Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 12.00)

D

“Herkes kendi silahını sever!”

SURİYE-Halep, Saat 12.00

       Eşber, kaç saatten beri deli danalar gibi dönüp du­ruyordu. Doğan’ın uzak korumalığını üstlendiği andan itibaren, bütün dikkatini yaptığı işe vermişti. Son olarak onu, Binbaşı Abdullah Vahap’ın evine girerken görmüş, çıkışını uygun bir mesafede beklemeye başlamıştı.
       Polis arabalarının peş peşe gelişiyle kısa bir panik yaşamıştı. Onu ikaz etmeyi gereksiz görmüştü. Çünkü siren seslerini nasıl kendisi duyuyorsa, Doğan’ın da duymuş olacağını ve gerekli tedbirleri hemen alacağını biliyordu.
       Bulunduğu yerden bütün gelişmeleri takip edi­yordu. Ama Doğan, neden hâlâ dışarı çıkmamıştı? Po­lisler eve girmişler, çıkmışlar; bahçede, sokakta bir­birleriyle hararetli konuşmalar yapmışlardı. Ancak, Doğan yine gözükmemişti!
       Bir ara onun, apartmanda bir yerlerde saklandığını düşünmüş, sonra bu düşüncesinden vazgeçmişti. Tam o dakikalarda, kol saatinden cızırtılı bir ses yükselmişti. Evet! Bu ses Doğan’ın sesiydi… Bir şeyler söylemeye çalışıyor, ancak söyledikleri doğru dürüst an­laşılmıyordu. ‘Afrin Sokağı’ gibi bazı sözcükleri net bir şekilde duyduysa da, gerisi eksik kalmıştı.
       Hemen bulunduğu yerden ayrılmış ve bir vasıta teminine çalışmıştı. Dakikalarca sağa sola koşturmuş, ancak istediği özellikte bir araç bulamamıştı. O kadar ki, hareket halinde bir araca rastladığında, silahını çekip sürücüye ‘İn aşağı!.’ diye bağıracak duruma gelmişti.
       Sonunda bir taksiye rastladı ve ona ‘Afrin Sokağı’na gideceğini söyledi.
       O gün, bütün işler ters gideceğe benziyordu. Çünkü şoför, ‘Afrin Sokağı’nı bilmediğini’ uzun cümlelerle anlatmaya başlamıştı.
       Eşber, ara sıra kol saatinden gelen seslere dikkat ediyor, biri kadın sesi olmak üzere iki kişinin karşılıklı konuştuğunu anlıyordu. Anlıyordu ama bu yeterli ol­muyordu! Şoför, nereden geldiği belli olmayan bu ko­nuşmalardan tedirgin olmuştu.
       Eşber ona;
       “Bir polis arabası gördüğünde durmasını…” söy­ledi.
       İki saati geçkin bir süredir Doğan’ın izini sü­rüyordu. Eğer onu bulamadan başına bir şey gelecek olursa, kendini asla affetmezdi; ölmesi daha iyiydi! Bugüne kadar sayısız görevleri birlikte başarmışlar, al­tından hiç kimsenin kalkamayacağı zor işleri birlikte sırtlamışlar, bütün bu çalışmalar sırasında birbirlerine güvenerek ölüme birlikte meydan okumuşlardı. Eşber, nasıl olur da şimdi bu güveni boşa çıkarırdı?
       Kent merkezine giden bir cadde üzerinde, seyir halindeki polis arabasını görünce rahatladı. Şoföre;
       “Önüne geçtikten sonra, sağa çek dur!” dedi.
       Arabayı geçerken, koluyla işaret ederek onları durdurdu. Sakin ve soğukkanlı adımlarla yanlarına kadar giderek,
       “Şehrin yabancısı olduğunu, Afrin Sokağı’nı aradığını… Bulamadığını, kendisine bu konuda yardımcı olup olamayacaklarını…” sordu.
       Polislerden biri,
       “Yanlış yolda ilerlediklerini, yaklaşık bir kilometre kadar geriden sola ayrılan ve üniversiteye giden yola sapmaları gerektiğini, Afrin Sokağı’nın hatırladığı ka­darıyla oralarda bir yerlerde olacağını,” söyledi.
       Saat yarımı geçiyordu. Çok zaman kaybetmişti. Bütün bu olaylardan bir şey anlamayan ve kendisini muhtemelen sivil polis sanan şoföre,
       “Geri dönmesi ve üniversitenin karşısında bı­rakması,” talimatını verdi.
       Sekiz dakika sonra Eşber, tamamen yabancısı ol­duğu bir semtin kaldırımlarını tek başına arşınlamaya başladı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz