Ay Battı – The Moon ıs Down (6)

A

Altıncı Bölüm
     Kasaba meydanının hemen yanı başında, damları sipsivri evlerin ufak dükkânlarla kucak kucağa barındığı dar bir sokak uzanıyordu. Kaldırımlara ve sokağın ortasına ince bir tabaka halinde yağan kar, çitlerin üzerinde kalın kümeler halinde birikmişti. Çatılar da aynı durumdaydı. Bahçelerde biriken karlar, bir kenara süpürülmüş, incecik yollar açılmıştı. Gece kapkara, buz gibiydi. Ortalıkta, uçaklara işaret verecek tek bir ışık yoktu. Karartma çok sıkı uygulandığından, geceleri kimse sokağa çıkamıyordu. Altı kişiden oluşan devriyeler, ara sıra sokaklarda dolaşıyor, çevreyi sessizce kolaçan ediyordu. Askerlerin elinde, uzun, büyük cep fenerleri vardı. Hafif, çekingen ayak sesleri sokakların boşluğunu doldursa da, çizmelerin çıkardığı gıcırtılar, karların arasında dağılıp gidiyordu.
     Kaputlarına sıkı sıkı sarılmışlardı. Miğferlerinin altında, kulaklarına kadar çekilmiş yün başlıklar, ağızlarını burunlarını örtüyordu. Hafifleyen kar, pirinç taneciklerini andırırcasına yağmaya devam ediyordu. Askerler yürürken sürekli konuşuyorlar, özledikleri şeylerden, haşlama etlerden, sıcak çorbalardan, nefis kokulu yağlardan, kızların güzelliğinden, tatlı gülüşlerinden, dudaklarından, gözlerinden söz ediyorlardı. Bazen de, savaştan nasıl tiksindiklerinden, yaptıkları işlerden, sıla acısından falan söz açıyorlardı.
     Demirci dükkânının yanındaki sivri damlı küçük ev, diğer evlerin bir benzeriydi; kardan takkesini tıpkı onlar gibi başına geçirmişti. Kepenklerle kaplı pencerelerinden ışık sızmıyordu. Sokak kapısı sıkıca kapanmıştı. İçeride, oturma odasının lambası yanıyordu. Mutfağın ve yatak odasının kapıları açıktı. Arkadaki duvarın dibinde, simsiyah, demirden yapılmış bir soba vardı. Cılız bir kömür ateşi, yanmakla yanmamak arasında gidip geliyordu. Fakir görünümüne karşın, ılık ve rahat bir odaydı.
     Yerdeki halı eskimişti. Duvar kâğıdı, tatlı kahverengi bir zemin üzerine, günün modası yaldızlı zambak çiçekleriyle süslenmişti. Arka duvarda iki resim asılıydı. Biri, eğrelti otları üzerinde yatan ölü bir balığın, diğeri, bir çam dalında tünemiş bir kekliğin resmiydi. Sağ taraftaki duvara, ümitsizlik içinde çırpınan bir sürü balıkçıya doğru, dalgaların üstünde ilerleyen İsa’nın resmi asılmıştı. Odada, iki iskemleyle pırıl pırıl bir battaniye ile örtülü bir sedir vardı. Tam ortada yuvarlak, küçük bir masa duruyordu. Üzerinde, çiçeklerle süslü bir abajuru bulunan bir gaz lambası yanıyordu. Odayı tatlı ve loş bir ışık kaplamıştı. Sobanın yanındaki kapı, sokak kapısının ardındaki küçük bir sofaya açılıyordu.
     Masanın yanında, salıncaklı bir iskemlede, Molly Morden tek başına oturmuş eski mavi bir hırkayı söküyor, arada bir söktüğü iplikleri yumak yapıyordu. Yumak bir hayli büyümüştü. Masanın üstünde, ayrıca bir çift şiş ile büyükçe bir makas duruyordu. Örgü örerken kullanmadığı için, gözlüklerini de masanın üzerine koymuştu.
     Molly Morden, güzeldi, gençti, tertemizdi. Altın sarısı saçlarını mavi bir kurdeleyle başının üstünde toplamıştı. Yün sökerken elleri çok hızlı, maharetle işliyor, ikide bir yan gözle sofaya açılan kapıyı gözlüyordu. Bacadan, rüzgârın sinsi sesi duyuluyordu. Donuk sesli, karlı, sakin bir geceydi.
     Genç kadın birdenbire durdu. Elleri hiç kıpırdamıyordu. Kapıya bakıp kulak kabarttı. Sokaktan, devriyelerin ayak sesleri geliyordu. Geçip gittiler, sesler hafifledi az duyulur oldu, az sonra da büsbütün kayboldu. Molly yeni bir uç bulup yumağı sarmaya başladı. Sonra… Yeniden durdu. Dışardan gelen hafif bir ses vardı. Kapı üç kez vuruldu. Molly, elindeki yünü bırakıp kapının yanına gitti.
     “Kim o?” diye seslendi.
     Ses duymamasına rağmen, kapıyı açtığında, mantosuna sımsıkı sarınmış biri içeri girdi. Gelen, atkılarla yüzünü gözünü sarmış, al yanaklı aşçı kadın Annie’ydi. Burnunun ucu soğuktan kıpkırmızı olmuştu. Nefes nefese girdiği odanın dört bir köşesini gözden geçiriyordu.
     “Hoş geldin, Annie!” dedi. “Bu gece geleceğini hiç tahmin etmiyordum. Çıkar mantonu da biraz ısın. Dışarısı pek soğuk!”
     Annie;
     “Askerler kışı erken getirdiler,” diye karşılık verdi. “Babam, savaş olunca havalar bozulur derdi… Ya da havalar bozulunca savaş olur mu derdi… Neydi, nasıldı unuttum!”
     “Üzerindekileri çıkar da sobanın yanına yaklaş.”
     “Olmaz… Geliyorlar!”
     “Kim geliyor?”
     “Başkan, Doktor Winter, bir de Anders kardeşler.”
     “Buraya mı geliyorlar? Neden ki?”
     Annie elini uzattı. Avucunda küçük bir paket vardı.
     “Al bunu,” dedi. “Albayın tabağından aşırdım… Haşlanmış et!”
     Molly paketi açtı. Eti ağzına atıp çiğnemeye başladı. Bir yandan da;
     “Sen de yedin mi?” diye sordu.
     “Pişiren ben değil miyim? Elbette yedim!”
     “Ne zaman gelecekler?”
     Annie, genzinden konuşarak yanıt verdi:
     “Anders kardeşler bu gece İngiltere’ye kaçıyorlar. Gitmeleri gerek… Şimdi saklanıyorlar.”
     “Ya… Neden?”
     “Küçük kardeşleri Jack, kömür arabasını parçaladı diye bugün kurşuna dizildi. Askerler şimdi tüm aileyi arıyorlar. Bilirsin… Bulduklarında ne yaparlar?”
     Molly;
     “Evet… Bilirim!” dedi. “Otursana Annie.”
     “Zamanım yok! Gidip Başkana ortalığın sütliman olduğunu haber vereyim.”
     “Buraya geldiğini gören oldu mu?”
     Annie gururla yanıt verdi:
     “Hayır! Bu gibi işleri iyi beceririm.”
     “Başkan evinden nasıl çıkacak?”
     Annie güldü:
     “Eğer biri gelip de odaya bakarsa diye, Joseph Başkanın yerini alacak… Aynı gecelik elbisesini ve başlığını giyip Hanımefendinin yanına uzanacak.”
     Yeniden gülerek devam etti:
     “Joseph uslu uslu yatsa bari!”
     “Böylesi kötü bir havada denize nasıl açılacaklar?”
     “Kurşuna dizilmekten iyidir!”
     “Doğru… Başkan Orden ne diye buraya geliyor dersin?”
     “Ne bileyim? Anders kardeşlerle konuşmak istiyor anlaşılan. Artık gitmem gerek… Sana haber vermeye gelmiştim.”
     Molly sordu:
     “Ne zaman gelirler, Annie?”
     “Belki yarım saat, belki de kırk beş dakika sonra. Önce ben gelirim… Yaşlı aşçı kadınlara kimse aldırış etmiyor.”
     Tam kapıya doğru ilerlerken yarı yolda durdu, sanki son sözleri Molly söylemiş gibi ters bir tavırla;
     “O kadar da yaşlı değilim!” dedikten sonra çıkıp gitti.
     Molly bir süre yün işiyle meşgul olduktan sonra, kalkıp sobanın başına gitti, kapağını açtı. Yüzünü bir sıcaklık dalgası sardı. Ateşi karıştırdı, bir iki parça kömür attıktan sonra, sobanın kapağını örtüp yerine döndü. Daha iskemlesine oturmadan sokak kapısı vuruldu.
     “Acaba Annie bir şey mi unuttu?” diye düşünerek kapıya yöneldi. Sofaya çıktığında;
     “Ne istiyorsun?” diye seslendi.
     Molly, tereddütsüz kapıyı açtığında, bir erkek sesi yanıt verdi:
     “Kötü bir niyetim yok! Kötü bir niyetim yok!”
     Molly geri çekilince, Teğmen Tonder içeri girdi.
     Molly;
     “Siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz? Buraya giremezsiniz… Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
     Teğmenin sırtında boz renkli kalın bir kaput vardı. Birkaç adım attı. Miğferini çıkarırken yalvarırcasına konuştu:
     “Kötü bir niyetim yok… Ne olur bırakın gireyim!”
     “Ne istiyorsunuz?”
     Genç kadının sokak kapısını kapamasından sonra Teğmen yanıt verdi:
     “Küçük hanım… Sadece biraz konuşmak istiyorum o kadar! Sizin sesinizi duymak istiyorum… Bütün arzum bu kadar!”
     “Niyetiniz zorbalık mı?”
     “Hayır, küçük hanım! Bırakın biraz oturayım… Sonra çıkar giderim.”
     “Peki, ama ne istiyorsunuz?”
     Tonder açıklamaya çalıştı:
     “Anlamıyor musunuz? Yoksa inanmıyor musunuz? Bir an için savaşı unutamaz mıyız? Ha… Bir an için? Bir an için insan gibi oturup karşılıklı konuşamaz mıyız?”
     Molly, uzun bir süre genç adama baktı. Yüzünü hafif bir tebessüm dalgası kaplamıştı.
     “Kim olduğumu bilmiyorsunuz, değil mi?” diye sordu.
     “Sizi kasabada gördüm; çok güzel olduğunuzu biliyorum. Birazcık konuşmak istiyorum.”
     Molly hâlâ gülümsüyordu.
     “Belli…” dedi. “Kim olduğumu bilmiyorsunuz!”
     İskemlesine oturdu. Tonder, ne yapacağını şaşırmış bir çocuk edasıyla ayakta duruyordu.
     Molly sakin bir sesle devam etti:
     “Yalnızlık hissediyorsunuz… Derdiniz bu değil mi?”
     Tonder dudaklarını yalayarak heyecan içinde karşılık verdi:
     “Doğru söylüyorsunuz! İyi anladınız. Anlayacağınızı biliyordum zaten. Nasıl olsa anlayacaksınız!”
     Artık kelimeler, birbiri ardından Teğmenin ağzından dökülüyordu:
     “Kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki; hastalık halini aldı bu! Hele bu sessizlik ve bu nefret dalgası içinde öyle kimsesizim ki!”
     Yalvarır gibi devam etti:
     “Biraz olsun oturup konuşsak?”
     Molly yün işini eline aldı, kapıya hızlı bir göz atarak;
     “Oturun Teğmen!” dedi. “Ama bir çeyrekten fazla kalamazsınız!”
     Tekrar kapıya baktı. Hafif bir tıkırtı sesi işitmişti. Tonder ayağa fırlayarak;
     “Biri mi var burada?” diye sordu.
     “Hayır! Kar damda ağırlık yapıyor… Damı aktaracak bir erkeğim yok artık”
     Teğmen Tonder, müşfik bir sesle;
     “Kim neden oldu?” diye sordu. “Yoksa biz mi yaptık?”
     Molly başını salladı. Gözleri çok uzaklara bakıyordu:
     “Evet!”
     Tonder yerine oturarak;
     “Çok üzgünüm!” dedi.
     Aradan geçen sessiz birkaç dakikadan sonra;
     “Keşke elimden bir şey gelse,” diye tekrarladı. “Damı temizleteyim mi?”
     Molly;
     “Hayır!” dedi. “Hayır… Gerek yok!”
     “Neden?”
     “O zaman herkes sizinle birlik oldum sanır. Beni aralarından atarlar. Bu da benim işime gelmez.”
     Tonder;
     “Evet, anlıyorum,” dedi. “Hepiniz bizden nefret ediyorsunuz. Ama isterseniz sizi koruyabilirim!”
     Molly, konuya hakim bir konuma geldiğini anlamıştı. Gözlerini kısarak haşin bir tavırla seslendi:
     “Ne diye soruyorsunuz ki? Siz galip durumda değil misiniz? Askerleriniz bir şey sordular mı? Arzu ettiklerini çekip aldılar…”
     Teğmen;
     “Benim istediğim bu değil!” diye yanıt verdi. “Böyle olsun istemiyorum ki!”
     Molly tekrar yerine oturmuştu. Sert bir sesle;
     “Sizden hoşlanmamı istiyorsunuz, değil mi Teğmen?” diye sordu.
     Tonder kısaca;
     “Evet!” dedi.
     Başını kaldırarak;
     “O kadar güzelsiniz ki!” diye devam etti. “O kadar sıcak ve cana yakınsınız ki! Saçlarınız pırıl pırıl! Çoktandır yumuşak ve tatlı bir kadın yüzü görmemiştim.”
     “Benim yüzümde gerçekten bunları görebiliyor musunuz?”
     Tonder genç kadının yüzünü dikkatle tetkik ederek yanıt verdi:
     “Görmek isterdim!”
     Molly önüne baktı.
     “Bana kur mu yapıyorsunuz, Teğmen?” diye sordu.
     Genç adam beceriksiz bir tavırla yanıt verdi:
     “Benden hoşlanmanızı istiyorum. Elbette beni beğenmenizi isterim. Gözlerinizde şefkat duygularını görmek isterim. Sizi birçok kez sokakta gördüm; yürüyüşünüzü seyrettim. Sizi rahatsız etmesinler diye sağa sola emirler yağdırdım. Rahatsız eden oldu mu?”
     “Teşekkür ederim! Hayır… Kimse rahatsız etmedi.”
     Genç adam hızlı hızlı konuşarak;
     “Sizin için bir de şiir yazmıştım,” dedi. “Okumak ister misiniz?”
     Molly alaycı bir tavırla;
     “Şiir uzun mu?” diye sordu. “Neredeyse gitme vaktiniz geldi.”
     “Hayır… Ufacık bir şiir! Kısacık bir dörtlük!”
     Ceketinin iç cebinden bir kâğıt çıkarıp Molly’ye uzattı. Genç kadın gözlüklerini taktı. Lambaya doğru eğilerek sakin bir tavırla okumaya başladı:

     “Gözlerin derin âlemine bürünmüş
     Beni çeker… gidemem.
     Mavi düşüncelerden bir deniz
     Kalbimi doldurur… sığdıramam.”

     Molly kâğıdı katlayıp kucağına bıraktı.
     “Bunu siz mi yazdınız, Teğmen?” diye sordu.
     “Evet!”
     Genç kadın alaycı bir sesle tekrarladı:
     “Benim için mi yazdınız?”
     “Evet!”
     Molly gülerek genç adama bakıyordu.
     “Bunu siz yazmadınız Teğmen… Ne dersiniz?” diye sordu.
     Teğmen, yalanı yakalanmış bir çocuk gibi hafifçe kızararak;
     “Hayır!”
     “Kimin yazdığını biliyor musunuz?”
     “Evet… Heine(8)yazmış. ‘Mit deinem blauen Auge’(9)diye başlar. Eskiden beri çok severim bu şiiri.”
     Şaşkın şaşkın gülüyordu. Molly de güldü. Öyle bir an geldi ki, her ikisi birden gülmeye başladı.
     Tonder birdenbire sustu, gözlerini mahzun bir bakış kaplamıştı.
     “Çoktandır böyle gülmemiştim,” dedi. “Halk sizi sevecek, size hayran olacak, derlerdi… Hiç de öyle olmadı. Bizden sadece nefret ediyorlar.”
     Sonra, sanki zaman aniden duracakmış gibi, aceleyle konuyu değiştirdi:
     “O kadar güzelsin ki! Kahkaha kadar, neşe kadar güzelsin!”
     Molly;
     “Yine kur yapmaya başladınız, Teğmen!” dedi. “Artık gitmeniz gerek!”
     “Belki kur yapmak istiyorum. İnsanın aşka da gereksinimi var. Aşksız insan yok olur, içi kurur, sinesi kuru çakıl taşlarıyla dolar. Ben de yalnızım…”
     Molly ayağa kalktı. Sinirli bir tavırla kapıya baktı. Sobanın yanına gitti, tekrar geri döndü. Yüzünün ifadesi sert, gözleri keskindi:
     “Benimle yatmak mı istiyorsunuz, Teğmen?” diye sordu.
     “Böyle demedim! Niçin bu şekilde konuşuyorsunuz?”
     Molly hain bir tavırla;
     “Belki benden tiksinmenizi istiyorum,” dedi. “Ben de bir zamanlar evliydim. Kocam öldü. Yani bakire değilim!”
     Sesi acı çıkıyordu.
     Tonder;
     “Sadece benden hoşlanmanızı istiyorum, o kadar!” dedi.
     “Biliyorum… Medeni bir insansınız. İki taraf birbirinden hoşlanırsa, sevişmek daha mükemmel, daha zevkli olur, değil mi?”
     “Böyle konuşmayın… Ne olur böyle konuşmayın!”
     Molly, hızlı bir bakışla kapıya göz attıktan sonra;
     “Biz esir bir milletiz,” dedi. “Yiyeceğimizi elimizden aldınız. Açım! Karnımı doyurursanız sizden daha çok hoşlanırım.”
     “Ne demek istiyorsunuz?”
     “Ne o… sizi tiksindirdim mi, Teğmen? Belki de niyetim bu. Fiyatım iki sucuktur!”
     “Böyle konuşamazsınız!”
     “Ya sizin kızlarınız Teğmen? Geçmiş savaşta… Erkekler bir yumurta, bir dilim ekmek karşılığı gönlünün çektiği kızı seçebiliyormuş. Yoksa beni bedava mı istiyorsunuz, Teğmen? Size çok mu pahalı geldim?”
     “Bir an için beni kandırdınız. Siz de benden nefret ediyorsunuz değil mi? Belki nefret etmezsiniz diye ümitlenmiştim…”
     “Hayır, nefret etmiyorum! Sadece açım ve… Ve… Evet, nefret ediyorum!”
     “İstediğinizi veririm, fakat…”
     Molly, Teğmenin sözünü kesti:
     “Başka bir tanım bulmak istiyorsunuz, değil mi? Orospu, fahişe sözcükleri kulağınıza hoş gelmiyor… Bunu mu söylemek istiyorsunuz?”
     “Ne demek istediğimi bilmiyorum; niyetimi öylesine nefrete buladınız ki!”
     Molly güldü:
     “Aç kalmak hoş bir şey değil. İki sucuk… İki tombul sucuk, dünyada her şeye bedel olabilir.”
     “Ne olur böyle konuşmayın… Yalvarırım!”
     “Neden? Söylediğim doğru değil mi?”
     “Hayır! Doğru olamaz bunlar!”
     Bir an için göz göze geldiler. Sonra, genç kadın önüne bakarak;
     “Hayır… Doğru değil!” dedi. “Senden nefret etmiyorum, Teğmen! Ben de yalnızım… Kar, damı iyice bastırdı.”
     Tonder, birden yerinden kalkıp Molly’nin yanına gitti. Ellerini avuçlarının içine aldı; sıkı sıkı tutarak hafif bir sesle;
     “Ne olur benden nefret etme,” dedi. “Ben sadece bir Teğmenim. Buraya gelmeyi kendim istemedim. Sen de isteyerek benimle düşman olmadın. Ben… Sadece bir insanım, zorbalıkla ülkeni işgal eden bir düşman değil!”
     Bir an için, Molly parmaklarıyla Teğmen Tonder’in elini sıktı. Sonra, fısıldar gibi;
     “Biliyorum,” dedi. “Evet… Biliyorum!”
     “Bu ölüm ve zorbalıkla dolu dünyada, bizim de az da olsa yaşamaya hakkımız var.”
     Molly bir eliyle genç adamın yanağına dokunarak;
     “Evet,” dedi.
     “Ben seni korurum. Bu cinayetlerin arasında birazcık olsun bizim de yaşamaya hakkımız var!”
     Molly’nin eli Teğmenin omzundaydı. Birden bedeni kaskatı kesildi. Sanki bir hayali izliyormuş gibi gözleri fal taşı gibi açıldı.
     Tonder kadının elini bıraktı:
     “Ne oldu?” dedi. “Ne var… bir şey mi oldu?”
     Molly gözünü kırpmadan boşluğa bakıyordu.
     Tonder;
     “Ne var?” diye tekrarladı.
     Molly büyülenmiş gibi konuşuyordu:
     “Okula yeni başlayan bir çocuk gibi giydirdim onu. Korkuyordu. Gömleğini ilikledim, teselli etmeye çalıştım. Hiçbir söz kâr etmiyordu… korkuyordu!”
     Tonder;
     “Neden… kimden bahsediyorsun?” diye sordu.
     Betimlediği görüntü, sanki genç kadının gözünde canlanıyordu:
     “Neden eve gönderdiler bilmiyorum; şaşkına dönmüştü. Neler olup bittiğinden haberi yoktu. Giderken beni öpmedi bile. Korkuyordu… ama çok cesurdu; aynen okula yeni başlayan küçük bir çocuk gibi!”
     Tonder ayağa kalkmıştı:
     “Sen… kocandan söz ediyorsun!” dedi.
     “Evet, kocamdan söz ediyorum. Başkana gittim, onun da elinden bir şey gelmiyordu. Yürüyüp gitti… ne düzgün, ne de dik yürüyebildi… ve siz, onu götürdünüz öldürdünüz. O zaman bu durumu garipsemiştim, pek inanamamıştım…”
     Tonder;
     “Kocan… O’ydu demek!” dedi.
     “Evet!.. Şimdi bu ıssız evde yaşarken inanıyorum artık!.. Evin çatısı tepeye kadar karla kaplıyken inanıyorum artık! Gün doğuşundan önceki ıssızlığın karanlığı içinde, buz gibi soğuk yatağımda tek başıma yatarken inanıyorum artık!..”
     Tonder genç kadının önünde duruyordu. Keder içindeydi.
     “Gecen hayırlı olsun!” dedi. “Allah yardımcın olsun! Yine gelebilir miyim?”
     “Bilmiyorum!”
     Tonder genç kadına baktı. Sonra sessizce çıkıp gitti. Molly hâlâ duvara bakıyordu.
     “Allah yardımcım olsun!” dedi kendi kendine.
     Bir iki dakika olduğu yerde öylece kaldı… duvara baktı. Kapı açılıp içeri sessizce giren Annie’yi bile görmemişti.
     Annie azarlarcasına;
     “Kapı açıktı?..” diye seslendi.
     Molly yavaşça geri döndü, kadını gördü. Gözleri hâlâ yuvarlak ve iri iriydi.
     “Evet… evet, Annie!”
     “Kapı açıktı. Bir erkek çıktı dışarı; askere benziyordu!”
     Molly yine aynı yanıtı verdi:
     “Evet… evet, Annie!”
     “Asker miydi?”
     “Evet, askerdi!”
     Annie şüphe ile karışık;
     “Peki, ne arıyordu burada?” diye sordu.
     “Kur yapmaya gelmiş…”
     “Ne oldu küçük hanım? Sen de onlarla birlik değilsin ya? Sen de şu Corell gibi onların adamı değilsin, değil mi?”
     “Hayır… onlarla birlik değilim, Annie!”
     “Başkan geldiğinde asker geri gelirse… Bak bir aksilik çıkarsa sorumlusu sensin!”
     “Dönmez… içeri almam.”
     Annie hâlâ şüphe içindeydi:
     “Çağırayım mı onları? Bir aksilik çıkmayacağından emin misin?”
     “Eminim… Neredeler?”
     “Bahçe çitinin arkasındalar.”
     “Söyle gelsinler.”
     Annie gidince Molly yerinden kalkıp saçlarını düzeltti. Biraz olsun canlanmaya, kendini toplamaya gereksinimi vardı.
     Çok geçmeden sofada ayak sesleri duyuldu. Uzun boylu, sarışın iki genç odaya girdi. Kısa ceket ve dik yakalı yün kazak giymişlerdi. Başlarında yün bere vardı. Yüzleri kuzey rüzgârından kavrulmuş, güçlü kuvvetli gençlerdi bunlar. Will Anders’le Tom Anders adlarında iki balıkçıydılar ve ikiz kardeş gibi birbirlerine benziyorlardı.
     “Merhaba Molly; duydun mu olanları?”
     “Annie söyledi. Pek kötü bir havada gidiyorsunuz.”
     Tom;
     “Açık havada gitmekten daha iyi!” dedi. “Açık havada uçaktan görülebiliriz. Başkan ne istiyor, Molly?”
     “Bilmem! Kardeşinizin başına gelenleri duydum… Çok üzüldüm.”
     İki genç sustular. Ne diyeceklerini kestiremiyorlardı. Yine Tom konuştu:
     “Çoğumuzun başına gelenlerden daha iyi,” dedi. “Sen de bilirsin!”
     “Evet, evet… Biliyorum!”
     Annie tekrar kapıda göründü. Fısıldayarak;
     “Geldiler,” dedi.
     Başkan Orden ile Dr. Winter içeri girdiler. Paltolarını, şapkalarını çıkarıp sedirin üzerine koydular. Orden, Molly’ye yaklaşıp onu alnından öptü.
     “Akşamın hayırlı olsun, yavrucuğum!”
     Sonra Annie’ye dönerek;
     “Sen sofada bekle, Annie!” dedi. “Devriye yaklaşırken bir kez kapıya vur. Gittikten sonra da bir kez vur. Tehlike anında ise iki kez vuracaksın. Sokak kapısını bir iki parmak açık bırak, biri gelecek olursa sesini duyarsın.”
     Annie;
     “Peki, efendim!” diyerek sofaya çıktı, oda kapısını kapattı.
     Dr. Winter sobanın başında ellerini ısıtıyordu.
     “Bu gece buradan gideceğinizi söylediler,” dedi.
     Tom;
     Gitmemiz gerek!” diye yanıt verdi.
     Başkan Orden başını sallayarak;
     “Evet, biliyorum.” dedi. “Bay Corell’i de beraberinizde götürüyormuşsunuz!”
     Tom acı acı güldü:
     “Başka çaremiz yok; onun teknesiyle gidiyoruz. Aramızda kalması doğru değil… Göz önünden uzaklaştırmak daha iyi!”
     Orden, hazin bir sesle;
     “Keşke çok daha önce gitmiş olsaydı,” dedi. “Yanınızda olması başınıza dert açmasın?”
     Will, kardeşinin sözlerini tekrarlayarak;
     “Göz önünden uzaklaşması daha uygun,” dedi. “Halkın gözünden uzaklaşması iyi olur.”
     Dr. Winter sordu:
     “Nasıl götüreceksiniz? Kendini korumaya kalkışmayacak mı?”
     “Kalkışacak elbet… Hiç kalkışmaz olur mu? Saat 12 olduğunda, her zamanki gibi mağazasından çıkıp evine yaya döner. Duvarın arkasında bekleyeceğiz. Arka bahçeden sahile indiriveririz. Tekne orada demirli zaten… Bugün hazırladık.”
     Orden;
     “Keşke böyle yapmasaydınız,” dedi. “Tehlikeyi arttırmış oluyorsunuz. Gürültü edecek olursa, nöbetçiler sesini duyup yetişir.”
     Tom;
     “Gürültü etmez,” dedi. “Hem denizde kayboluvermesi daha iyi! Kasaba halkının eline geçecek olursa, yeniden kan dökülmeye başlar. Hayır… Denizde yok olması en uygunu!”
     Molly, yün işini tekrar eline almıştı.
     “Adamı denize mi atacaksınız?” diye sordu.
     Will kızgın bir tavırla;
     “Denizi boylayacak, küçük hanım!” dedi.
     Sonra, Başkana dönerek sordu:
     “Bizi görmek istemişsiniz, efendim?”
     “Evet, biraz konuşmak istiyordum sizinle. Dr. Winter’le birlikte düşünüp taşındık; adalet, adaletsizlik, egemenlik gibi bir alay söz söyleniyor. Yurdumuz işgal altında ama esaret altına girmedi halkımız henüz…”
     Kapı bir kez vuruldu. Birdenbire odayı derin bir sessizlik kaplayıverdi. Molly’nin şişleri durdu. Başkanın uzanan eli havada kaldı. Oda halkı, hareketsiz, sessiz, sanki olduğu yere çakılıp kalmıştı. Bütün gözler kapıya dönüktü. Devriyelerin ayak sesleri, önce hafif, daha sonra kuvvetli duyuldu. Karların üzerinde gıcırdayan çizmelerin sesi odaya kadar geliyordu. Konuşmuyorlardı, evin önünden geçip gittiler. Ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı, sonra kayboldu. Kapı ikinci kez vurulduğunda, odadakiler rahat bir nefes aldılar.
     Orden;
     “Annie dışarıda üşüyecek,” diyerek, sedirin üstünden paltosunu aldı, oda kapısını açıp ona uzattı.
     “Şunu arkana al, Annie!” dedi.
     Sonra tekrar kapıyı kapattı.
     “Şu kadın olmasa ben ne yapardım bilemiyorum! Her yere girip çıkıyor, her şeyi görüp işitiyor!”
     Tom;
     “Artık gitmemiz gerek, efendim!” dedi.
     Winter;
     “Keşke Corell’i götürmekten vazgeçseniz,” diye karşılık verdi.
     “Olmaz… Göz önünden uzaklaşması herkes için iyi olacak!”
     Genç balıkçı, ne diyecek diye merakla Başkan Orden’e bakıyordu.
     Orden ağır ağır konuşmaya başladı:
     “Kısaca anlatayım: Burası ufak bir kasaba. Hak ve haksızlık küçük şeylerle ölçülür. Kardeşiniz öldürüldü; Alex de öldürüldü. Vatan hainlerinden öç almak gerek. Halk hırslı ama karşı koymak için olanakları yok. Hep küçük şeylerle ölçüyoruz. İnsanlar çarpışıyor… Düşünceler değil!”
     Winter devam etti:
     “Bir doktorun öldürmekten söz etmesi belki tuhaf ama baskı altına giren her millet mücadele etmek ister. Ama silahsız… Sadece ruh ve beden yetmiyor. Silahsız insanların ruhu da çöker…”
     Will Anders sordu:
     “Bütün bunlardan kastınız ne? Ne yapmamızı istiyorsunuz?”
     Orden;
     “Düşmanla dövüşmek istiyoruz, ama elimizden bir şey gelmiyor,” diye yanıt verdi. “Şimdi de halkı aç bırakmakla tehdit ediyorlar. Açlık, acizliğe kapı açar. Siz İngiltere’ye gidiyorsunuz. Belki kimse kulak asmaz ama siz yine de bizim hesabımıza, küçük bir kasaba adına onlardan silah isteyin…”
     Tom;
     “Tüfek mi istiyorsunuz?” diye sordu.
     Bu sırada kapı yine vuruldu. Odadakiler oldukları yerde donup kaldılar. Dışarıdan devriyelerin ayak sesleri geliyordu. Hızlı adımlarla, koşar gibi geliyorlardı. Will hemen kapıya koştu. Ayak sesleri eve iyice yaklaşmıştı. Sessizce sağa sola emirler veriliyordu. Daha sonra, nasıl geldilerse öylece koşup gittiler. Kapı bir kez daha vuruldu.
     Molly;
     “Birinin peşindeler herhalde,” dedi. “Acaba yine ne oldu?”
     Tom endişe içinde;
     “Gitsek artık,” dedi. “Tüfek mi istiyorsunuz, efendim? Sadece tüfek mi isteyelim?”
     “Hayır… Sadece durumumuzu anlatın. Hepimiz göz hapsindeyiz. Kısasa kısas hesabı; elimizde basit, gizli, sinsi silahlar olsa… Patlayıcı maddeler, tren hatlarını havaya uçuracak dinamit olsa… El bombaları, hatta zehir olsa…”
     Konuşmasını hırsla sürdürdü:
     “Bu dürüst bir savaş değil; kalleşlik ve cinayetlerle dopdolu bir savaş. Onlara, başvurdukları araçlarla karşılık verelim. İngiliz uçakları madene büyük bombalar savursun, ama bize de, sonradan kullanılmak üzere ufak bombalar atsınlar. Biz de onları saklayalım; rayların, depoların altına sokalım. Böylelikle düşman, hangimizin silahlı olduğunu kestiremez. Bombardıman uçakları bize gizlice silah atsın… Kullanmasını biliriz biz!”
     Dr. Winter söze karışarak;
     “Nereden patlak verdiğini anlayamazlar; askerler olsun, devriyeler olsun, ne zaman ve nerede, hangimizin saldırıya geçeceğini bilemezler.”
     Tom alnını silerek;
     “Eğer varabilirsek, söyleriz efendim,” dedi. “Ancak duyduğumuza göre; İngiltere’de sözü geçer çok sayıda kişi, sivil halka silah vermek taraftarı değilmiş!”
     Başkan Orden, genç adama uzun uzun bakarak;
     “Sahi…” dedi. “Bunu unutmuştum. Neyse… Anlarız elbet! Eğer Amerika ve İngiltere’yi hâlâ bu kafada insanlar yönetiyorsa, dünya zaten elden gitti demektir. Eğer sizi dinlerlerse… Söylediklerimizi anlatın onlara. Yardıma ihtiyacımız var. Eğer yardım edecek olurlarsa…”
     Yüzü sert ve haşin bir ifade büründü:
     “O zaman kendimizi kurtarırız!”
     Winter;
     “Bize dinamit verirlerse, toprağa gömer saklarız. Zamanı gelince de kullanırız. O zaman düşman huzur yüzü görmez… Askeri teçhizatlarını havaya uçururuz!”
     Odayı ortak bir heyecan kaplamıştı. Molly hararetle;
     “Evet,” dedi. “Rahat yüzü göstermeyiz onlara. Uykularını kaçırırız. Sinirleriyle mücadele eder, inançlarını yıkarız!”
     Will sakin bir tavırla;
     “Başka bir diyeceğiniz var mı, efendim?” diye sordu.
     Orden başını salladı:
     “Yok… Can alıcı noktası işte bu!”
     “Ya bizi dinlemezlerse?”
     “Bu gece yola çıkmaya nasıl niyet ettinizse, bu işi sonuçlandırma yolunda da aynı gayreti gösteriniz.”
     “Hepsi bu kadar mı, efendim?”
     Kapı açıldı. Annie sessizce içeri girdi. Orden konuşmasını sürdürdü:
     “Hepsi bu kadar! Şimdi artık gidin. Annie’yi göndereyim, yol açık mı bir baksın.”
     Başını kaldırınca Annie’yi gördü.
     Annie;
     “Patikadan yukarı bir asker geliyor,” dedi. Demin buradan çıkan askere benziyor. Az önce Molly’nin yanında bir asker vardı da…”
     Hepsi birden Molly’ye baktılar.
     Annie;
     “Kapıyı kilitledim,” dedi.
     Molly;
     “Ne istiyormuş?” diye sordu. “Ne diye dönmüş?”
     Kapı hafifçe vuruldu. Başkan Orden, Molly’ye dönerek sordu:
     “Neler oluyor Molly? Başına bir dert mi geldi?”
    “Hayır, hayır! Siz arka taraftan çıkın. Arka kapıdan çıkabilirsiniz. Haydi, çabuk olun!”
     Kapı sürekli vuruluyordu. Hafif bir erkek sesi duyuldu. Molly, mutfak tarafındaki kapıyı açarak;
     “Haydi… Haydi!” diye tekrarladı.
     Başkan Orden, genç kadının karşısında durdu:
     “Bir derdin mi var, Molly? Bir şey mi yaptın?”
     Annie soğuk bir tavırla;
     “Yine aynı asker galiba,” dedi. “Demin burada bir asker vardı.”
     Molly, Başkan Orden’e dönerek;
     “Evet… Burada az önce bir asker vardı!” diye yanıt verdi.
     “Ne istiyordu senden?”
     “Kur yapmak istiyordu.”
     “Yaptı mı yoksa?”
     “Hayır, yapmadı. Gidin artık… Ben işi kendim hallederim.”
     Orden;
     “Eğer başın derde girdiyse sana yardım edelim,” dedi.
     Molly;
     “Benim derdime kimse çare bulamaz… Gidin artık!” diyerek, hepsini iterek kapıdan çıkardı.
     Annie odada kalmıştı. Israrla Molly’ye bakarak;
     “Küçük hanım, asker ne istiyor?” diye sordu.
     “Ne istediğini ben de bilmiyorum.”
     “Ona bir şey söyleyecek misin?”
     “Hayır!”
     Molly, tereddüt içinde tekrarladı:
     “Hayır!”
     Sonra, daha kesin bir ifadeyle;
     “Hayır, Annie!” dedi. “Hiçbir şey söylemeyeceğim.”
     Annie öfkeyle;
     “Küçük hanım… Bir şey söylemezseniz çok iyi edersiniz,” diyerek kapıdan çıkıp gitti.
     Molly, odanın ortasında yanan lambaya doğru ilerledi. Sırtlandığı yük öylesine ağırdı ki! Lambaya baktı, masaya baktı… Yün işinin yanına koyduğu büyük terzi makasını gördü. Ne yaptığını bilmeden makası sapından kavradı. Sap kısmı parmaklarının arasından kayıvermiş, sanki keskin bir av bıçağı halini almıştı. Gözleri dehşet içinde irileşmişti. Lambaya doğru eğildi. Işık yüzüne vuruyordu. Ağır hareketlerle makası koynuna soktu.
     Kapı hâlâ vuruluyordu. Adamın seslendiğini duyuyordu. Kısa bir an, lambanın üzerine eğildi kaldı. Sonra üfleyerek ışığını söndürdü. Sobanın hafif kızılımsı parıltısından başka odada hiç ışık yoktu. Gözlerini kapadı. Kısık ve tatlı bir sesle seslendi:
     “Geliyorum Teğmenim, geliyorum!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz