Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 11.00)

D

“Yaşam zafer değil, savaştır!”

SURİYE-Halep, Saat 11.00

       Çıktıkları sokak, Madin Sokağı’na nazaran biraz daha kısa bir sokaktı. Doğan’ın amacı, gelen polis ara­balarının çevreyi kontrol altına almadan önce buradan uzaklaşmaktı. Bu nedenle, Esma’nın elini tutmuş kuş gibi uçuruyordu. Genç kadın, mümkün olduğunca ona ayak uydurmaya çalışıyor, sendelediği ya da tökezlediği anda koluna sarılıyordu.
       Doğan, diğer bütün ülkelerde olduğu gibi, Suriye polisinin de aptal olmadığını biliyordu. Eve girdikten ya da çevresini kordon altına aldıktan kısa bir süre sonra, aradıkları kişinin mutfak balkonundan kaçtığını an­lamakta gecikmeyeceklerdi.
       Doğan;
       “Parmak izlerini de tespit edeceklerdir mu­hakkak,” diye aklından geçirdi. “Her yerde parmak izim var! Esma’nın da elinde eldiven olmadığına göre, onun da parmak izleri dokunduğu her yerde kalmıştır.”
       Doğan, henüz bu kadının orada bulunuşunun sır­rını çözmüş değildi. Fotoğrafının üstüne ‘A. VAHAP’A HÂTIRA OLARAK’ diye yazan o değil miydi? Demek ki, öyle veya böyle, binbaşının özel hayatına girmiş bir ka­dındı. Abdullah Vahap’ın başlarına büyük işler açtığı Askeri Muhaberat, acaba aralarındaki bu ilişkiyi biliyor muydu? Biliyorlarsa, peşine takılmakta geç kal­mayacaklardı.
       Şimdilik bu sorulara yanıt aramaktan vazgeçip kaçması gerekiyordu. Ancak, uzaklaşmadan önce Eşber’in bu civarda olup olmadığından emin olması la­zımdı. Birkaç kez ardına baktı, göremedi…
       Sarı Volkswagen’in yanına gelmişlerdi. Esma, ara­baya doğru ilerledi, kapıyı açtı, kısa bir anlık du­raklamadan sonra;
       “İsterseniz direksiyona siz geçin,” dedi. “Nereye gitmek istiyorsanız, oraya gidebiliriz. Yeter ki buradan hemen uzaklaşalım!”
       Doğan, olumsuz anlamda başını salladı.
       “Hayır… Sizin sürmeniz daha doğru olur,” diye yanıt verdi. “Üstelik, arabayı kullanırken yanlış bir ha­rekette bulunmanızı hiç tavsiye etmem! Şu anda sizinle birlikte olmam, bu gibi davranışlara izin vereceğim an­lamına gelmez.”
       Esma, ne demek istendiğini anlamış gibi başını önüne eğdi. Direksiyona geçti. Tam motoru çalıştırmaya hazırlanırken;
       “Yat!” diye bağırdı Doğan. “Arabanın içine yat ve sesini çıkarma…”
       Son anda, dikiz aynasından, sokağa dönmekte olan bir polis arabasını fark etmişti. Kendi de, mümkün ol­duğunca eğildi, iki vücut, küçücük otomobilin içinde dertop oldular… Nefes almaktan bile çekiniyorlardı.
       Polisin en ufak bir duraklaması ve şüphelenerek arabanın içine göz atması durumunda yapılacak bir şey yoktu. Bir tavşan gibi yakayı ele vereceklerdi. Böylelikle, Keko cinayetinin suçu, rahatlıkla üzerine yüklenecekti!
       Neyse ki, polis arabası hiçbir şeyin farkına varmaksızın geçip gitti. Doğan, güvenlik kontrollerini yap­tıktan sonra, genç kadını kalkması için uyardı.
       Esma’nın yüzü bembeyaz olmuştu. Elleri titriyor, kalbi küt küt atıyordu.
       Doğan;
       “Tamam, geçti artık!” dedi. “Şimdi sakin olun ve yavaş yavaş hareket edin! Hızlı gitmeye çalışmayın. Hareketleriniz doğal olsun.”
       Genç kadın buna da itaat etti. İlk köşe başından sapıp, Aziziye semtine doğru uzanan geniş bir caddeye çıktı. Bu cadde, bir süre sonra ikiye ayrılacak; bir tanesi, üniversitenin bulunduğu mahalleye kadar uzayacaktı.
       Doğan;
       “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.
       “Nereye isterseniz… Ama sizin bir öneriniz yoksa, benim evime gidebiliriz. Merak etmeyin, güvenli bir yerdir!”
       Bunu o kadar doğal bir tarzda söylemişti ki, Doğan’ın şüphelenmek aklının ucundan bile geçmedi. Onun şu anda düşünmek zorunda olduğu çok daha önemli bir sorunu vardı:
       “Bana evinizin adresini tam olarak söyler mi­siniz?” diye sordu. “Nereye gittiğimi bilmek isterim de…”
       “Pek tabii!” diye yanıtladı Esma. “Ben, üni­versitenin karşısında, Afrin Sokağı’nda, 1 numaralı tek katlı bir evde oturuyorum.”
       Doğan, belli etmeksizin kolunu yukarı kaldırarak, saatine doğru konuştu:
       “Yaa… Üniversitenin karşısında tek katlı bir ev haa! Afrin Sokağı 1 numara… Köşe başında güzel bir ev olmalı…”
       “Güzeldir… Orasını çok severim.”
       “Yalnız mı oturuyorsunuz?”
       “Evet! Üniversitede göreve başladığımdan bu yana yalnız yaşıyorum.”
       “Merakımı bağışlayın ama… Ne işle meş­gulsünüz?”
       “Ben, Arkeoloji Bölümü’nde asistan olarak görev yapıyorum. İki sene kadar oldu… Okulu bitirdikten sonra ayrılmadım.”
       Doğan, genç kadının söylediklerini ilginç bulsa da, fazla üzerinde durmadı. Dikiz aynasından sürekli ar­kasına bakıyor, takip edilip edilmediklerini kontrol edi­yordu. Gelen giden arabalar arasında hiçbiri dikkatini çekmemişti.
       “Umarım Eşber serbesttir ve sesimi duymuştur,” diye düşündü. “Yoksa halimiz haraptır. Hiç tahmin edemeyeceğim birini kader karşıma çıkardı. Binbaşıyla olan ilişkisi konusunda aydınlatıcı bir bilgi alabilsem, belki dönen dolapları anlamam mümkün olabilecek. Yine de, kurulan tuzaktan kurtulduğuma şükretmeliyim. Peki ama… Yanıtını merak ettiğim tek bir soru var; bu kadın o evde ne arıyordu?”
       Esma, on dakika sonra, birbirine paralel du­rumdaki sokakların birinin girişinde yavaşlayarak;
       “İşte geldik,” dedi. “Burası Afrin Sokağı… Şu ev de benimkisi…”
       Manevra yaparak arabayı kaldırımın kenarına ya­naştırdı ve aşağıya indi. Tek katlı villayı andıran bu gayet güzel evin önünde, yarısına kadar açık bırakılmış bir bahçe kapısı vardı. Küçük taşlardan örülmüş patika bir yol, eve kadar uzanıyor, buradan beş basamaklı bir merdivenle ön terasa çıkılıyordu. Evin asıl girişi bu­radandı. Doğan, bir başka yerden giriş olup olmadığına baktı, göremedi…
       Esma;
       “Hadi girsenize,” diye üsteledi. “Çekinmenize gerek yok!”
       Doğan;
       “Siz önden buyurun,” dedi. “Böylelikle, ayak­kabınızın topuğunu arkadan kafama yeme riskini de or­tadan kaldırmış oluruz!”
       Genç kadın, gülümsemesine rağmen hiç sesini çı­karmadı. Öne geçti, cebinden çıkardığı bir anahtarla ka­pıyı açtı. İçeri girdi.
       Doğan, tereddüt ediyordu. Temkinli davranmak zorundaydı. Kapıda biraz duraklayarak sağı solu kontrol etti. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Tabancasını eline ala­rak birkaç adım attı. Esma, sakin bir tavırla onu iz­liyordu.
       Antreden sonra ilk girdikleri oda, zengin dö­şenmiş, oldukça büyük bir salondu. Bir köşesinde Amerikanvari bir bar, diğer köşesinde ise oturma grupları yer alıyordu. Bir kenarda, üzeri şark sitili yastık ve örtülerle süslü bir divan duruyordu. Modern bir yemek masası takımı, salonun tam ortasına yerleştirilmişti. Masanın üzeri ve sandalyeler sedef kakmalarla işlenmişti. Yerde, birbirinin benzeri iki adet halı vardı. İşlemeli birkaç döşek, salonun boş yerlerine serpiştirilmişti.
       Doğan, genç kadının kolundan tutarak diğer oda­lara doğru sürükledi. Her taraf, gerçekten zevkle dö­şenmişti. Dikkatini çeken hiçbir şey olmadığını görünce rahatladı, tekrar salona döndü.
       Esma, bu dolaşma sırasında sürekli sessiz kalmış, yanındaki adam ona bir şey sormadığı gibi, o da ken­diliğinden bir açıklama yapma gereğini duymamıştı.
       Salona döndüklerinde, Doğan’ın oturduğu kol­tuğun karşısına geçip oturarak;
       “Haydi bakalım,” dedi. “Bana soru sormak is­tiyordunuz. Şimdi sorun, sizi dinliyorum!”
       Doğan, ona karşılık vermeden önce, bir süre göz­lerini salonda dolaştırdı. Az önce, duvardaki tablolara dikkat etmemişti. Salonun üç duvarı, çok güzel ve çok değerli tablolarla süslüydü. Her birinin üst kısmına monte edilen küçük birer spot, elektriğin söndürüldüğü romantik anlarda tabloları aydınlatarak gayet hoş bir ortam yaratıyordu.
       Birden, elindeki tabanca ile genç ve güzel bir ka­dının karşısında bulunduğunu ve böyle nezih bir or­tamda gülünç duruma düştüğünü hisseder gibi oldu. Bunlar, ajan filmlerinin hiç vazgeçilmeyen sahnelerindendi ve asla gerçek hayatla bağdaştırılabilecek şeyler değildi.
       “Tebrik ederim,” dedi. “Eviniz mükemmel… Üs­telik çok zevkli döşemişsiniz.”
       “Teşekkür ederim,” diye yanıt verdi Esma. “Ancak, sorularınıza ne zaman başlayacağınızı merak edi­yorum. Bu konuda kararlı görünüyordunuz, yoksa vaz mı geçtiniz?”
       Doğan, bakışlarını genç kadının gözlerine dikti. Esma, en fazla yirmi altı… Belki de yirmi yedi yaşlarında görünüyordu.
       “Doğrusu onu, elinde bıçakla Keko’nun üstünde tasavvur edemiyorum,” diye düşündü. “Keko’yu öl­düren, işini iyi bilen usta bir katil… Tek darbede, ka­burga kemiklerinin arasından kalbe ulaşan yolu çok iyi bulmuş.”
       Sonra, hiç beklenmedik bir anda, aklına ilk gelen soruyu soruverdi:
       “Neden onu öldürdünüz?”
       Sorunun ani gelişi ve olağanüstülüğü Esma’yı şaşırtabilirdi. Buna rağmen, hiç heyecan belirtisi gös­termedi. Bir süre sessiz kaldı. Belki de, en doğru yanıtı verebilmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. Doğan, sorunun beklenen etkiyi yaptığını fark etmiş, genç ka­dının vereceği yanıtı bekliyordu.
       Esma;
       “Eğer onu öldürmediğimi söylersem bana inan­mazsınız, değil mi?” diye mırıldandı.
       “Pek tabii inanmam… Bir eve giriyorum… Yatakta dört bir tarafından bağlanmış bir adam ve kalbine sap­lanmış bir bıçak buluyorum. Cinayet işleneli aradan beş on dakika ya geçmiş, ya geçmemiş… Üstelik evde, sak­lanmaya çalışan bir kadın da var.”
       “Siz polis değilsiniz,” diyerek konuşmasına devam etti Esma. “Biliyorum! Çünkü kaçmama yardım ettiniz, beni, katil olarak orada yakalanmaktan kur­tardınız. Bu nedenle daha anlayışlı ve daha mantıklı olacağınızı sanmıştım, ama görüyorum ki…”
       Doğan;
       “Bak sen,” diye düşündü. “Ben kendi canımın der­dine düşmüş kurtulmaya çabalarken, kaçmasına yardım ettiğimi söyleyerek minnet duygularını ön plana çı­karıyor. Amacı beni etkilemekse havasını alır. Bu ka­dının kafasının içinden bir şeyler geçiyor ama dur ba­kalım…”
       Esma, gerçekten güzel bir kadındı. Erkeklerin durup dinlenmeden iltifat yağdıracakları kadar gü­zeldi… Ve bu güzelliğinin, onu tamamlayan et­kileyici tavırlarının da farkındaydı. Kendini toparlamış, hareket ve sözlerine tam anlamıyla hâkim olmaya baş­lamıştı. Korkuyu falan bir kenara bırakmıştı. Kotluğun her iki yanına sallandırdığı elleri artık titremiyordu. Bakışlarına güven verici bir hava vermişti. Doğan, kartlarını açık oynamaya karar vererek, “Polis olmadığım, hatta Suriye vatandaşı bulunmadığım doğru,” dedi. “Ancak bu hususlar bazı şeyleri değiştirmez!  Söyleyin, onu niçin öldürdünüz?”
       Esma, tatlı bir tebessümden sonra,
       “İnat ediyorsunuz,” diye karşılık verdi. “Benim böyle bir şeyi yapmadığımı, yapamayacağımı bilmenize rağmen, hâlâ suçu benim üzerime yıkmaya ça­lışıyorsunuz. Bakın; sizin bir tabancanız var, ben ise silahsızım. Siz bir erkeksiniz, ben ise bir kadın… An­layacağınız, şartlarımız eşit değil! Bana birtakım so­rular sormanızı kabul ettim. Çünkü bana inanacağınızı ümit ediyordum. Oysaki siz…”
       Doğan;
       “Beni kaba ve anlayışsız bir kişi olarak ta­nımlamanıza hiç gerek yok,” dedi. “Bazı mesleklerde çalışan insanlar, öyle her duyduğuna, her gördüğüne itibar etmemeyi öğrenmişlerdir. Kolayınıza geliyorsa, siz bana öldürmediğinizi ispat edin!”
       Genç kadın, derin bir nefes aldı. Anlamlı gözlerle Doğan’a baktı. Kolay yolla ikna edemeyeceği biriyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı. Karşısındaki adam, öyle ke­lime oyunlarıyla alt edilecek biri değildi.
       “Evet… Beni cinayet yerinde bulduğunuz doğru…” diye devam etti. “Fakat bu neyi ifade eder? Benim ar­kamdan siz de oraya geldiniz. Üstelik kapıdan değil, ba­cadan girdiniz. Sizin de aynı niyetle oraya gelip gel­mediğinizi kim bilebilir?”
       Doğan;
       “Nee?” diye bağırdı.
       “Sinirlenmeyin! Sizi itham etmek için ko­nuşmuyorum. Üstelik böyle konuştuğum için beni affetmenizi dilerim. Amacım sadece, sizin de olay yerine gelmenizin pek yasal nedenlere dayanmadığını size is­patlamak ve sonunda düşmüş olduğunuz durumun be­nimkinden bir farkı olmadığını göstermek!”
       Doğan’ın, genç kadının verdiği bu akıllıca yanıttan dolayı canı sıkılmıştı. Konuyu dağıtmak için;
       “Adınız ne?” diye sordu.
       “Esma!” yanıtını aldı.
       “O evin kime ait olduğunu biliyor musunuz?”
       “Biliyorum… Binbaşı Abdullah Vahap’ın evidir.”
       “Abdullah Vahap’ı tanıyor musunuz?”
       “Evet!”
       “Nereden tanıyorsunuz… Bir akrabanız falan mı?”
       “Hayır… Binbaşı benim iki yıla yakın bir süredir nişanlımdır!”
       Doğan, giz perdesinin bir bölümünün aralandığını düşündü. Sorularına ara vermeksizin devam etti:
       “Binbaşı nerede görev yapıyor?”
       “Rakka’da… Hava Savunma Komutanlığı’nda…”
       “Şu anda da orada mı?”
       Esma, bu soruya yanıt vermedi. Başını eğdi, ses­siz kalmayı tercih etti.
       Doğan;
       “Neden sustunuz?” diye sordu. “Binbaşının ne­rede olduğunu bildiğinizi biliyorum. Doğruyu söylemeniz inanın sizin için daha iyi olacak. Çünkü ben de bazı şeyler biliyorum ve yeri geldiğinde bildiklerimi si­zinle paylaşacağım. Şimdi söyleyin bakalım; nişanlınız şu anda Rakka’da mı?”
       Esma, Doğan’ın bu tarz konuşmasından et­kilenmişti. Kendini toparladı, kararlı bir şekilde,
       “Hayır!” diye yanıt verdi. “Binbaşı, evvelki gün, akşamüstü birliğinden ayrılarak Halep’e geldi. Gece de Türkiye’ye geçti!”
       “Nereden biliyorsunuz?”
       “Son görüşmemizde böyle bir planı olduğundan bahsetmişti.”
       “Peki… Neden böyle bir plan kurdu? Binbaşı rütbesindeki bir kişinin kaçarak ülkesini terk etmesi, do­layısıyla hayatının sonuna kadar hain olarak ni­telendirilmesi, pek öyle kolay kolay göze alınabilecek bir davranış olmasa gerek, öyle değil mi?”
       “Doğru söylüyorsunuz, ama rahatsızlık duyduğu bazı konular vardı. Türkiye’ye giderse, bütün bunlardan kurtulacağını ve huzura kavuşacağını söylüyordu.”
       “Siz neden yanında değildiniz?”
       “Bunu teklif ettim… Birlikte gidelim dedim. Ama kabul etmedi. ‘Ne olacağını bilemiyorum, önce ben gi­deyim, sonra senin gelmen kolay olur,’ dedi. Beni teh­likeye atmak istemediğini söyledi.”
       Doğan, genç kadının yaptığı açıklamalar doğ­rultusunda, olayların ne şekilde başladığını, nasıl bir seyir izlediğini ve sonradan ne şekil aldığını açıkça anlayabiliyordu. Zavallı kadının, nişanlısının Türkiye’de öldürüldüğünden haberi yoktu! Hatta ve hatta Binbaşı Abdullah Vahap’ı öldüren kişinin, şu anda evde cansız bir halde yatmakta olan katilin ta kendisi olduğunu da bilmiyordu.
       Doğan;
       “Bilmesine imkân var mı?” diye kendi kendine sordu. Konunun aydınlatılması için sorulması gerekli birkaç soru daha vardı.
       Cebinden, evde bulduğu fotoğrafı çıkararak genç kadına uzattı. Esma, eline aldığı resmine bir süre dalgın dalgın baktıktan sonra gözlerini kaldırdı. Gözkapakları küçülür gibi olmuş, güzel gözleri hafifçe nemlenmişti. Duygulandığı belli oluyordu.
       “Bunu nereden buldunuz?” diye sordu.
       Doğan, bu soruya şimdilik yanıt vermek is­temiyordu. Hiç oralı olmayarak;
       “Yatakta yatan adamı tanıyor muydunuz?” diye sordu.
       “Hayır… Hayatımda ilk kez gördüm.”
       “Nişanlınızın bir arkadaşı falan mıydı?”
       “Binbaşı Abdullah Vahap, bu kılıktaki adamları ya­nına bile yaklaştırmazdı. Bana hep, ‘Bu gibi insanlardan uzak dur. Bunlardan insana fayda yerine zarar gelir. Çok tehlikelidirler…’ der dururdu.”
       “Tehlikeli olmasına rağmen yine de öldürüldü?”
       “Bakın… Dönüp dolaşıp konuyu bu adamın öl­dürülüşüne getiriyorsunuz. Ben onu, yatağın üzerinde bıçaklanmış durumda buldum. Şok oldum. Çünkü yeni öldürülmüştü. Kanı hâlâ akmaya devam ediyordu. Çok korktum, salona kaçtım… Sonra, mutfak kapısının açıl­dığını duydum. Odaya saklandım… Meğer siz gel­mişsiniz.”
       “Size inanmak istiyorum ama…”
       “İnanmanız gerekir… Benim, koskoca bir adamı yakalayıp yatağa bağlayacak, bağırmasın diye ağzını ka­patacak, sonra bıçağı elime alıp soğukkanlılıkla kalbine saplayacak kuvvette biri olduğumu mu sanıyorsunuz?”
       “Peki, peki… İnandım! Yalnız son bir soru so­racağım; o eve ne yapmaya gitmişiniz?”
       “Binbaşıdan birkaç gün içinde haber alacağımı düşünüyordum. Her an, benim de gelmemi isteyebilirdi. Arkamızda önemli bir şeylerin kalmaması için son bir kez daha kontrol etmeye gelmiştim. Evin anahtarını so­racak olursanız… Bende vardı. Hafta sonlarında, bin­başının Rakka’dan gelmesine yakın eve gider, ortalığı toplar, yemek falan hazırlardım. Hafta sonlarını birlikte geçirirdik…”
       Doğan, soru sorma faslının yeteri kadar uzadığını düşünüyordu. Esma’yı, kurmuş olduğu hayalleriyle baş başa bırakıp gitmek en iyisi olacaktı. Gerçekleri ken­disinden duymasında hiçbir yarar yoktu. Aksine, böyle bir işe kalkışması, kendi durumunu da zora sokabilirdi. Binbaşı Abdullah Vahap Türkiye’de, katili ise Suriye’de öldürülmüştü. Birisi kendi ideallerinin, diğeri yön­lendirmelerin kurbanı olmuştu. Sonunda her ikisi de kaybetmişti. Kaybedenlerin olduğu yerde, kazananların da olması gerekiyordu. Peki… Kazanan kimdi? Şimdilik bu husus belirsizliğini koruyordu. Doğan, kazanan ta­rafta yer almak için uğraş veriyor, karşı taraf ise, onu bu uğraşında yenilgiye uğratmak için elinden gelen gayreti gösteriyordu.
       Doğan, gitmeden önce son bir kez;
       “Bana, binbaşının rahatsız olduğu konulardan hiç söz etmediniz?” diye sordu. “Neydi onlar? Başa çı­kamayacağı kadar önemli ve hassas konular mıydı?”
       “Bu konuda bir şey söylemek istemiyorum,” diye yanıt verdi Esma. “Bu onun özel meseleydi… Bana hiçbir şey söylemezdi. ‘Pis insanlardan insana sadece pislik bulaşır!’ diyordu. Bazı günler canı çok sıkkın olurdu. Sebebini sorduğumda; ‘Hep aynı konular… boş ver!’ der geçerdi.”
       “Türkiye’ye sizi nasıl aldırmayı düşünüyordu? Bu konuda bir karara varmış mıydınız?”
       “Tabii! Benim pasaportum vardı ve ben, o ça­ğırdığında, gerekli yasal izinleri alıp normal yollardan yurtdışına çıkacaktım.”
       Doğan, kafasındaki bütün soruların yanıtlarını al­mıştı. Bu evde daha fazla kalmasını gerektirecek bir neden yoktu. Saatine baktı… Saat 12.30’a geliyordu.
       Onun kalkmak üzere olduğunu anlayan Esma;
       “Ne o, gidiyor musunuz?” diye sordu. “Şu da­kikaya kadar hep siz bana soru sordunuz. Ancak, benim de size birkaç sorumun olabileceğini ve buna da hakkım olduğunu tahmin etmişsinizdir. Fazla zamanınızı almak istemem, mutlaka önemli işleriniz vardır. Sa­dece birkaç dakikanızı alır, o kadar… İzin veriyor mu­sunuz?”
       “Buyurun, sizi dinliyorum!” diye yanıt verdi Doğan. “Tabii… Soracağınız sorular, yanıt verebileceğim cinsten olmalı. Yoksa boşuna çenenizi yormuş olacağınızdan dolayı üzülürsünüz.”
       Esma;
       “Pekâlâ,” dedi. “Ama önce, soğuk bir meyve suyu içip içmeyeceğinizi size sormalıyım. Ben çok susadım da!”
       “Teşekkür ederim, içerim!” dedi Doğan.
       Genç kadın, Amerikan bardan aldığı bardakları doldururken;
       “Bana inanmış olmanıza sevindim,” dedi. “Sizi ikna edene kadar epey uğraştım sayılır. Zor tatmin olan bir yapınız var. Türksünüz, değil mi?”
       “Evet, Türk’üm!”
       “Adınızı bağışlar mısınız?”
       “Adım Mehmet Kartal!”
       “Gizli işlerle uğraşan bir teşkilâtta falan mı ça­lışıyorsunuz?”
       Doğan;
       “Bu soruyu neden sorduğunuzu pek an­layamadım,” dedi. “Herkesin yaşamında kıyıdan kö­şeden bulaştığı, uğraşmak zorunda kaldığı birtakım özel işler olabilir.”
       “Anlıyorum,” dedi Esma. “Tabii bu özel işler, sizi de binbaşının evine kadar sürükledi?”
       “Oradan tesadüfen geçmekte olduğumu söyleyecek kadar basitleşmek istemem. Üstelik siz de bu masala inanmayacak kadar zeki bir kadınsınız. Evet… Bir iz üzerindeydim. Daha doğrusu, Türkiye’de önemli bir suç işleyip Suriye’ye kaçan bir adamın peşindeydim. Ar­dından Halep’e kadar geldim. Yatakta ölü bulduğunuz kişi, benim takip etmekte olduğum suçluydu. Onu, binbaşının evinde kıstırıp yakaladım, yatağa sıkıca bağ­layıp bıraktım. Amacım, bazı işlerimi görünceye kadar onun ayakaltında gezinmesini önlemekti. Bana zararı dokunabilirdi. Çünkü beni tanıyabilecek, kimliğimi açıklayabilecek tek kişi oydu. Ne yazık ki geri dön­düğümde, onun bıçaklanmış olduğunu gördüm.”
       “Ve… Benden şüphelendiniz!”
       “Evet! Bunun için sizden özür dilerim. Git­meliyim. Umarım hayalleriniz bir gün gerçek olur ve siz nişanlınızla birlikte uzun yıllar mutlu ve sağlıklı ya­şarsınız…”
       “Teşekkür ederim!”
       “Hoşça kalın… Pis adamlardan da uzak durmayı unutmayın!”
       “Bu ortak tavsiyenize uyacağıma söz veriyorum! Güle güle!”
       Kapının ağzındaydılar. Doğan, Esma’nın uzattığı eli sıkarken, mesleki bir içgüdünün tesiriyle birden geri döndüğünde, kafasına inmek üzere olan balyoz gibi bir yumruğun görüntüsüyle karşılaştı. Vücudunu bükerek ilk darbeden kıl payı kurtuldu. Vuruşunun boşa git­mesinin şaşkınlığını yaşayan adam, hemen ardından ka­sıklarına yediği tekmeyle acı içinde kıvranarak yere yı­ğıldı.
      Doğan, tam ikinci darbeyi indirmeye hazırlanırken, koyu bir gölgenin arkasına dolandığını fark etti. Ta­bancasını çekmeye fırsatı yoktu. En seri şekilde sa­vunmasını yapmalı, daha sonra silaha müracaat et­meliydi. Üstelik şu anda gürültü çıkarmanın hiç anlamı yoktu. Tabanca sesi, çok daha fazla kişinin başına top­lanmasına neden olabilirdi.
       Anlaşılan peşine düşmüşlerdi! İzini takip etmişler ve buraya kadar gelmişlerdi. Peki, içeri nasıl gir­mişlerdi? Eşber’in durumdan haberi olmadığı kesindi. Aksi halde, çoktan işe karışırdı. Doğan, tek başına kal­dığı gerçeğini artık kabul etmesi gerekiyordu.
       Genç kadın, kavganın başlangıcında hemen or­tadan kaybolmuştu. Belki saklanıyordu. Doğan, arkasına dolaşan irikıyım herifin elinde silah olmadığına dikkat etti. Demek ki, amaçları kendisini sağ ele geçirmekti. Bir Türk gizli servis mensubunun sağ olarak yakalanması, hesaplaşılacak önemli şeylerin olduğunun gös­tergesiydi… Ayrıca, propagandası da iyi olurdu…
       Doğan, yakın dövüş tekniklerini çok iyi bilen ve bugüne kadar hasımlarına bunun acısını çoğu kez tat­tıran biriydi. El ve ayaklarını çok hızlı kullanıyor, sağ ve sol dirseğiyle tesir edici vuruşlar yapıyor ve hâlâ ayakta durmakta direnen adamı yere indirmeye çalışıyordu.
       Bu sırada, birinci adamın, kısa, fakat iri ba­caklarının üzerinde bir ayı gibi sallana sallana doğ­rulmaya çalıştığını gördü. Arkadaşının yardımına koş­mak üzere ayaklanıyordu. Fırsatını bulan Doğan, bir diz darbesiyle onu yine kıç üstü yere oturttu. Dişlerinden birkaçı kırılmış ya da dilini ısırmış olabilirdi… Eliyle ağ­zını tutuyor ve can acısından boğuk sesler çıkarıyordu.
       Yere düşmemekte direnen adam da, şiddetle so­lumaya başlamıştı. Aldığı nefes yetişmiyor, ağzından ıslık çalar gibi garip sesler çıkıyordu. Adamı bu şekilde deviremeyeceğini anlayan Doğan, onu daha geniş bir alana çekmek ihtiyacını duydu. Salona doğru iteledi. Uygun bir yere geldiğinde, bütün kuvvetini vererek ufak bir kalça hareketiyle onu yere savurdu. Yere düşer düş­mez, ardından tekmeyi yapıştırdı. Adam, olduğu yerde sıçrar gibi oldu, sonra bir iki kez titredi ve hareketsiz kaldı… Bayılmıştı!
       Antreyi tek adımda aşıp evden ayrılmak için bun­dan daha güzel fırsat olamazdı. Esma’nın ne olacağını düşünecek zamanı yoktu. Dış kapıyı açtığında, bur­nunun ucuna dayanan bir tabancanın simsiyah namlusu ile karşılaştı. Ölüm, namlunun ucunda pis pis sı­rıtıyordu!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz