Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 08.10)

D

“Hayatta kalmanın sırrı, ölene dek uyanık kalmaktır!” 

SURİYE-Halep, Saat 08.10 

       Doğan, Eşber’den ayrıldıktan sonra, aynı onun yaptığı gibi, hızla karşı kaldırıma geçip sola dönen ilk sokağa saptı. Gideceği yeri biliyordu. Eski ihtişamından çok şey kaybetmesine rağmen, Halep’in en önemli tarihi çarşılarından birisiydi Vakıf Çarşısı. Tam 334 dükkânı vardı. Yavuz Sultan Selim’in, halife olduktan sonra ilk defa kendi adına hutbe okuttuğu yer olan Ulu Cami’ye yakın bir bölgedeydi.
       Doğan, çarşıya girdiğinde, bilmeden yaptığı yan­lışlığı anlamış, ama geç kalmıştı. 228 no.lu dükkân, ne­redeyse çarşının öbür ucundaydı. Yürümeye başladı. Geniş dehlizlerde yürüdükçe, bölümler arasındaki geçiş merdivenlerini tırmandıkça, postacıların neden ge­nellikle düztaban olduklarını daha iyi anlıyordu.
       Kaç bölümden geçtiğini, kaç merdiven inip çık­tığını saymamıştı. Sadece dükkânların numaralarını takip ediyor, köşe başlarında çakılı yön levhalarına göre hareket ediyordu. Bu iş biraz daha uzayacak olursa, konsantresini kaybedecekti.
       İşte nihayet 228 no.lu dükkânın önündeydi. Kapı ardına kadar açıktı, ama siyah boncuklarla işlenmiş kalın bir sineklik girişi örtüyordu. Sinekliği tek eliyle kal­dırarak içeri girdi.
       İçeride, küçük bir tezgâhın arkasında, kırk yaş­larında bir adam duruyordu. Uzun boylu, koyu siyah saçlı, sert görünüşlü bir adamdı. Gözkapakları kalın, dudakları etliydi. Gözlerinin altında oluşan küçük torbacıklar, bu adamın içkici biri olduğunun en belirgin işaretleriydi.
       Doğan, bütün sevimliliğini takınarak gülümsedi. Bu adamın, aradığı kişi olması kuvvetle muhtemeldi.
       “Siz, Muhittin Canbaz olmalısınız?” diye, Türkçe olarak sordu. Rolünü sonuna kadar oynaması ge­rekiyordu.
       Adamdan da Türkçe yanıt geldi.
       “Evet, sizi tanıyor muyum?”
       Muhittin Canbaz, güzel Türkçe konuşuyordu. Doğan, bakışlarını onun üzerinde gezdirerek karşılık verdi:
       “Ben, Mehmet Kartal… İstanbul’dan dün akşam geldim. Beyrut Oteli’nde kalıyorum…”
       “Hoş geldiniz, sizin için ne yapabilirim?”
       “Muhittin Bey, isminizi ve adresinizi bir arkadaşım verdi; Kenan Payaslı… Onu tanıyor musunuz?”
       “Kenan Payaslı… Kenan Payaslı… Hayır, ta­nımıyorum.”
       Doğan, Binbaşı Abdullah Vahap’ın, Suriye konsolosluğuyla yaptığı telefon görüşmesi sırasında vermiş olduğu ismi söylemekle, karşısındaki adamın ne tepki göstereceğini öğrenmek istemiş, ancak bu girişimi boşa gitmişti. Muhittin Canbaz’ın, Kenan Payaslı ismi kar­şısında verdiği tepki sıfırdı.
       Doğan, hiç bozuntuya vermeden;
       “Benim İstanbul’da, Sultanahmet civarında, muh­telif hediyelik eşyaların satışını yaptığım turistik bir mağazam var,” diye konuşmasına devam etti. “Ge­nellikle el yapımı… Ehh… Müşterim de var. Ben, birinci elden mal almayı seven bir adamım. Sizin bu konuda yardımcı olacağınıza inanıyorum.”
       Muhittin Canbaz, bir an için duraladı. Bir şeyler düşündüğü açıkça belli oluyordu. Gözlerinin neredeyse yarısını örten göz kapaklarını açmaya çalışarak,
       “Kenan Payaslı mı dediniz?” diye yeniden sordu. “Kendisini tanımıyorum, ancak benim ismimi bir başka kişiden almış olabilir mi diye düşünüyorum.”
       “Orasını bilemem,” diye karşılık verdi Doğan. “Yalnız, arkadaşımın bahsettiğine göre, İstanbul’da ünü­nüz çok yaygınmış… Pek çok kişi tarafından tanınıyormuşsunuz.”
       Muhittin Canbaz’ın gözleri birden parladı. Kar­şısındaki adamın övgüde mi, yoksa imada mı bu­lunduğunu anlamaya çalıştı.
       Doğan, üstüne üstüne giderek;
       “İnsan ne aradığını bilirse, neticede yerin dibine de girse onu bulmayı başarır Muhittin Bey,” dedi. “Sizinle bir anlaşma yapmadan, işinizin inceliklerini öğ­renmeden Halep’ten ayrılmak istemiyorum. Ben, bu işin en tepesindeki kişiyi bulmuşum, öyle kolay kolay bı­rakmam! Oturalım… Hesap kitap yapalım… Alacağımızı vereceğimizi konuşalım.”
       Muhittin Canbaz, karşısındaki adamın duyduğu doğal heyecanı değerlendirmeye çalışıyor, böyle dam­dan düşer gibi gelip yaptığı iş teklifini biraz garip bu­luyordu.
       Kenan Payaslı’yı gerçekten tanımıyor, bu isimde biriyle bir yerlerde karşılaştığını da hatırlamıyordu. Mehmet Kartal adı da kendisine yabancıydı. Dün gel­diğini ve Beyrut Oteli’nde kaldığını söylemişti. Sağır sultanın bile duyduğu otel önündeki patlamadan acaba haberi var mıydı? Bir yoklasa fena olmazdı.
       “Nasıl, oteliniz rahat mı?” diye sordu. “Bazı otel­ler, bulundukları muhit itibariyle oldukça gü­rültülüdürler.”
       Doğan;
       “Çok doğru söylüyorsunuz,” diye karşılık verdi. “Dün akşam misafiri olduğum şahıs, yemekten sonra geri dönmeme izin vermedi. Gece onun evinde kaldım. İyi ki kalmışım. Otelin önünde çok büyük bir patlama olmuş. Bir polis arabası mı ne, havaya uçurulmuş!”
       Muhittin Canbaz, her ne kadar istediği yanıtı almış olsa da, yine de kendini tatmin olmuş hissedemiyordu. Rahat hareketlerine, akıcı ve samimi konuşmasına rağ­men, bu adamdan hoşlanmamıştı.
       “Pekâlâ, Mehmet Bey!” dedi. “Yarın, benim ih­racat işlerimi düzenleyen yardımcımla oturur ko­nuşursunuz. Takdir edersiniz ki, bu işler basit işler değildir. Bir sürü formaliteyi gerektirir. Sonra, affınıza sığınarak söylemek isterim ki, sizi tanımıyoruz. Geç­mişinizi, ticari kariyerinizi bilmiyoruz. Bu nedenle, yardımcımın da size soracağı bir dizi soru olacaktır. Bunlara açıklıkla yanıt vermeniz, sizinle iş yapmamızı kolaylaştıracaktır.”
       “Ne demek, bu sizin en doğal hakkınız ama…” dedi Doğan, “Siz sanki yanımızda olmayacakmışsınız gibi konuşuyorsunuz.”
       “Evet, maalesef katılamayacağım. Yarın özel bazı işlerim nedeniyle kent dışına çıkmam gerekiyor.”
       “Çok üzüldüm! Neyse, bir sonraki gün konuşur ve inşallah anlaşmamızı kutlarız.”
       “Tabii, tabii… İnşallah!”
       “Saat kaçta burada olmam gerekiyor?”
       “Yine bu saatlerde gelirseniz, sizi bekliyor ola­caktır.”
       “Yardımcınızın ismi nedir? Onu nasıl ta­nıyacağım?”
       “Adı, Ahmet Cemil’dir. Merak etmeyin, ona sizden bahsedeceğim, o sizi tanır.”
       Doğan, ‘Ahmet Cemil’ adını Keko’dan da duy­duğunu anımsadığında, doğru iz üzerinde olduğuna kesin kanaat getirdi. Bu alçak herif, göz göre göre ken­disini Suriye istihbaratına teslim edecekti.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz