin öldürülmesine hükmetmiş.
     Bu sözlerin ardından Kral Yunan’ın veziri sözünü şöyle sürdürmüş:
     “Ey şahım, sen bu hekime arka çıkarsan, o seni ölümlerin en kötüsüyle öldürecektir. Sen onu lütuflarınla donatsan da, dost olarak kabul etsen de, yine de ölümünü hazırlayacaktır. Elinde tuttuğun bir şeyle bedeninin dışını saran bir hastalıktan seni kurtarmasının
nedenini anlamıyor musun? Bunun sırf tutacağın ikinci bir şeyle ölümüne yol açmak için olduğuna inanmıyor musun?”
     Bunu duyan Kral Yunan, “Doğru söylüyorsun! Senin düşündüğün gibi yapılmış olabilir, ey uz görüşlü vezirim!” demiş. “Bu hekimin beni öldürmek için gizlice gelmiş bir casus olması pek mümkündür. Gerçekten elimde tuttuğum bir şeyle beni kurtarmışsa, örneğin koklatacağı bir şeyle de pekâlâ beni öldürebilir…”
     Sonra Kral Yunan vezirine, “Ey vezir, onu ne yapmalıyız?” diye sormuş.
     Vezir, “Hemen birini kaldığı yere gönderip onu çağırtmalı! Buraya geldiğinde boynunu
vurdurmalı! Böylece kötülüklerini durduracak, sıkıntıdan kurtulup rahatlayacaksın! O sana ihanet etmeden, sen ona yapacağını yap!” demiş.
     Kral Yunan, “Doğru söylüyorsun, ey vezir!” dedikten sonra hekimi çağırtmış; hükümdarın kendi hakkında ne düşündüğünü bilmeyen hekim kıvançla huzura girmiş.
     Şairin dizelerde anlattığı gibi: “Ey bahtın darbelerinden korkan kişi rahatla! Bilmezsin ki, her şey dünyayı yaratan Tann’nın elindedir. Zira yazılan yazılmıştır, asla bozulmaz! Yazılmamış olan için ise hiç korkmamalıdır. Ve sen Tanrım, seni övmeden geçen bir günüm olabilir mi? Yoksa, ahenkli üslubumun ve şairce dilimin şahane verisini başka kime harcardım? Ellerinden kabullendiğim her yeni armağan, Tanrım, bir öncekinden daha güzel, hem de istenmeden gelir. Böyleyken nasıl olur da senin görkemini, tüm görkemini, kendi içimde ve halk nazarında övmem! Ama itiraf etmeliyim, ağzım yeter güzellikte övgüler düzemiyor; sesim sana ilahiler söyleyecek kadar tatlı, sırtım da verdiğin nimetleri taşıyacak kadar güçlü değil! Ey Allah’ın kulu, şaşkınlık içindeyken, meseleni, tek bilge olan Tanrı’ya bırak ve artık yüreğine insandan yana girecek dertlerden korkma! Ve de bil ki, hiçbir şey senin iradenle oluşmaz; sadece Bilgelerin Bilgesi olan Tann’nın iradesiyle oluşur. Asla umutsuzluğa kapılma! Tüm dertlerini, tüm kaygılarını unut! Bilmez misin ki kaygılar, en sağlam, en güçlü yürekleri yıpratır? Öyleyse, bırak her şeyi! Tek düzenleyicinin karşısında kurduğumuz düzenler kudretsiz köle düzenlerinden başka bir şey değildir. Bırak geçip gitsinler! Sürekli mutluluğu tatmaya bak!”
     Hekim Rüyan huzuruna geldiği zaman kral ona, “Seni niçin huzuruma çağırdığımı biliyor musun?” diye sormuş. Hekim, “Bilinmeyeni kimse bilmez; ancak yüce Tanrı bilir!” demiş. Kral ona, “Seni öldürmek, ruhunu bedeninden ayırmak için çağırttım” demiş.
     Bu sözleri işiten Hekim Rüyan, görülmedik bir heyecanla sarsılmış ve “Kralım beni niçin öldüreceksin? Acaba ne gibi bir kusur işledim?” diye sormuş. Kral ona, “Senin bir casus olduğun ve beni öldürmek için gelmiş bulunduğun söyleniyor. Böyle olunca, sen beni öldürmeden, ben seni öldüreceğim” yanıtını vermiş.
     Sonra celladı çağırtmış ve ona, “Bu hainin boynunu vur, bizi belasından kurtar!” demiş.
     Hekim, “Beni bağışla ki Tann da seni bağışlasın! Beni öldürtme, yoksa Tanrı da senin canını alır!” diye yakarmış.
     Sonra, “Ey ifrit, benim sana yalvardığımı sen dinlemedin; aksine ölümümü istemekte ısrar ettin,” gibi, o da yakarışlarını krala tekrarlamış! Sonunda Kral Yunan, hekime, “Seni öldürtmedikçe güven bulamayacağım, rahata kavuşamayacağım. Çünkü senin, elime aldığım bir şeyle beni kurtardığın gibi, koklatacağın bir şeyle ya da bir başka yolla, beni öldüreceğine kuvvetle inanıyorum,”
     Hekim ona, “Efendimiz, benim ödülüm bu mu olacaktı, sen iyiliğe, kötülükle mi karşılık verirsin?” diye sormuş. Ama kral ona, “Senin gecikmeden ölmen gerekiyor!” demiş.
     Hekim kralın, kendi ölümünü kesin olarak istediğini iyice anlayınca, ağlamış ve layık olmayanlara hizmet etmenin verdiği üzüntüyle kahrolmuş. Bu konuda şair demiş ki:
     “Genç ve çılgın Maymune, tüm ruh yüceliğinden yoksundu gerçekte! Ama, babasının aksine, göğsü merhamet, yüreği iyilikle doluydu. Ve de bakın ona! Elinde meşale olmadan yola çıkmaz; böylece yürürken sokağın çamurundan, yolların tozundan ve tehlikeli kaymalardan sakınırdı.”
     Bunu izleyerek cellat ilerlemiş; hekimin gözlerini bağlamış; sonra palasını çekerek krala, “İzninle!” demiş. Ancak hekim.sürekli ağlıyor; krala da “Beni koru ki Allah da seni korusun! Beni öldürme ki, Allah da senin canını almasın!” deyip duruyormuş. Ve de şairin şu dizelerini okuyormuş:
     “Kendi kendime verdiğim öğütler yerini bulmadı; oysa cahillerin öğütleri basan sağladı. Bense sadece hoşgörüden nasibimi aldım. Bu yüzden, eğer yaşayacak olursam, kendime öğüt vermekten sakınacağım! Ölürsem eğer, benim başıma gelen, başkalarının dillerini tutmaları için örnek oluşturacak!”
     Sonra krala, “Benim ödülüm bu mu olacaktı? Sen bana vaktiyle bir timsahın davrandığı gibi davranıyorsun!” demiş.
     Bunu duyan kral, “Bu timsah öyküsü de nedir?” diye sorunca; hekim ona, “Bu durumda iken sana bunu anlatmam olanaksız!” demiş; “Allah aşkına, beni bağışla, Tanrı da seni bağışlasın!” diye eklemiş ve sonra yeniden gözyaşlarına boğulmuş. O sırada kralın gözdelerinden birileri ayağa kalkarak, “Efendimiz, bu hekimin kanını bize bağışla! Çünkü biz onun sana karşı kusur işlediğini hiç görmedik; aksine, başka hekimlerin ve bilginlerin çare bulamadığı derdinden seni kurtardığını gördük!”
     Kral onlara, “Siz bu hekimin öldürülmesinin nedenini bilmiyorsunuz,” demiş: “Onu bağışlarsam; ben çaresiz kahrolacağım. Çünkü elime bir şey vererek beni ölümden kurtaran kimse, koklayacak bir şey vererek beni öldürmeye de kadirdir. Böylece, ben onun ölümle elde edeceği bir bedel uğruna beni öldürmesinden korkuyorum. Zira bu kişinin, buraya beni öldürmek için gelmiş olması mümkündür. Onun için de ölmesi gerekli. Böylece kendi başıma korkusuz yaşarım,” demiş.
     Bunu duyan hekim, yine “Beni bağışla ki, Tanrı da seni bağışlasın! Beni öldürme, yoksa Allah da senin canını alır!” demiş,
     Ve ey ifrit! Hekim, kralın çaresiz kendisini öldürtmek zorunda bulunduğundan emin olunca ona, “Efendimiz, eğer ölümüm gerçekten zorunlu ise, bana bir süre tanı ki, evime gideyim! Bütün işlerimi yoluna koyayım! Anne babama, komşularıma, cenazemi kaldırmaları için talimat vereyim! Ve özellikle tıpla ilgili kitaplarımı birilerine armağan edeyim!” demiş. “Bir de bir kitabım var ki, gerçekten alıntıların alıntısı ve ‘Ender-i nadirat’tandır. Onu size armağan olarak vermek istiyorum; kitaplığınızda itinayla saklayın diye!”
     Bunu duyan kral, hekime, “Nedir bu kitap?” diye sormuş; o da, “Değer biçilmez şeyler içerir. Açıkladığı sırlardan pek önemli olmayan biri şu: Başımı vurdurursan, kitabı aç ve sayarak üç sayfa çevir; sonra soldaki sayfadan üç satır oku! Kestirdiğin baş sana seslenecek ve ona soracağın her soruyu yanıtlayacaktır!” demiş.
     Bu sözleri duyan kral şaşkınlıktan şaşkınlığa düşmüş; sevinçten ve heyecandan titremiş ve “Ey hekim, senin başını vurdursam da konuşacak mısın?” diye sormuş.
     Hekim de, “Evet, gerçekten öyle efendim! Kitapta, bu hayret verici şey de yazılı!” demiş.
     Bunun üzerine kral ona gitmesi için izin vermiş; ancak adamlarını da yamna katmış. Hekim bir-iki gün içinde işlerini görmüş. Sonra yeniden kralın huzuruna çıkmış. Buraya emirler, vezirler, mabeyinciler ve naiplerle krallığın tüm önde gelenleri de gelmiş; divan (her renkten ve biçimden giysilerle) çiçek dolu bir bahçeye dönmüş. O sırada, hekim, divana girmiş ve kralın önünde ayakta durmuş; elinde eski bir kitap ve içinde bir tür toz bulunan bir sürme kutusu taşıyormuş. Sonra oturmuş ve “Bana birisi bir tabak getirsin!” demiş; sonra da tozu tabağa dökerek tabana yaymış ve “Ey kral! Bu kitabı al… Ama başımı vurmadan önce kullanma; başım vurulunca, onu, içinde toz bulunan şu tabağa koydur! Kanımı dindirsinler! Sonra kitabı aç!” demiş.
     Ancak kral acelesi yüzünden onun söylediklerini pek dinlememiş. Kitabı almış ve sayfaların birbirine yapışık olduğunu görmüş; parmağını ağzına koyup tükürüğüyle ıslatmış ve ilk sayfayı açmayı başarmış. İkinci, üçüncü, sayfalar için de aynı hareketi tekrarlamış ve her seferinde sayfalar büyük bir güçlükle açılmış; sonra okumaya çalışmış ama sayfalar üzerinde hiçbir yazı yokmuş.
     Kral, “Ey hekim, burada yazılı bir şey yok!” demiş. Hekim, “Aynı tarzda açmaya devam et!” demiş. Kral da yapraklan çevirmeye devam etmiş. Ancak daha birkaç dakika geçmemiş: O anda kralın kanına zehir işlemeye başlamış; çünkü kitap zehirli imiş. Kral, müthiş titremeler içinde yere.düşmüş ve “Zehirlendim, zehirlendim!” diye haykırmaya başlamış.
     Hekim Rüyan, ona seslenerek şu dizeleri okumaya başlamış: ‘Şu yargıçlar! Yargılar ya, bazen kendi yetkilerini aşarak tüm adaleti bir yana bırakırlar! Bununla birlikte, efendim, adalet vardır! Zamanı gelince, onları da yargılarlar. Eğer dürüst ve iyi iseler yakayı kurtarırlar. Ama zulmetmişlerse, kader de onlara zulmeder ve en kötü sıkıntılara uğratır! Gelip geçenlerin alaylarına ve acımalarına alet olurlar. Yasa budur! Bu da ondan ötürüdür! Ve kader sadece mantıkla işini yürütür!’
     Hekim Rüyan bu dizeleri okuyup bitirirken, kral da o anda can vermiş. Böylece, ey ifrit, bil ki, Kral Yunan, Hekim Rûyan’ı bağışlasaydı, Tanrı da sırası gelince onu bağışlayacaktı. Ama o bunu reddetti ve ölümüne kendi karar vermiş oldu. Sen de ey ifrit, beni bağışlamak isteseydin, Allah da seni korurdu…

     Anlatısının burasında Şehrazat, sabahın ışığını görmüş ve yavaşça susmuş. Kızkardeşi Dünyazat, “Ne hoş bir anlatışın var” demiş; o da, “Efendimiz beni bağışlarda sağ kalırsam, bu akşam anlatacaklarımın yanında bunlar hiç kalır,” demiş. Sonra o geceyi sabaha değin birlikte tam bir mutluluk ve bahtiyarlık içinde geçirmişler. Sonra Şah, divanına çıkmış ve divan dağılınca sarayına dönmüş ve de yakınlarıyla buluşmuş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir