Hayatın Yasası

H

       İhtiyar Koskoosh dikkat kesildi. Gözleri çoktandır bulanık gördüğü halde kulakları hâlâ iyi duyabiliyor, duyduğu en hafif sesten bir anlam çıkarabiliyordu. Sesler, artık dünya sorunlarıyla pek ilgilenmemesine rağmen solgun alnının ardındaki yarı aydınlık zihnine ulaşmaktaydı.
       Ah! İşte köpeklere bağırıp çağıran, onları koşumlarını takarak kızağa koşmaya çalışan Sit-cum-to-ha’nın sesiydi bu. Sit-cum-to-ha, kızının kızı olmakla birlikte, karların ortasında tek başına, garip ve çaresizlik içinde oturan sakat dedesinin yanına gelemeyecek kadar meşguldü.
       Mola bitmiş, yol hazırlığı başlamış olmalıydı. Çadırların sökülmesinin ardından, kısa gün tükenmeden kafilenin yola düzülmesi gerekiyordu. Önlerindeki uzun yol öylesine durup bekliyor, oysaki gün göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyordu. Hayat çağırıyordu Sit-cum-to-ha’yı, hayatın gerekleri çağırıyordu. Onlar hayata uymak zorundaydılar; ölümün değil, hayatın gerektirdiği işleri yapacaklardı. Halbuki şu anda, kendisi ölüme o kadar yakındı ki…
       Ölümü düşünmek, ihtiyar adamı bir an için telaşlandırdı; İnmeli elleriyle titreyerek, yanı başında duran küçük çalı çırpı yığınına doğru uzandı. Evet, çalı çırpı demeti oradaydı; içi rahat etti. Elini yavaş yavaş geri çekti ve uyuz bir hayvan postu gibi orası burası dökük kürkünün içine soktu. Yeniden etrafı dinlemeye koyuldu.
       Duyduğu seslerin çağrıştırdığı anlama göre; yarı donmuş hayvan postlarının çıkardığı küskün çıtırtı, Reis’in geyik derisi çadırının yıkıldığını ve hatta katlanıp bağlanmakta olduğunu söylüyordu. Sırada öteki çadırlar vardı. Reis oğluydu onun; güçlüydü, yürekliydi. Kabiledeki tüm erkeklerin başıydı oğlu ve de yaman bir avcıydı.
       Kadınlar eşyaları toplamaya başlamışlardı. Çıkan şamata arasında oğlunun, onları azarlayan ve çabuk olmalarını söyleyen hiddetli gür sesini duydu ihtiyar Koskoosh; kulağını bu sese verdi. Onu son kez işitiyordu, bir daha duymayacaktı.
       Geehow’un çadırı da söküldü; ardından Tusken’in çadırı. Tüm çadırlar toplanıyordu birer birer. İşte yedi, sekiz, dokuz! Herhalde sökülmedik sadece Shaman’ın(1)çadırı kalmıştı. Sonunda onu da devirdiler; sarıp sarmalayıp kızağa yerleştirdiler. Şimdi eşyalarını toplayan Shaman’ın homurtularını duyuyordu ihtiyar. Çünkü bu işi yaparken hep söylenir dururdu Shaman.
       Bir çocuk ağlaması, ardından onu susturmaya çalışan anasının yumuşak, tatlı, yatıştırıcı sesi geldi. Bu, mutlaka küçük Koo-Tee’dir diye düşündü ihtiyar. Huysuz bir çocuktu Koo-tee; öyle aman aman güçlü de değildi. Belki de bir iki aya kalmaz ölürdü. Tundra düzlüğünde, bir yerlerde ateş yakar, buzu eritip delik açarlardı; kurtlar gelip cesedi parçalamasın diye de deliğin üzerine kayalar yığarlardı. Ne fark ederdi? Bilemedin iki üç sene sonra anası bir daha doğururdu. Sonra… Ne kadar tok varsa, o kadar da aç olacaktı. Dünyada her şeyden daha aç olan, doymak bilmeyen ölüm, sonunda herkesi alıp götürmeyecek miydi?
       O da ne? Ha… Adamlar köpekleri kızağa koşmuşlar, sırımlarını geriyorlardı. Bir daha duyamayacağı bu sesleri dikkatle dinledi ihtiyar. Kamçılar şaklıyor, köpekler hırlıyordu. Kamçı sırtlarına indikçe, nasıl da uluyordu hayvanlar? Kızağa koşulmayı hiç istemezlerdi; çalışmak ve yoldan nefret ederlerdi. İşte gidiyorlardı. Kızaklar birbiri ardından yavaş yavaş, sallana sallana sessizliğe karışıyorlardı. Ömrünün onlarla geçen kısmı bitmiş, şimdi yalnızlığa, tek başına ölüme terk ediliyordu.
       Ama hayır! Ağır bir gövdeyi taşıyan, geyik derisi çarıkların altında gıcırdayan karın sesini duydu. Ayaklar ta yanına kadar sokuldu; yanı başında birisi duruyordu. Elini başına koydu. Ne düşünceli, ne iyi kalpliydi oğlu! Kafile hareket ettikten sonra babalarının yanına uğramayan öteki oğulları düşündü. Nice ihtiyarlar bilirdi böyle; tek başına ölüp gitmişlerdi. Ama kendi oğlu iyi idi, beklemişti.
       Geçmişini derin derin düşündü. Genç adamın sesi onu gerçek dünyaya getirene kadar da öylesine dalgın geçmişte kaldı.
       “İyi misin?” diye sordu oğlu.
       İhtiyar yanıt verdi:
       “İyiyim.”
       “Bir eksiğin var mı?”
       “Her şeyim tamam.”
       “Yanında bir yığın odun var,” diye devam etti oğlu. “Ateşin de harıl harıl yanıyor. “Hava da açtı, soğuk kırıldı biraz. Neredeyse kar başlayacak, hatta şimdiden belli belirsiz serpiyor.”
       “Demek başladı.”
       “Kabile ilerliyor; arkadaşlar acele ediyorlar. Yükleri ağır, mideleri de açlıktan dümdüz. Açlık bedenlerine uyuşukluk vermiş. Yolumuz uzun, acele etmemiz ve hızlı yürümemiz gerek. Sen rahat mısın?”
       “Rahatım. Dalının üstünde çırpınan geçen mevsimden kalma bir yaprak gibiyim. Sıkı sıkı tutuyorum dalımı. Ama ilk solukta düşeceğim yere. Sesim bile kocakarıların sesine döndü; gözlerim ayaklarıma yol göstermez oldu. Dizlerim tutmuyor, ayaklarım da yürümek istemiyor. Yorgunum; bütün vücudum ağrılar içinde… Ama rahatım! Sen git…”
       Yakınır bir sesle gıcırdayan kar duyulmaz oluncaya kadar, başı öne eğik dinledi ihtiyar. Durumuna yerinmiyordu; bekledi ve dinledi. Artık oğlu, sesinin erişemeyeceği kadar uzaklaşmıştı; seslense de duymazdı onu.
       Titrek elini aceleyle odunlara uzattı. Her an biraz daha yaklaşan ölümle arasındaki biricik engeldi bunlar. Tepesinde esnemekte olan sonsuzlukla arasında bir demet çalı çırpı vardı şimdi. Yaşamı, bu bir avuç kuru dala kalmıştı artık. Bunlar da birer birer eriyecek, ateşin sönmemesini sağlayacaktı. Ancak ölüm de adım adım, sinsi sinsi üzerine çökecekti. Son çalı parçası da görevini yerine getirip söndükten sonra, ayazın bıçak gibi kesen acı soğuğunu hissetmeye başlayacaktı. İlkin ayakları gevşeyecek, sonra elleri teslim olacak, ardından yavaş yavaş ilerleyen uyuşukluk, tırnaklarının ucundan çenesine doğru toplanıp tüm bedenini saracaktı. Başı dizlerinin üzerine düşecek, öylece kalacaktı. Tümden kendinden geçecekti böylece, dinlenecekti. Gerisi kolay ve rahattı. Nasıl olsa herkes ölecek değil miydi?
       Şikâyet etmiyordu. Haksız bir tarafı yoktu ki; hayat öyle gerektiriyordu. Topraktan yaratılmış, toprakta yaşamıştı; sonuç olarak yine toprağa dönmek ona yabancı gelmiyordu. Ölüp toprağa kavuşmak büyük bir yenilik değildi onun için. Bütün canlılar bir gün toprağa karışırdı mutlaka. Ne var ki doğa, canlılara karşı, insanlara karşı acımasızdı. Birey denilen o elle tutulur şey, umurunda değildi doğanın. Varsa yoksa tek endişesi, türlerin, ırkların devamında saklıydı. İhtiyar Koskoosh’un aklının erebildiği, bütün imanıyla bağlandığı düşüncelerin hepsi bu kadardı. Onun barbar aklı, şaşırıp kalıyordu doğrusu. Ama gerçekler öylesine apaçık ortadaydı ki, hayatı boyunca bunun örneklerini çok görmüştü.
       Bir dalın sivrilip filiz sürmesi, tomurcuğun patlayıp yeşermesi, yeşilliğin ardından yaprağın sararıp yere düşmesi… Tüm bu yaşam öyküsünün sözcüklerle anlatılması pekâlâ mümkündü. Oysa doğa, bireye tek bir görev vermişti. Görevi yerine getirmeyen ölür giderdi. Aslında, görevi başarsa da değişen bir şey yoktu; ölüm kaçınılmazdı. Doğanın umurunda değildi; buyruğunu yerine getiren, verdiği görevleri yapan çoktu, ancak önemli olan buyruğa uyan birey değil, buyruğa uyma, boyun eğme sorunuydu. Bu, hiçbir zaman ölmez, sürekli var olur giderdi.
       Koskoosh’un kabilesinin varlığı çok çok eskilere dayanıyordu. Arkalarında kaç mezar bıraktıklarını bile unutmuşlardı. Bunlar sayılmazdı ki… Çocukluğunda, kabilede kendisi gibi ihtiyarların bulunduğunu hatırlıyordu. Geçmişin karanlıklarında kalmış, unutulmuş, görevlerine sadık, itaatkâr insanların sayesinde kabilesi yıllardır yaşamıştı. Onlar madde olarak değil de, bir destan, bir efsane gibi dolaşıyorlardı aralarında. Kısacık güneşli yaz günleri gibi birbirinin ardından göçüp gitmişlerdi. Hepsi birer geçici olaydı. Kendisi de hayatın bir olayıydı ve göçüp gidecekti. Doğanın umurunda değildi. Hayata bir görev vermiş ve bir de yasa koymuştu. Onun sürekliliğini sağlamak hayatın göreviydi; yerini alacak başka canlılar vücuda getirmek ve sonra ölmek.
       Gözleri ışıl ışıl yanan, dolgun memeli, güçlü kuvvetli, zıp zıp zıplayan bir kadın, bakmaya doyulmayan, seyredilmeye değer bir yaratıktı. Ama onun da henüz tamamlamadığı bir görevi vardı önünde. Gözlerindeki pırıltı daha da artacak, yürüyüşü daha bir kıvraklaşacaktı. Delikanlıların önünde, kimi vakit yürekli, içindeki ateşi onlara da aşılayan, kimi vakit çekingen davranacak, kendi içindeki karmaşık duyguları sezdirecekti. Gene de giderek daha güzel, daha bakmaya doyulmayan bir yaratık olacaktı… Ta ki, artık kendini tutamaz hale gelen usta bir avcının onu yakalayıp evine götüreceği güne kadar.
       Avcı onu, kendisine yemek pişirmesi, işlerini görmesi, çocuklarının anası olması için evine kapatacak. Yavrulayan ana, gözlerindeki ateşli pırıltıyı yitirmiştir artık. Kalçaları pörsümüştür, ayaklarını sürükler yürürken. Gözleri donuklaşmış, bakışları bulanmıştır. Cildi süzülmeye, hareketleri durulmaya başlar. Artık buruş buruş olan yüzüyle, çökük yanaklarıyla ocağın başında oturan ihtiyar kocakarıdan tek hoşlanan küçük çocuklardır artık. Görevini tamamlamıştır kadın. Çok geçmeden, yani yine bir kıtlık mevsiminde, ya da ilk uzun yola çıkıldığında terk edilecektir. Tıpkı onun gibi… Karların ortasında, bir avuç odunla yapayalnız. Ne yaparsın ki, hayatın kanunu böyledir.
       Elindeki odunu ateşe attıktan sonra düşünmeye devam etti. Evet, yasa, hep o yasaydı. Her yerde ve her şeyde bu böyleydi. İlk donla birlikte sivrisinekler yok olurdu. Tavşana bile yaşlılık çöktü mü, artık ağır adımlarla koşardı; ağırlaşır, düşmanın pençesinden kurtulması güçleşirdi. Küçük sincap, sürüne sürüne ölüme giderdi. Koca kartal bile yaşlanınca gücünü yitirir, kolu kanadı kırık, bir avuç kızak köpeğinin ağına düşecek hale gelirdi. İnsanlar da öyle…
       Yine bir kış günü, hani o misyonerlerin(2)bir yığın kitap ve ilaç kutularıyla geldikleri kıştan bir önceki kış, Klondike’in yukarılarında bir yerlerde kendi babasını bırakıp gidişini hatırladı. O ilaç kutusu aklına geldikçe Koskoosh’un hep ağzı sulanırdı. Ama şimdi ağzı kupkuruydu; dudaklarında kımıldamaya derman yoktu.
       Bir ağrı dindirici vardı ilaç kutusunda, eşi benzerini o güne kadar görmemişti. Misyoner de başlarına belâ kesilmişti; kampa hiç et getirmediği gibi, çatlayıncaya kadar tıkınır ve hiç iş görmezdi. Avcılar homurdanmaya başlamışlardı. Neyse ki sonunda, Mayo yakınlarındaki dorukta ciğerlerini üşütüp öldü. Sonra köpekler, cesedin gömüldüğü yeri açıp üzerinde hora tepmişler, kemiklerini paylaşmışlardı.
       Koskoosh, ateşe bir odun daha koydu ve geçmiş anıların derinliklerine gömüldü. Bir zamanlar, büyük bir kıtlık olmuştu; her yanda açlık vardı. İhtiyarlar, boş mideleriyle ateşe doğru emeklerler, sonra oturur eski günleri, Yukon Irmağı’nın üç kış deli gibi akmasının ardından, üç yaz boyunca kupkuru kesildiğini anlatırlardı. Anasını o açlık döneminde kaybetmişti. Yazın birdenbire nehirdeki balıklar tükenmiş, kabile halkı tüm ümidini kışa, kuzeydeki Ren geyiklerinin gelmesine bağlamıştı. Kış gelmiş, ama geyikler görünmemişti. Böylesi hiç görülmüş değildi; kabilenin ihtiyarları bile böyle bir şey anımsamıyorlardı. Kış olsun da geyikler gelmesin… ama gelmemişti işte. Geyikler tam yedi yıl semtlerine bile uğramamıştı. Yavaş yavaş tavşanlar da tükenmiş, köpekler bir deri bir kemik kalmışlardı. Çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar, uzun gecelerin karanlığında birbiri ardınca ölmüşlerdi. Koca kabileden on beş kişide biri, ancak bahara, güneşe kavuşabilmişti. Böyle bir kıtlıktı işte!
       Bolluk günlerini de görmüştü ihtiyar; etlerin kokuşup atıldığı, köpeklerin fazla yemekten şişmanlayıp işe yaramaz hale geldiği günleri de görmüştü. Koca bir sürüyü kıstırıp, avlamadan salıverdikleri günleri, kadınların daha sağlıklı olup çok çocuk yaptığı günleri, çadırların kız ve erkek çocuklarıyla dolup taştığı günleri de görmüştü. Sonra, karınları doyan erkekler de azmış, eski defterler karıştırılıp, eski anlaşmazlıklar yenilenmişti. Böyle zamanlarda ayranları kabaran, gözlerini kan bürüyen erkekler, güneye doğru koşarlar ve Pelly’leri öldürmek için çalışırlardı. Bazen de, Tanana’ların ateşlerinde ısınmak için batıya yönelirlerdi.
       Hiç unutmuyordu; çocukken, bolluk günlerinin birinde, kurtların koca bir geyiği sürüklediğini görmüştü. Büyüdüğünde kabilenin en usta avcısı kesilen Zing-ha ile beraberdi. Zing-ha, daha sonra Yukon Irmağı’ndaki buz deliklerinden birine düşüp ölmüştü. Taş gibi donmuş cesedini, yarı beline kadar yukarı tırmanmış halde, tam bir ay sonra bulmuşlardı.
       Ama o geyik! O gün, Zing-ha ile birlikte, babalarını taklit ederek avcılık oyununa çıkmışlardı. Bir gece önce, dere yatağında bir geyik izine rastlamışlardı. Biraz ötede de kurt izleri görülüyordu. İzler, geyikle kurtların kısa süre önce geçtiklerini anlatıyordu. İzleri anlamakta daha o zamandan hünerli olan Zing/ha;
       “Yaşlı bir geyik,” demişti. “Yaşlı geyik sürüye ayak uyduramaz. Kurtlar onu diğerlerinden ayırmış, peşini bırakmazlar artık.”
       Doğruydu Zing-ha’nın söyledikleri. Kurtlar bir daha bırakmazlardı geyiğin peşini. Gece gündüz, durup dinlenmeden peşinden koşarlar, onu haklamaya çalışırlardı. Genellikle ayakları dibinde ulur, hayvanın burnuna pençe atarlardı. Dermanı kalmayıncaya kadar geyiği kovalar dururlardı. Zing-ha ile birlikte, nasıl da heyecanla, kana susamış gibi beklemişlerdi. Geyiğin sonunu görmek, kaçırılmaz bir eğlence olmalıydı.
       İstekli istekli, koşar adım izleri takibe başladılar. Böyle işlerde biraz ağır olmasına, keskin bir göze sahip bulunmamasına ve hiç de usta bir iz sürücü sayılmamasına rağmen, Koskoosh bile hayvanların izlerini gözü kapalı bulabilirdi. Açılan yol öylesine genişti ki, en aceminin bile yolu kaybetmesine imkân yoktu. Tabana kuvvet koşuyorlar, her adımda daha yeni yazılmış bu korkunç trajediyi merakla takip ediyorlardı.
       Bir süre sonra, geyikle kurtlar arasındaki kovalamacanın sona erip kısa süren dövüşe dönüştüğü yere ulaştılar. Burada kar hallaç pamuğu gibi darmadağındı. Büyük adam boyunda ve aynı genişlikte, üç yöne uzanan hayvan izleri görülüyordu yerde. Kar, burada iyice ezilmiş, çiğnenmişti. Orta yerde, koca bedenli geyiğin derin ayak izleri görülüyordu. Bu izlerin çevresinde, dört bir yanda, kurtların hiç de basık olmayan yayvan ayak izleri vardı. Anlaşılan, aç kurtlardan yarısı geyiği öldürmeye çalışırken, diğer yarısı bir kenarda yorgunluk çıkarıyordu. Bazı izler, sanki bir iki dakika önce yapılmış gibi, belirgin ve düzgündü. Kurtlardan birkaçı, çılgın kurbanın vahşi darbelerini yemiş ve ölümün tuzağına düşmüştü. Yerde boylu boyunca uzanan cesetlerde, iyice sıyrılmış birkaç kemik bunu gösteriyordu.
       Biraz daha ötede, ikinci bir dövüş yerine ulaştılar. Burada adımlarını yavaşlatmak zorunda kalmışlardı. Biçare hayvan can havliyle, ümitsizce mücadele etmişti. İzlerden anlaşıldığına göre; iki kez saldırganların hücumuna uğramış, ikisinde de düşmanı sıyırıp ayağa kalkmayı başarmıştı. Görevini çoktan yapıp bitirdiği halde, yine de hayat değerliydi onun için. Zing-ha, geyiğin böylesine yere yıkıldıktan sonra tekrar ayağa kalkışına hayret etmişti. “Şaşılacak şey,” diyordu, ama kurtulmuştu işte. Bu olayı Shaman’a anlatsalar, mutlaka bir anlam çıkarır, başka şeylere yorardı.
       Daha da ileride, geyiğin bir tepeciği aşıp koruluğa ulaştığı yere gelmişlerdi. Hayvanın ayak izleri, onun geri geri yürüdüğünü gösteriyordu. Önce gerilemiş, sonra kurtların üzerine atılmış ve ikisini parçalayıp karlara gömmüştü. Geyiğin sonunun yaklaştığı belliydi; çünkü kardeşleri ölü kurtlara dokunmamış, zaman kaybetmeden avlarının peşinden seğirtmişlerdi.
       Birbirine çok yakın uzaklıkta, kısa süren savaşı simgeleyen iki oyuk daha gördüler. Bundan sonraki yol kırmızıydı ve koca hayvanın adımları sıklaşmış ve yayvanlaşmıştı. Derken, savaşın ilk sesleri geldi kulaklarına. Bunlar, bir kovalamacada var gücüyle bağıran koro halindeki kurt sesleri değildi. Bu sesler, savaş alanının tam ortasından gelen, kurt dişlerinin ete en yakın olduğunu belirtir, kısa, kesik ve aç çenelerin çıkarmakta olduğu seslerdi.
       Zing-ha, karın üzerine yüzükoyun yatmış, rüzgârın estiği yönde sürünerek ilerliyordu. Onun yanı sıra, kendisi, yani ileride kabilenin reisi olacak Koskoosh emekliyordu. Birlikte küçük bir ladin ağacının alt dallarını aralayıp, geyiğin feci sonunu seyretmişlerdi. Kurtlar, ellerine düşen avı ne kadar da çabuk parçalamışlardı.
       Bu olay, tüm gençlik anıları gibi, bugün bile taptazeydi ihtiyarın zihninde; şimdi bile o sahne, bütün canlılığıyla bulanık gözlerinin önünde canlanabiliyordu. Koskoosh buna şaşıp kaldı. İleriki yıllarda, reis olup kabilenin yönetimini ele aldıktan sonra büyük işler başarmış, adı, Pelly’lerin ağzında ölüm habercisine çıkmış ve hatta yabancı bir beyaz adamla ortalık yerde bıçak bıçağa dövüşmüş ve sonunda adamı öldürmüştü.
       Uzun süre, ateş sönüp soğuk ısırmaya başlayıncaya kadar gençlik günlerini düşündü. Her seferinde ikişer odunla beslediği ateş, bu dünyadaki son tutanağıydı. Geri kalan dalları yoklayarak, daha ne kadar hayatta kalacağını hesapladı. Sit-cum-to-ha, dedesini düşünüp daha büyük demet odun toplamış olsaydı, acı akıbet biraz daha geç gelirdi. İsteseydi toplardı da; ama ne var ki dikkatsiz bir çocuktu torunu. Hele Beaver, yani Zing-ha’nın oğlunun oğlu ona göz koyduğundan beri, büyüklerine olan hürmet borcunu ihmale başlamış, soyunu sopunu unutmuştu. Neyse, ne önemi vardı! Kendisi de, göz açıp kapayıncaya kadar geçen gençlik günlerinde aynen onun gibi yapmamış mıydı?
       Bir süre çevrenin sessizliğini dinledi. Belki oğlunun yüreği yumuşar, geri dönüp babasını da alır, kabileyle birlikte geyiklerin daha semiz ve daha bol olduğu diyarlara götürür diye bekledi.
       İyice kulak kesildi; anılar arasında bocalayan beyni, o an için başka bir şey düşünmez olmuştu. Etrafta hiçbir hareket, hiçbir ses yoktu. Tek bir kar tanesi bile kımıldamıyordu yerde. O büyük sessizliğin ortasında, derin derin soluk alan bir kendisi vardı. Ah, ne kadar da yalnızdı!
       Şişşt… o da nesi? Birden tüm vücudu ürperdi. O hiç yabancısı olmadığı uzun uluyuş sessizliği yırttı. Hem, ne kadar da yakındaydı bu ses. Derken, gözlerinin önünde, her tarafı kan içinde dövüşen, uzun boynuzlarını sallayarak, zıplayıp atlayarak kendini korumaya çalışan yaşlı geyiğin hayali canlandı. Böğrü parçalanmış, butları kana belenmişti. Dal budak salmış koca boynuzlarını bir yere indiriyor, bir kaldırıp tos vuruyordu. Parlak gri renkler, parıldayan gözler, kırmızı dilleri dışarı sarkmış, dişlerinin arasından salyalar akan ağızlar sarmıştı etrafını. Ortasında bulunduğu halka merhametsizce daralıyor, izlerle ezilmiş bembeyaz karın ortasında tek bir karanlık nokta halinde küçülüyordu.
       Göğsüne çarpan soğuk bir çene, ihtiyarın yanağına doğru uzandı. Tenine temas etmesiyle, silkinip geçmişten sıyrılması bir oldu Koskoosh’un. İçinde bulunduğu durumun önemini kavrayarak yanan bir dal bulmak ümidiyle elini ateşe uzattı. Elinde, kor kesilmiş kıpkızıl bir odun parçası vardı şimdi. Korkunun yarattığı bu ani hareket canavarı ürkütmüştü. İnsanoğluna karşı doğuştan kendisinde var olan, atalarından gelme bir duyguyla, uzun uzun uluyarak kardeşlerini çağırdı hayvan. Öteki hayvanlar, istekli dolu iştahlı seslerle yanıt verdiler ona. İhtiyar adamın çevresinde, salyalı açık ağızlardan, parlayan keskin dişlerden meydana gelmiş bir çember oluşturuncaya kadar teker teker geldiler. Çember biraz daha daraldı, salyalı çeneler biraz daha yaklaştı.
       İhtiyar sesini çıkarmadan kurtları seyrediyordu. Elindeki yanan odun parçasını salladı; faydası olmadı. Hırlamadan ulumaya geçtiler, ama dağılmadılar. Derken biri göğsünü ileri doğru uzattı, kıçını yere sürüyerek öne çıktı; sonra bir ikincisi, bir üçüncüsü. Hiçbirinin geri çekilmeye niyeti yoktu.
       “Neden canımı böylesine sıkı tutacakmışım?” dedi ihtiyar kendi kendine. “Bu kadar ısrar neye yarar ki?”
       Elindeki odun ateşini kara daldırdı; ateş cızırdayarak söndü gitti. Çember huzursuz bir şekilde homurdandı, ama yerinden kımıldamadı. Koskoosh’un gözlerinin önünde yine geyiğin son kavgası canlandı. Bitkin başını dizlerinin üstüne düşürdü. Ne fark edecekti ki? Hayatın yasası bu değil miydi?

Alt Bilgi Notları:
(1)
Shaman: Şaman; gelecekten haber verme, büyü yapma vb. görevleri olan, ruhlarla ilişki kurarak hastalıkları iyileştirdiğine inanılan kişi, kabile sihirbazı.
(2) Misyoner: Bir dini, özellikle de Hıristiyanlığı yaymakla görevli kişi.

(Yazan: Jack London – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi