Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 12.40)

D

“Ölüm dediğin kılıcını kuşanıp atıyla gelmeli…
İşte o zaman onu cesurca karşılamak gerekir!”

SURİYE-Halep, Saat 12.40

       Kapıda; uzun boylu, hantal görünümüne rağmen belirgin bir adaleye sahip, karanlık yüzlü bir adam du­ruyordu. Aynı Muhittin Canbaz gibi, onun da gözkapaklarının altı torbalanmıştı. Yüzünde, hareketlerinde ve konuşmalarında belirli bir çizgiyi yakalayamamış dengesiz ve serkeş insanların ifadesi vardı.
       Doğan, bu cins adamlara dikkat edilmesi ge­rektiğini bilecek kadar deneyim kazanmıştı. Biraz önce patakladığı iki ayıdan çok farklı özelliklere sahipti. Sa­niyenin binde biri kadar bir zamanda aldığı kararı de­ğiştirebilen, her an için uygulayabileceği bir düşünceye asla sahip bulunmayan, ancak kendisine görev verildiği takdirde yerine getirebilecek yetenek ve deneyimde bir insandı. Bir başka deyişle; insani duygulardan yoksun, robotlaştırılmış bir ölüm makinesiydi!
       Doğan, iki adım geri çekilerek kollarını havaya kaldırdı. Adam, boşta kalan eliyle tabancasını tek bir hamlede çekip aldı. Ardından, içeri geçmesini işaret etti.
       Esma, salonda, Amerikan barın arkasında ayakta duruyordu. Korkudan ziyade, acıma içeren bir ifadeyle Doğan’a baktı.
       “Aferin Esma!” diye seslendi adam. “Rolünü çok güzel oynadın! Patronun kurduğu tuzak işe yaradı… Yoksa bu herifi kolay kolay ele geçiremezdik. Zeki adamdır şu bizim patron!”
       “Bu işi niçin yaptığımı biliyorsun Ahmet!” diye karşılık verdi genç kadın. “Bana verilmiş bir söz var. Bu sözün tutulmasını istiyorum, o kadar! Yoksa sizin pis işlerinize bulaşmaya hiç niyetim yok!”
       Doğan, Esma’nın da rol aldığı bu oyunda, kendisini teslim alan kişinin Ahmet Cemil olduğunu o anda an­ladı. Demek, ünlü iş bitirici, sabotaj ve suikast uzmanı adam buydu… Bir süre Keko’yla birlikte olan, şu anda da Muhittin Canbaz’la beraber İstanbul kanadında görev yapan Suriye istihbaratının has adamlarından Ahmet Cemil!
       Doğan, kapının kenarında yere yıktığı adamın gel­diğini ve arkadaşını ayıltmaya çalıştığını gördü. Bir süre sonra, her ikisi de, yürüyen birer enkaz halinde sa­londan ayrıldılar.
       Ahmet Cemil, Doğan’a;
       “Dur orda!” diye bağırdı. “Bir terslik yapmazsan her şey yolunda gider. Patronun gelmesini bir süre bekleyeceğiz. Aksilik bu ya, sabah 10’da, Şam’dan ça­ğıracakları tuttu… Ona, seni sağ olarak teslim edeceğime söz verdim!”
       Doğan, itaatkâr bir tavır takınarak bekledi. Bu sı­rada genç kadının gözlerini ondan kaçırmaya çalıştığını ve özellikle başka şeylerle meşgul oluyormuş gibi dav­randığını fark etti. Yaptığı işin vicdani ağırlığı altında eziliyormuş gibi bir hali vardı.
       Doğan;
       “Acaba bu işi neden yapmış olabilir?” diye sordu kendi kendine. “Verilmiş bir sözden bahsetti… Bu söz, onun için büyük önem taşıyor olmalı! Neticede, onların pis işlerine bulaşmak istemediğini söyleyerek tepkisini ortaya koydu. Bu kadının, ya hiçbir şeyden haberi yok ya da yüksek bir amaç uğruna bunlara katlanıyor. Her ikisi de benim işime gelir… Bu durumu de­ğerlendirmeliyim!”
       Bu sırada Ahmet Cemil, Türk gizli servisine men­sup bir ajanı yakalamanın verdiği zevkle yarı sarhoş olmuş gibiydi.
       “Ne o… süt kuzusu!” diye seslendi. “Yolun sonuna geldiğini mi düşünüyorsun?”
       Doğan sesini çıkarmadı. Sadece keskin bir bakış fırlatmakla yetindi.
       “Ne düşünürsen düşün umurumda değil,” diye devam etti. “Ben sizin gibileri bilirim. Aldığınız görevi sonuna kadar götürmek, bu arada mesleğinin gereklerini yerine getirmek istersiniz. Bunlar bana sökmez süt ku­zusu! Şu anda elimdesin ve ben bunun şerefine içe­ceğim. Ama ne yazık ki, sana ne yapılacağına patron karar verecek.”
       Doğan;
       “Öyleyse boşa çeneni yorma,” diye yanıt verdi. “Patronun geldiğinde, onunla konuşuruz!”
       “Ne o, benimle konuşmak ağrına mı gitti?”
       “Yoo, konuşabiliriz! Türkiye’de ne haltlar ka­rıştırdığını anlatmakla söze başla istersen…”
       “O kadar enayi değilim! Alnımda aptal falan mı yazıyor?”
       “Öyleyse başka ne konuşabiliriz ki? Benim bil­diklerim de seni ilgilendirmez!”
       “Nedenmiş o? Meslektaş sayılırız, birbirimizin halinden anlarız. Hadi, öt bakalım!”
       Doğan, yakaladığı bu fırsatı kaçırmaması ge­rektiğini düşünüyordu. Belki acı olacaktı ama kurtuluşu buna bağlıydı. Tek başına kalmış, Tırtıl’ı da, Eşber’i de kaybetmişti. O şimdi, elinde kalan tek olasılığı de­nemeye karar vermişti. Başarılı olup olamayacağını bi­lemiyordu. Bu, belki de onun son şansıydı…
       “Pekâlâ… Keko’yu kimin öldürdüğünden baş­layalım istersen!” diyerek konuya girdi.
       “Kes sesini,” diye bağırdı Ahmet Cemil. “Ko­nuşmanı istemiyorum!”
       “Neden ama?” diye devam etti Doğan. “Keko acı­masız bir katildi… Cezasını buldu!”
       “Sus diyorum!”
       “Türkiye’den kaçmadan önce bir cinayet işlemişti, hem de senin patronunun verdiği talimatla… Zavallı bir…”
       Doğan, fazla konuşamadı. Ahmet Cemil, tabanca darbesiyle yere yıktığı genç adamı, nefret dolu bakışlarla bir süre seyretti. O sırada, gözlerinin kıpkızıl renge bü­rünmesini izleyen bir çift siyah gözün varlığından habersizdi…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz