Ay Battı – The Moon ıs Down (7)

A

Yedinci Bölüm

     Işıksız berrak geceyi, beyaz, cılız bir ay hafif şekilde aydınlatıyordu. Kuzey kutbundan doğru soğuk ve kuru bir rüzgâr, düzgün ve aralıksız yağan karların üzerinden gürültüyle esiyordu. Kasaba, oldukça derin ve kum gibi bir kar tabakasıyla örtülmüştü. Kar yığınlarının arasında evler dizi dizi uzanıyordu. Pencereler karanlıktı, soğuğa karşı hepsinin kepenkleri inikti. Hemen her bacadan incecik bir duman yükseliyordu.
     Kasabanın kaldırımları da karla kaplıydı, donmuştu, taş gibi kaskatıydı. Ancak, soğuk iliklerine işlemiş, çileli devriye grupları geçtiği zaman, sokaklardan biraz olsun ses duyuluyordu. Gecenin ayazı içinde titreyen evlerde, sabaha doğru çok az miktarda ılık hava kalmış oluyordu. Madenin giriş kapısındaki nöbetçiler gökyüzünü seyrediyorlar, ellerindeki aletleri göğe doğru tutup kontrol ediyorlar, dinleme cihazlarını sık sık yukarı çeviriyorlardı.
     Bombardıman için elverişli bir geceydi. Böyle gecelerde çelik kuşlar, her tarafa bomba yağdırır, ortalığı kan ve dumana bulardı. Ay pek ışık vermiyor olsa da, gökyüzünden bakıldığında, yeryüzü mükemmel tarzda görülebilirdi.
     Kasabanın bir ucunda, ufacık evlerin arasında kaybolmuş bir köpek, hazin hazin, dert yanarcasına uluyordu. Burnunu havaya dikip tanrısını arıyor, kendi aklınca, dünyanın düştüğü zor durumdan uzun cümlelerle sızlanıp duruyordu. Sanki doğuştan şarkıcıymış gibi sesine hakimdi, arada bir gırtlak nağmeleri yapıyordu. Sokaklarda beş aşağı beş yukarı dolaşan atlı devriye, köpeğin ulumasını duymuştu. Soğuğa karşı sıkıca sarıp sarmalanmış birisi;
     “Her gece daha berbat bir hal alıyor,” dedi. “Bir kurşun sıkıversek beynine!”
     Diğeri sordu:
     “Neden ki? Varsın ulusun. Hoşuma gidiyor. Bir zamanlar benim de bir köpeğim vardı; aynen bu şekilde ulurdu. Bir türlü yola getirememiştim. Sarı bir köpekti. Köpek ulumasına aldırmam.”
     Sonra, kayıtsız ve bezgin bir sesle;
     “Bütün köpekleri toplarken benimkini de götürdüler,” diye ekledi.
     Onbaşı;
     “Köpeklere boşu boşuna yiyecek verecek, onları besleyecek değillerdi ya!” diye karşılık verdi.
     “Yok canım… Şikâyet ettiğim falan yok. Böyle olması gerektiğini biliyorum. Ben, başımızdakiler gibi bu tür işlerden anlamam. Ama bazen tuhafıma gidiyor. Buradaki insanların çoğu köpek besliyorlar, oysaki bizim yediğimizin yarısını bile yemiyorlar. Köpekleri de, kendileri de birbirinden sıska…”
     Onbaşı;
     “Aptallıklarından,” diye yanıt verdi. “Onun için hemencecik yenildiler ya! Bizler gibi ustaca planlar kuramıyorlar.”
     Asker;
     “Acaba savaş bittikten sonra yine köpek besleyebilir miyiz?” diye sordu. “Belki Amerika’dan getirtip üretiriz. Amerika’da ne cins köpekler bulunur dersiniz?”
     “Bilmem… Herhalde, her şeyde olduğu gibi köpekleri de kaçıktır. Belki de köpek beslemek doğru bir şey değil! Köpeklerle hiç uğraşmasak daha iyi… Sadece polislere yarar belki.”
     “Belki… Önder köpek sevmezmiş, diye duydum. Köpek görünce kaşınıp aksırırmış!”
     Onbaşı;
     “İnsan neler duymuyor ki…” dedi. “Bak dinle!”
     Durdular. Uzaktan uçakların uğultusu duyuluyordu.
     Onbaşı;
     “İşte geliyorlar,” dedi. “Neyse ki etraf kapkaranlık! İki haftadan beri gelmiyorlardı.”
     Asker;
     “Tam on iki gün!” diye karşılık verdi.
     Madendeki nöbetçiler de uçakların sesini duymuşlardı.
     Çavuş;
     “Yüksekten uçuyorlar,” dedi.
     Yüzbaşı Loft, miğferinin kenarından gökyüzünü görebilmek için başını kaldırdı:
     “20.000 feet(10)kadar var,” dedi. “Belki de geçip giderler.”
     “Sayıları fazla değil galiba?”
     Çavuş, durup uçakların sesini dinledi.
     “Üçten fazla değiller sanırım. Bataryaya haber vereyim mi?”
     “Tetikte olsunlar yeterli. Albay Lanser’e de ki… Hayır, bir şey deme. Belki de buraya gelmiyorlardır. Neredeyse üstümüzden geçip gidecekler… hâlâ alçalmadılar.”
     Kasaba halkı da yattığı yerden uçakların sesini duyup, yumuşacık yataklarına büzülerek kulak kesilmişlerdi. Belediye Konağı’nda uyumakta olan Albay Lanser, ilk sesi duyar duymaz uyanmış, sırt üstü dönerek gözlerini tavana dikmişti. Daha iyi duyabilmek için soluğunu tuttu. Ama bu kez, kalbi öylesine hızlı çarpmaya başladı ki, hiçbir şey işitemez oldu. Başkan Orden ise, derin uykusunun arasında uçak seslerini duyup güzel hülyalara dalmış, tatlı tatlı mırıldanmaya başlamıştı.
     Gökyüzünün alt tabakalarında, çamur grisi renginde iki bombardıman uçağı, geniş daireler çizerek dönüyordu. Bir ara gazı kesip aynı yükseklikte dönmeye başladılar. Her birinin altından açılan kapaklardan, yüzlerce, binlerce minik paket, birbiri ardından yere inmeye başladı. Birkaç metre sonra, bu küçük paketler paraşütlerini açtılar. Yavaş yavaş toprağa bir paket yağmuru düşmeye başladı. Uçaklar gazı açarak yükseldiler, sonra gazı yine keserek daireler çizmeye başladılar. Küçük paket yağmuru, bu kez dağlara tepelere yağıyordu. Sonunda uçaklar geri dönüp geldikleri yöne doğru uzaklaştılar.
     Minik paraşütler, pamuk parçaları gibi havada uçuşuyor, rüzgâr tıpkı çiçek tohumlarını dağıtır gibi onları üfürüp dört bir yana savuruyordu. Bu küçük paraşütler, öylesine sakin, öylesine yavaş iniyorlardı ki, yirmi yirmi beş santimlik dinamit lokumları, karın üzerinde, dibe batmadan öylece kalıyorlardı. Paraşütün bezleri yavaşça üstlerini örtüyordu.
     Beyaz kar tabakasının üzerinde bu paketçikler simsiyah duruyordu. Dağlara, vadilere, ormanların beyaz alanlarına indiler; ağaçların dallarından sarktılar. Bazıları kasaba evlerinin çatılarına tünedi, bazıları küçük bahçelerin birer köşesine kondu. Hatta bir tanesi, meydandaki St. Albert anıtının kardan başlığının üzerine yerleşti.
     İşte, bu küçük paketlerden biri de, devriyelerin bir adım önüne düşüverdi.
     Çavuş;
     “Dikkat edin!” diye bağırdı. “Saatli bomba olmalı!”
     Bir asker;
     “Pek de küçük,” diye yanıt verdi.
     “Neysem ne… Yaklaşmayın!”
     Çavuş, el fenerini tuhaf pakete doğru çevirip yaktı. Mendil kadar minicik bir paraşüttü bu. Rengi açık maviydi. Ucunda yine mavi kâğıda sarılı küçük bir paket vardı.
     Çavuş;
     “Kimse el sürmesin!” dedi. “Hans… Sen madene git Yüzbaşıyı çağır. Biz de şu baş belâsı şeye göz kulak olalım.”
     O gün şafak geç söktü. Halk, evlerinden çıkar çıkmaz kar üzerindeki mavi benekleri gördü. Gidip ellerine aldılar. Kâğıdı açıp içindeki yazıyı okudular. Gökten gelen armağanlarına sevinmişlerdi. Seri bir hareketle paketten çıkardıkları uzun tüpleri, paltolarının içine saklayarak gizli birer yere götürüp gömdüler.
     Paketlerdeki bir başka hediye de çocukların kulağına gitmişti. Paskalya yumurtası(11)ararcasına, sağa sola dört döndüler. Talihli olan çocuk, mavi rengi görür görmez hemen koşup paketi açıyor, çikolatayı ağzına, tüpü cebine koyup annesini babasını haberdar ediyordu. Bir iki kişi ürküp, buldukları tüpleri askerlere teslim etmişti ama bunların sayısı pek fazla değildi. Askerler, hep birlikte kasabayı delik deşik edip paskalya yumurtası avına çıktılar. Ancak, çocuklar kadar becerikli değildiler.
     Belediye Konağı’nın kabul salonunda, masa hâlâ orta yerde duruyordu. İskemleler çevresini sarmıştı; tıpkı Alex Morden’in kurşuna dizildiği gün olduğu gibi. Ancak, o günden buyana, “Başkan Konağı” olma özelliğini yitirmiş, eski zarafetinden eser kalmamıştı. Önünden iskemleleri çekilip alınan duvarlar, pek çıplak kalmışlardı. Üstü muhtelif kâğıtlarla kaplı masa, odaya bir yazıhane havası vermişti. Şöminenin üzerindeki saat 9’u vurdu. Karanlık, bulutlarla kaplı bir gündü. Şafak sökerken, büyük öbekler halindeki kar bulutları gökyüzünü kaplamıştı.
     Annie, Başkanın özel odasından çıkıp salona girdi. Masanın üzerine, kâğıtlara doğru eğildi. Yüzbaşı Loft, odaya girmek üzereyken eşikte durakladı; Annie’yi görmüştü.
     “Burada ne arıyorsun?” diye sordu.
     Annie ters bir tavırla;
     “Efendim?” dedi.
     “Burada ne arıyorsun dedim!”
     “Temizlik yapacaktım, efendim!”
     “Bir şeye karışma… Git buradan!”
     Annie;
     “Peki, efendim!” diyerek, Yüzbaşının kapıdan çekilmesini bekledi, sonra ayaklarını sürüye sürüye hızla odadan çıktı.
     Yüzbaşı, kapının ağzından dışarı doğru seslenerek;
     “Pekâlâ… Getirin bakalım!”
     Tüfeğini omzuna asmış bir asker içeri girdi. Kucağında bir yığın mavi paket vardı. Paketlerin ucundan ipler, mavi bez parçaları sarkıyordu.
     Loft;
     “Masanın üstüne koy,” diye emretti.
     Asker, paketleri yavaşça masanın üzerine bıraktı.
     “Şimdi yukarı çık, Albay Lanser’e kendisini beklediğimi ve bu… Bu şeylerin de burada olduğunu söyle!”
     Asker, derhal topuklarının üzerinde dönüp odadan çıktı.
     Loft masanın yanına gitti, yüzünü ekşiterek paketlerin birini eline aldı. Mavi paraşütü havaya, başını üstüne kaldırdı… Ve bıraktı. Bez parçası açıldı, küçük paket süzülürcesine yere indi. Loft, yeniden eline alarak paketi kontrol etmeye başladı.
     Önce Albay Lanser, ardından da Binbaşı Hunter telâş içinde odaya girdi. Hunter’in elinde dört köşe sarı bir kâğıt vardı.
     Lanser;
     “Günaydın Yüzbaşı,” dedikten sonra, masanın başına geçip oturdu. Bir süre masadaki tüplere baktıktan sonra, bir tanesini eline alıp avucunda tuttu.
     “Otur Hunter,” dedi. “Bunları inceledin mi?”
     Hunter, altına bir iskemle çekip oturduktan sonra, elindeki sarı kâğıda bakarak;
     “Pek dikkatli bakamadım,” dedi. “On millik bir mesafede, tren hattında üç arıza vardı.”
     “Öyleyse… Şunları iyice bir gözden geçir de, ne olduklarını anlayalım bakalım!”
     Binbaşı Hunter, tüplerden birini alıp dış kabını çıkardı. Tüpün içinde minik bir paket vardı. Bıçağıyla tüpü yardı. Yüzbaşı Loft, Hunter’in sol tarafından, omzunun üzerinden seyrediyordu. Binbaşı açtığı yarığı kokladıktan sonra, ellerini ovuşturarak;
     “Ne aptallık!” dedi. “Ticari alanda kullanılan adi dinamit bu! Analiz etmeden nitrogliserin(12)miktarını kestiremem!”
     Tüpün ucunu inceleyerek;
     “Adi dinamit kapsülü var içinde,” dedi. “Cıva fülminat… Bir de fitil. Süresi bir dakika olsa gerek!”
     Tüpü masanın üstüne iterek ekledi:
     “Çok ucuz, üstelik çok da basit!”
     Albay, Yüzbaşı Loft’a dönerek sordu:
     “Bilmiyorum, Albayım! Elli tane bunlardan, doksan tane de boş paraşüt topladık. Nedense halk tüpleri alıp paraşütleri olduğu yerde bırakıyor. Belki de gözümüze ilişmeyen başka şeyler de vardır.”
     Lanser elini sallayarak;
     “Önemli değil!” dedi. “İstedikleri kadar atarlar… Engel olamayız. Üstelik onları suçlamamız da doğru olmaz. Bizim gibi kimsenin memleketini işgal etmediler ki!”
     Loft haşin bir sesle;
     “Topunu birden silip süpürürüz!” dedi.
     Hunter, tüplerden birinin tepesindeki bakır kapsülü çıkarmaya uğraşıyordu.
     Lanser;
     “Evet…” dedi. “Evet, silip süpürürüz. Paketlerin dışındaki kâğıtlara baktın mı Hunter?”
     “Henüz vaktim olmadı!”
     “Şeytanî bir buluş! Kâğıt mavi olduğu için kolayca göze çarpıyor. Ama kâğıdı açınca… İçinden bak ne çıkıyor?”
     Ufak bir paketi eline alarak Binbaşıya gösterdi.
     “Bir parça çikolata! Herkes çikolatayı arayacaktır tabii. Hatta bizim askerlerin bile çikolatayı aşırdıklarına bahse girebilirim. Çocuklar, Paskalya yumurtası arar gibi bu çikolataların peşine düşeceklerdir.”
     Bu sırada bir asker, odaya girip Albayın önüne dört köşe sarı bir kâğıt koydu. Lanser kâğıda baktıktan sonra acı acı gülerek;
     “Bu seni ilgilendirir, Hunter!” dedi. “Tren hattında iki arıza daha olmuş!”
     Hunter, elindeki bakır kapsülden gözlerini ayırarak sordu:
     “Nerelere kadar yayılmış bu yöntem? Her tarafa atmışlar mı bu nesnelerden?”
     Lanser şaşkın bir tavırla;
     “İşin tuhaf tarafı da bu zaten,” dedi. “Merkezle görüştüm; sadece bu kasaba ve civarına atmışlar.”
     “Bundan ne anlam çıkarıyorsun?”
     “Vallahi yanıt vermek çok güç! Galiba burayı tecrübe alanı olarak kullanıyorlar. Anlaşıldığına göre… Başarılı olurlarsa her yere atacaklar, olmazsa vazgeçecekler!”
     “Peki, ne yapacaksın?”
     “Merkez, bir daha başka yerde kullanılmamasını temin için kökünden silip süpürmemi emretti!”
     Hunter ağlamaklı bir tavırla;
     “Tren hattındaki beş arızayı nasıl tamir edeceğim?” diye sızlandı. “Tamamına yetecek kadar rayım yok ki!”
     “Eski yan hatlardan birkaç tanesini sökersin olur biter!”
     “Ne güzel… Ne sağlam bir hat olur ya!”
     “Güzel ya da fena… İşini görmez ki?”
     Binbaşı Hunter, ikiye ayırdığı tüpü, masadaki diğerlerinin üstüne fırlattı.
     Loft söze karışarak;
     “Vakit kaybetmeden bu işe engel olmalıyız!” dedi. “Bu paketleri toplayan herkesi, kullanmalarına fırsat vermeden tutuklayıp cezalandırmalıyız. Derhal faaliyete geçelim ki, halk bizi aciz sanmasın!”
     Lanser, Yüzbaşıya bakarak gülümsüyordu.
     “Telâşlanma Yüzbaşı!” dedi. “İlk önce sorunun ne olduğunu bulalım, çaresini sonra düşünürüz!”
     Yığının içinden bir başka paketi alıp kâğıdını açtı. İçindeki çikolatayı ağzına atıp tadına baktı.
     “Şeytanî bir buluş bu!” dedi. “Pek de güzel çikolataymış. Hani ben bile dayanamadım… Piyango ödülü gibi bir şey!”
     Dinamiti eline alarak sordu:
     “Peki, bunun için düşüncelerin nedir Hunter?”
     “Az önce de söyledim ya! Çok basit, ucuz ve küçük çapta işler için elverişli. Kapsülü var, fitili de… Bir dakikada ateş alır türden. Kullanmasını bilen için çok işe yarar. Bilmezsen… Beş para etmez!”
     Lanser, kâğıdın iç tarafındaki yazıya bakarak;
     “Bunu okudun mu?” diye sordu.
     “Şöyle bir göz gezdirmiştim.”
     “Ben okudum… Siz de dikkatle dinleyin!”
     Kâğıdı yavaş yavaş okumaya başladı:
     “Mağlup edilemeyen millete: Bunu saklayın. Kendinizi de ele vermeyin. Bu, dostlarınızdan sizlere, sizlerden de düşmanlarınıza bir armağandır. Bunları büyük işlerde kullanmaya çalışmayın…”
     Bazı bölümlerini atlayarak devam etti:
     “Şu kısımları iyi dinleyin; ‘tren hatlarına…’, ‘gece çalışın…’, ‘kömür ulaşımını durdurun…’ Şuna da dikkat edin; ‘Talimat: Raylar. Tüpü rayların altına, ek yerlerine yakın yerleştirin, bağlantı kısmına sıkıca sokun. Sabitleşmesi için çevresine çamur ya da sıkıştırılmış kar doldurun. Fitili ateş aldıktan sonra, patlamasına kadar ağır ağır altmışa kadar sayabilirsiniz…”
     Albay, Hunter’e baktı. Hunter kendinden beklenilen sakinlikle;
     “Doğru!” diye yanıt verdi.
     Lanser yeniden kâğıda baktı. Bazı yerleri atlayarak devam etti:
     “Köprüler: direncini azaltır, tamamen yok etmez… Transmisyon direkleri, kanal kapakları, kamyonlar…”
     Mavi kâğıdı masanın üstüne koydu:
     “İşte böyle!”
     Yüzbaşı Loft hışım içinde;
     “Bir şeyler yapmalıyız!” dedi. Buna engel olacak bir yol bulunur elbet! Merkezden ne diyorlar?”
     Lanser dudaklarını kıstı. Parmaklarıyla tüplerden birini evirip çeviriyordu.
     “Söylemeseler de ne diyeceklerini size ezbere anlatabilirim. Gelen emir; ‘Tuzaklar kurun… Çikolataları zehirleyin’ olacaktır.”
     Bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti:
     “Hunter, ben iyi ve sadık bir insanım, fakat bazen, merkezin böyle parlak önerilerini duyunca keşke sivil olsaydım diyorum… İhtiyar ve sakat bir sivil! Hep aptallarla uğraştıklarını sanıyorlar. Karşılarındaki insanların budala olduklarını düşünüyorlar. Kendi zekâlarını bu düşüncelere dayandırarak ölçmek doğru değil!”
     Hunter keyifli bir şekilde;
     “Peki… Senin düşüncen ne?” diye sordu.
     Lanser sert bir tavırla yanıt verdi:
     “Evet… Adamın biri paketi alayım derken tuzağa düşüp ölecek, ya da çocuğun biri çikolatayı yiyip zehirlenecek. Sonra ne olacak? Hayır… Hayır… Sonunda ne olacak?”
     Başını önüne eğdi, ellerine bakarak devam etti:
     “O zaman da paketleri değneklerle ya da kement atarak toplayacaklar. Çikolataları önce kedilerine tattıracaklar. Allah kahretsin! Binbaşı, bunlar aptal değil zeki insanlar. Budalaca tuzaklara düşecek soydan değil!”
     Loft öksürüp genzini temizleyerek;
     “Albayım, bu bozguncu düşünceyi…” dedi.
     Sonra, aklına gelen şeyi söylemekten vazgeçerek;
     “Bir şeyler yapmalıyız,” diye devam etti. “Acaba bu lânet şeyleri neden buraya attılar?”
     Albay Lanser;
     “İki nedenden biri,” diye yanıt verdi. “Ya gelişi güzel bu bölgeyi seçtiler, ya da bu kasabayla dış dünya arasında bir iletişim var. Bazı gençlerin kaçtığını duymuştuk…”
     Loft karamsar bir ifadeyle;
     “Bir şeyler yapmalıyız!” dedi.
     Lanser, ona doğru dönerek;
     “Loft!” dedi. “Senin Genelkurmay’a adaylığını önereceğim. Henüz sorunun ne olduğunu bile anlamadan harekete geçmek istiyorsun. Bu yeni… Yepyeni bir zafer! Eskiden halkın silahını elinden alır, onları hiçbir şeyden haberdar etmezdik. Şimdi radyo dinliyorlar… Engel olamıyoruz. Radyoların yerlerini bile bulamıyoruz!”
     Kapıdan bir asker seslendi:
     “Bay Corell sizi görmek istiyor, Albayım!”
     “Söyle beklesin!”
     Lanser, Loft’la yaptığı konuşmayı sürdürüyordu:
     “Kâğıtları okudular. Silah gökten yağmur gibi yağıyor. Şimdilik dinamit gönderiyorlar. Yakında saatli bomba, daha sonra da zehir atmaya başlarlar…”
     Loft endişeyle;
     “Henüz zehir atmadılar,” dedi.
     “Evet… Ama yakında onu da atarlar. Ya halkın eline şu minicik oklardan bir miktar geçerse… Hani şu eğlence kabilinden hedefe atılan saçma sapan küçük oklardan?(13) Ucuna zehir bulaştırılmış, sessiz, öldürücü oklar! Atıldığını işitmezsin bile; üniformayı delip geçer, en ufak bir gürültü dahi çıkarmaz! Halkın eline bunlardan birkaç yüz tane geçse, askerlerin. Hatta sizin moraliniz bozulur mu bozulmaz mı? Hele uçlarına arsenik sürüldüğünü öğrendiklerinde, askerlerin hali nice olur? Bırakın okları, gönül rahatlığıyla yiyip içemez olurlar!”
     Hunter soğuk bir tavırla;
     “Düşmanın karşı saldırı planlarını mı yapıyorsunuz, Albayım?” diye sordu.
     “Hayır… Ama beş aşağı beş yukarı olacakları tahmin etmeye çalışıyorum.”
     Loft;
     “Albayım!” dedi. “İleride neler olacağını boş yere oturup araştırıyor, çene patlatıyoruz. Eğer halk kendi aralarında teşkilatlanmışsa, asıl bunu arayıp ortaya çıkartmalı, kökünden yok etmeliyiz!”
     “Evet… Kökünden, hatta bıçakla keser gibi aniden… İnsafsızca yok etmeliyiz, değil mi? Pekâlâ… Yanına bir müfreze al Loft; Prackle da öyle yapsın. Keşke birkaç subay daha olsaydı. Teğmen Tonder’in öldürülüşü bizi hayli müşkül duruma soktu. Ne diye kadın peşine düşmeye kalktı ki?”
     Loft;
     “Teğmen Prackle’ın da hareket tarzı hoşuma gitmiyor, Albayım!” dedi.
     “Ne yapıyor?”
     “Bir şey yaptığı yok ama çok sinirli ve kederli…”
     “Evet, biliyorum! Bu, çok sık üzerinde durduğum bir konudur. Hatta ondan bu kadar sıklıkla bahsetmeseydim, şimdiye kadar çoktan tümgeneral olmuştum. Gençlerimizi sadece zafere hazırladık; yenilgiye uğradıklarında nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlar. Sadece, başka gençlerden daha zeki, daha cesur olduklarını öğrettik onlara. Oysaki şimdi, ne daha cesur, ne de daha zeki olmadıklarını anlamak hepsini allak bullak etti.”
     Yüzbaşı Loft;
     “Yenilgiyle neyi kastediyorsunuz?” diye sordu. “Biz mağlup edilmedik!”
     Lanser, uzun bir süre hiç konuşmadan, soğuk, buz gibi bakışlarla gözlerini genç Yüzbaşıya dikti. Sonunda Loft, gözlerini önüne indirerek;
     “Albayım,” dedi.
     Lanser;
     “Teşekkür ederim,” diye karşılık verdi.
     “Başkalarından aynı anlayışı beklemiyorsunuz da!”
     “Onlar aynı şeyi düşünmedikleri için hakaret sayılmaz; ihmalkârlık gösterilince hakaret sayılır!”
     “Evet, Albayım!”
     “Haydi, şimdi git… Prackle’a da göz kulak ol! Araştırmaya başlayın. Açık ve aykırı bir hareket görmedikçe kimseye ateş etmek yok… Anlaşıldı mı?”
     Loft;
     “Evet, Albayım!” diyerek resmî bir tavır aldı ve odadan çıktı.
     Hunter, gülerek Albaya bakıyordu.
     “Çocuğa biraz fazla yüklenmedin mi?” diye sordu.
     “Gerekliydi… Korkuyor! Bu tür insanları iyi tanırım. Korkularını gösterdikleri anda sert davranılmazsa tamamen çökerler. Başkalarının şefkate sığınmaları gibi, bunlar da zorlu baskı unsurlarına güvenirler. Sen de şu rayları temin etsen iyi olur; bana kalırsa geriye kalan kısmı da bu gece dinamitlemeye kalkışacaklardır.”
     Hunter ayağa kalkarak;
     “Evet!” dedi. “Emir merkezden geliyor anlaşılan?”
     “Evet!”
     “Acaba…”
     “Ne diyeceklerini biliyorum! Eninde sonunda ne tür emirler vereceklerini sen de bilirsin; elebaşlarını yakalayın, kurşuna dizin… Esir alın, esirleri kurşuna dizin… Daha başka esirler alın, onları da kurşuna dizin…”
     Sesi oldukça yükselmişti. Birden, âdeta fısıldar gibi devam etti:
     “Nefret giderek artıyor; aramızdaki uçurum gitgide derinleşiyor.”
     Hunter, Başkanın yatak odasını göstererek çekingen bir tavırla sordu:
     “Listedeki isimlerden hiç kimseyi mahkûm ettiler mi?”
     “Hayır, henüz değil! Şimdilik sadece tutuklanacaklar var!”
     Albay Lanser, bir an için elleriyle gözlerini kapadı. Sonra omuzlarını dikleştirdi. Yüzünde sert ve acımasız bir ifade belirmişti.
     “Hunter!” dedi. “Ben sivil değilim. Zaten subay kıtlığı çekiyoruz, biliyorsun… Haydi, işinin başına geç Binbaşı; ben de şu Corell’le konuşayım.”
     Hunter gülümseyerek kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açınca, içeri doğru dönerek;
     “Evet… İşte burada!” dedi.
     Sonra, sesini biraz daha yükselterek;
     “Teğmen Prackle gelmiş… Seni görmek istiyor!”
     Prackle, asık bir surat ve hırçın bir tavırla odaya girdi.
     Albay Lanser;
     “Biraz otur, dinlen Prackle,” dedi. “Haydi Teğmen… İyi ve uslu bir asker gibi otur bakayım!”
     Prackle’ın sinirli hali birdenbire kayboluvermişti. Sessizce oturup, dirseklerini masaya dayadı.
     “Keşke…” diye başlarken, Lanser sözünü kesti:
     “Dur… Hiç konuşma! Derdin nedir biliyorum; bu iş umduğun gibi çıkmadı, değil mi? Daha güzel, daha hoş günler bekliyordun…”
     “Bizden nefret ediyorlar, Albayım! Hem de öylesine nefret ediyorlar ki!”
     Lanser gülümsedi.
     “Neden böyle olduğunu galiba anlıyorum,” dedi. “Gençler iyi asker oluyorlar… Ama askerlerin de kadına ihtiyaçları var, değil mi?”
     “Evet, iyi bildiniz!”
     Lanser, yumuşak bir tavırla sordu:
     “O da senden nefret ediyor mu?”
     Prackle şaşkın bir tavırla duraksadı.
     “Bilmiyorum, Albayım!” dedi. “Sanırım sadece acıyor.”
     “Sen de bu işe çok üzülüyorsun?”
     “Burasını hiç sevmedim!”
     “Daha hoş ve eğlenceli olacağını sanıyordun, değil mi? Teğmen Tonder’in sinirleri bozuldu, kur yapmaya yeltendi… Onu da becerdiler. Seni geri gönderebilirim. Burada sana ihtiyacımız varken geri dönmek ister misin?”
     Prackle çok zor durumda kalmıştı.
     “Hayır, Albayım… İstemem!” dedi.
     “Aferin sana! Artık erkek değilsin… Askersin! Senin keyfinin, rahatının hiçbir değeri yok! Hatta Teğmenim, yaşamının da bir değeri yok! Eğer yaşarsan ilerde olanları anımsarsın… Tek kazancın anıların olur! Bu arada, emir alıp emirleri yerine getirmekle görevlisin. Alacağın emirlerin pek çoğu, genelde tatsız şeyler olacaktır, ama bu seni ilgilendirmez. Sana yalan söyleyecek değilim, Teğmen; seni gül kokulu pembe günlere değil, bugünlere hazırlamış olmaları gerekirdi. Benliğini yalanlarla, hayallerle değil, hakikatle yoğurmalıydılar!”
     Sesi sertleşmişti:
     “Ama bu mesleği kendin seçtin Teğmen! Devam edecek misin, yoksa geri mi döneceksin? Senin iç dünyanla kaybedecek zamanımız yok!”
     Prackle ayağa kalktı:
     “Sağ olun, Albayım!”
     “O kıza gelince Teğmen; ister baştan çıkar, ister kanadının altına al… İstersen evlen! Ancak, sırası geldiğinde gözünü kırpmadan kurşuna dizmeye de hazırlan!”
     Prackle bezgin bir sesle;
     “Evet, Albayım! Sağ olun, Albayım!” diye karşılık verdi.
     “Emin ol ki, bunları başlangıçta bilmen senin için daha iyi olacaktır. Haydi, şimdi git Teğmen! Şayet Corell hâlâ bekliyorsa, gönder gelsin!”
     Albay Lanser, Teğmenin kapıdan çıkışını ümitsizce seyretti.
     Corell değişmiş, bambaşka bir insan olmuştu. Sol kolu askıya alınmıştı. Eski neşeli, dost tavırlı, güler yüzlü Corell’den eser kalmamıştı. Yüzü asık, ifadesi sertti. Gözleri, ölü domuz gözünü andırırcasına kısılmıştı.
     “Daha önce gelmek istedim ama gösterdiğiniz kayıtsızlık engel oldu,” dedi.
     “Yanılmıyorsam… Raporun yanıtını bekliyordunuz?”
     “Daha başka şeyler de bekliyordum. Bana yetki vermekten çekindiniz; değersiz olduğumu söylediniz; sizden çok önce bu kasabaya yerleşmiş olduğumu unuttunuz; önerilerimi dinlemeyerek Başkan Orden’i makamında bıraktınız!”
     “Aksi halde şimdikinden çok daha fazla güçlüklerle karşılaşırdık.”
     “Sadece anlayış meselesi! Bu adam, başkaldıranların elebaşısıdır!”
     “Saçma! Kendi halinde basit bir insan!”
     Corell, sağlam eliyle sağ cebinden siyah bir defter çıkarıp parmaklarıyla sayfalarını çevirmeye başladı:
     “Benim de haber kaynaklarım olduğunu ve sizden çok önce buraya yerleştiğimi unutuyorsunuz, Albay! Bu kasabada olan her olayda Başkan Orden’in parmağını olduğunu size tekrar hatırlatmak isterim. Örneğin; Teğmen Tonder’in öldürüldüğü gece, Başkan da cinayetin işlendiği evde bulunuyordu. Kız dağlara kaçtığında, onun akrabalarının yanına sığındı. Peşinden gittim ama yetişemedim. Biri kasabadan kaçacak olsa, hemen Orden’in haberi oluyor ve kaçaklara yardım ediyor. Şu paraşüt olayında da parmağı olduğundan şüpheleniyorum.”
     Lanser;
     “Ama ispat edemiyorsunuz?” dedi.
     “Hayır, ispat edemiyorum. Ancak söylediklerimin hepsinden eminim, sonuncusundan ise sadece şüphe ediyorum. Belki artık anlatacaklarımı dinlemeye razı olursunuz.”
     Lanser, sakin bir tavırla;
     “Neymiş önerileriniz?” diye sordu.
     “Albay… Bunlar öneriden de ileri. Orden, savaş esiri olarak tutuklanmalı, ancak hayatı, kasabanın düzeni göz önüne alınarak bağışlanmalı. Yaşamının, tek bir dinamit fitilinin ateşlenmesine bağlı olduğunu kendisi de, halk da bilmeli…”
     Yeniden elini cebine soktu ve küçük bir defter çıkarıp Albayın önüne koydu.
     “Merkezden aldığım yanıt işte bu!” dedi. “Okuduğunuz takdirde, bana birtakım yetkilerin verilmiş olduğunu göreceksiniz!”
     Lanser, gözlerini küçük deftere çevirerek sakin bir tarzda karşılık verdi:
     “Beni hiçe sayarak hareket ettiniz, değil mi?”
     Adamın her halinden tiksindiği belli oluyordu.
     “Yaralandığınızı duydum… Nasıl oldu?” diye sordu.
     “Teğmen Tonder’in öldürüldüğü gece bana da saldırdılar. Neyse ki, yakında bulunan devriye kurtardı. O gece kasabadan iki kişi, benim teknemle kaçtı. Albay… Başkan Orden’in tutuklanması gerektiğini tekrar hatırlatmama gerek var mı?”
     Lanser;
     “Kendisi hâlâ burada, bir yere kaçmadı ki!” dedi. “Bundan daha fazla esaret olur mu?”
     Uzaktan bir patlama sesi duyuldu. İkisi de sesin geldiği tarafa döndüler.
     Corell;
     “Gördünüz işte, Albay!” dedi. “Siz de biliyorsunuz ki, bu paraşüt denemesi olumlu sonuç verirse, tüm işgal bölgelerine dinamit yağdıracaklar!”
     Lanser sakin bir tavırla;
     “Peki, bu konuda sizin düşünceniz nedir?” diye sordu.
     “Az önce de söyledim ya! En ufak bir başkaldırı hareketini, Orden’in hayatına karşılık tutarsınız!”
     “Biz Orden’i kurşuna dizsek bile, ya gene isyan ederlerse?”
     “O zaman sıra Doktor Winter’a gelir. Resmî bir makamı yok olsa da, halk nazarında Başkan’dan sonra en çok onun sözü geçer.”
     “Fakat halktan biri… Resmî bir görevi yok?”
     “Olsun… Halkın güvenini kazanmıştır, sözü dinlenir.”
     “Peki, onu da kurşuna dizdikten sonra ne olacak?”
     “O zaman yönetim tam olarak bizim elimize geçer; isyan önlenmiş olur. Elebaşları öldürülünce isyan durur.”
     Albay Lanser, adamı sınava çekercesine sordu:
     “Gerçekten bu düşüncede misiniz?”
     “Evet, böyle olması gerekir!”
     Lanser, ağır ağır başını sallayarak;
     “Nöbetçi!” diye seslendi.
     Kapıda rütbeli bir asker göründü.
     Lanser;
     “Çavuş!” dedi. “Başkan Orden tevkif edilmiştir. Dr. Winter da tevkif edilmiştir. Orden’in hemen gözaltına alınmasını temin et… Winter’ı da bulup buraya getir!”
     Çavuş;
     “Emredersiniz, Albayım!” dedi.
     Lanser, Corell’e dönerek;
     “İnşallah ne yaptığınızın farkındasınızdır!” dedi. “İnşallah ne yaptığınızın bilincesinizdir!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz