Hüner Kazandırır, Hünersizlik Batırır

H

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Bu masal çok eskiden, keçilerin sakat taşıdığı, kargaların orak biçtiği, balıkların kurakta yaşayıp, atların suda dörtnala koştuğu, insanların ise uçmayı bildikleri zamanda olmuş diyorlar.
       Yeryüzünde meşhur bir usta varmış. O hayatında ne mal, ne de mülk toplamış. Fakat güzel bir kız büyütmüş. Kız her bakımdan güzelmiş; yüzü pembe, dili keskin, eli de hünerliymiş. Etrafta kızın ününü duymayan, çevrede onunla evlenmek istemeyen delikanlı yokmuş. Her ne kadar zengin, adlı sanlı yiğitler kızı istedilerse de kız onları;
       “Ben hiçbir hazine istemiyorum. Ben gönlüme göre eş istiyorum,” diyerek gönderiyormuş.
       O civarın padişahının evlenmemiş bir oğlu varmış. Kızın ünü saraya kadar ulaşınca, şehzade kıza bakmak istemiş. Kızı görünce de aklı başından gitmiş, kıza âşık olmuş. Kızın kendisiyle evlenmesini istemiş.
       Bu isteğe kız;
       “Sen ne kadar şöhretli bir şehzade olsan bile bu bir hüner değildir. Eğer benimle evlenmek istiyorsan bir hüner öğrenmelisin. Kendi hünerinin ustası olduğunda seninle evlenirim,” diye şart koşmuş.
       Bu sözleri kızın inci gibi ağzından duyan şehzade, çok şaşırmış olsa da;
       “Peki, senin dediğin olsun. Bana sadece bir yıl zaman tanı. Bu zaman içinde bir hüner öğrenip geri dönerim,” diyerek ayrılmış.
       Saraya dönen şehzade, dünyanın her tarafından halı ustalarını çağırıp onlara şöyle seslenmiş:
       “Eğer kim bana bir yılda halı dokuma sanatını öğretirse onu mükâfatlandırır ve kendime baş dokumacım yaparım!”
       Ortaya aksakallı yaşlı bir adam çıkıp;
       “Ben size öğretirim. Fakat verdiğiniz sözü unutmayınız,” demiş.
       Böylece şehzade halı dokumayı öğrenmeye başlamış. Günlerin nasıl geçtiğini bile fark etmiyormuş. Aradan bir sene geçmiş. Şehzade usta dokumacıdan halı dokuma sanatının inceliğini kavramış. Sevinçle üstadını mükâfatlandırıp baş dokumacı yapmış. Kendisi de olağanüstü kıza gitmiş ve evlenmişler.
       Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.
       Az geçmiş, çok geçmiş. Şehzadeyle kızın tatlı hayatları sürüp gidiyormuş. Bu süre içerisinde şehzadenin babası vefat edince, şehzade padişah olmuş.
       Padişah bir gün kendi hükümran olduğu yerleri gezmeye çıkmış. Uzun süren bir yolculuktan sonra, kendisini tanımadığı bir şehrin surlarının önünde buluvermiş. Sur kapısından içeri girer girmez kafasına çuval geçirip attan indirmişler, kol ve bacaklarını bağlayıp götürmüşler.
       Padişah kendisine geldiğinde, çevresinde elbisesiz dolaşan bir sürü insan görmüş. Gördüklerine inanamayıp şaşkın şaşkın bakınırken, yanına birisi gelerek;
       “Neden böyle bakıyorsun? Senin burada giysiye ihtiyacın olmaz,” diyerek onu soyup elbiselerini almış götürmüş.
       Adam çıkar çıkmaz oradaki insanlar padişahın etrafını sarıp onun kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sormaya başlamışlar. Padişah o an ayılarak;
       “Burası neresi? Beni ne yapacaklar?” diye sormuş.
       “Nerede olduğumuzu biz de bilmiyoruz. Bizimle ne yapacaklarını da bilmiyoruz. Her gün aramızdan yüz kişi seçip götürüyorlar. Gidenlerden dönen olmadı,” diye cevap vermişler ona.
       Onlar böyle konuşurken demir kapı açılıp içeriye muhafızlar girmişler ve içinde padişahın da bulunduğu birkaç kişiyi alıp götürmüşler. Padişah dışarı çıktığında ayakaltına serpilmiş insan kemiklerini görüp çok korkmuş. Sonunda korkusunu yenip muhafızlardan birine yaklaşarak;
       “Beni efendinize götürün. Benim ona söyleyecek önemli şeylerim var,” demiş.
       Muhafız;
       “Biz efendimiz olmadan da senin yağlarını nasıl eritip, tenini nasıl sıkabileceğimizi biliyoruz,” diye dalga geçmiş.
       “Boşuna alay ediyorsun! Ben sizin düşündüklerinizden daha fazla kâr getirebilirim,” demiş padişah.
       “Kâr” sözünü duyan muhafız, alayı bırakıp;
       “Ne yapabilirsin ki?” diye sormuş.
       “Ben halı dokumasını bilirim. O halılar için padişah sarayında size çok para verirler,” diyerek yanıtlamış padişah.
       Padişahı haramilerin başına götürmüşler. Baş harami onu giydirip beslemelerini emretmiş ve sonra gerekli aletleri verip ayrı bir odaya yerleştirmişler.
       Tam bir ay sonra ilk halı hazır olmuş. Halı o kadar muhteşem bir güzellikte olmuş ki, haydutlar hemen saraya götürüp satmışlar ve padişaha yenisini dokumasını söylemişler.
       Gelelim saraya; padişahın karısı, onun kaybolduğunu kimseye söylemeden kocasının giysilerini giyip tacı başına geçirip tahta geçmiş ve halkı yönetmeye devam etmiş. Padişahın kayboluşundan iki ay sonra saraya tekrar halı satıcıları gelmişler. Kadın, güzelliği göz kamaştıran halının kocasının elinden çıktığını hemen anlamış. Dikkatle baktığında ise, çiçek ve bitki motifleri üzerinde kocasının isminin gizlice dokunduğunu fark etmiş. Satıcılara istedikleri parayı vererek;
       “Bunun gibi başka halılar olursa getirin!” demiş.
       Padişah haramilerin elinde iki sene kalmış. Bu iki sene içinde karısına, içinde gizli işaretlerle başına gelenleri anlatan on tane halı göndermiş. Böylelikle padişahın karısı, kocasının kimin elinde ve nerede bulunduğunu öğrenmiş.
       Haramiler padişahın karısına sonuncu halıyı getirdiklerinde, bin asker hazırlanmasını ve satıcıların tutuklanmasını emretmiş.
       Padişahın karısı beyaz atını eyerleyip bin askerle kocasının bulunduğu şehre doğru sefere çıkmış. Şehre ulaşınca kocası tarafından bildirilen eve baskın yapmış. Evin sahibini tutuklatıp, orada esir bulunan insanları serbest bırakmış. Odaların birinde de, saçı sakalı büyümüş kocasını bulmuş.
       Kocasını hemen tanıyan kadın, onu ata bindirip saraya götürmelerini emretmiş.
       Ambarların birinde, haramiler tarafından çalınmış altın ve gümüş sandıklarını bulmuşlar. Orada bulunan insanlar, özellikle de şehirde yaşayanlar bu işe şaşırıp kalmışlar.
       Padişahın karısı, haramileri sıraya dizip, onlara ceza vermelerini için halka teslim etmiş. Çalıntı tüm malları ise halka dağıtıp kocasıyla birlikte saraya dönmüş.
       Padişah yıkanıp, temizlenip giyindikten sonra yeniden tahtına oturmuş.
       Karısı ona demiş:
       “İşte hünkârım… Senin padişah olman seni kurtaramadı. Hünerli olman seni ve başkalarını kurtardı. Bu yüzden derler, ‘Hüner kazandırır, hünersizlik batırır’ diye.”
       Padişah, karısının aklına hayran kalmış ve ona teşekkür etmiş. O zamandan beri onlar daha mesut ve daha güzel bir hayat sürmüşler…

(Tatar Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi