Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 13.00)

D

“Yaşamak için mücadele etmek gerek!” 

SURİYE-Halep, Saat 13.00 

       Kırmızı… Siyah… Beyaz! Kırmızı… Siyah… Beyaz! Bütün bu renkler, sanki gökkuşağının üzerinde çılgınca hareket eden bir atlıkarınca gibi, gözlerinin önünde sü­rekli dönüp duruyor, kulakları, kayalık bir yamacın kı­yılarını döven sert dalgaların çıkardığı tekdüze seslere endekslenmiş gibi uğulduyordu.
       Doğan, sonunda gözlerini açıp kendine geldiği zaman, müthiş bir sızının beynini ve şakaklarını kap­ladığını hissetti. Renkler yavaş yavaş silindi, sesler kay­boldu. Esma, elinde bir bardak suyla karşısında, ayakta duruyordu.
       Yerinden doğrulmaya çalıştı… Başaramadı. Ayak­ları bağlanmış, kolları, bileklerinden arkada sıkıca dü­ğümlenmişti. Yumuşak bir koltukta oturuyordu. Bu ha­liyle zaten kalkmasına olanak yoktu.
       Esma, bardağı ağzına doğru yaklaştırarak;
       “Biraz su için, iyi gelir!” dedi.
       Doğan;
       “Teşekkür ederim, ama ellerimi ve ayaklarımı çözüp buradan gitmemi sağlarsanız daha makbule geçer. En azından bu kadarını bana borçlusunuz,” diye karşılık verdi.
       “Bunu yapamam,” dedi Esma. “Hadi şunu için!”
       Bardağı dudaklarına götürdü, suyu yavaş yavaş yudumlamasını seyretti. Soğuk su, Doğan’ı biraz ken­dine getirdiyse de, başının çatlayacak derecede ağ­rımasını önleyememişti.
       “Ahmet Cemil nerede?” diye sordu.
       “İçki almaya çıktı. Sizi yakalamasını kutlayacakmış.”
       “Saat kaç?”
       “Biri beş geçiyor. On dakika kadar baygın kal­dınız!”
       “Bana yardım etmeyecek misiniz?” diye tekrar sordu Doğan.
       Bir erkek sesi;
       “Boşuna heveslenme süt kuzusu,” diye yanıt verdi.
       Doğan, kapıya doğru baktı. Ahmet Cemil, elinde bir viski şişesiyle eşikte duruyor ve pis pis sırıtıyordu. Doğan, son şansını da kaybetmek üzere olduğunu an­ladı.
       Gerçekten mücadeleden vazgeçmeli miydi? Hayır, bunu yapamazdı. Ne kişisel özellikleri, ne de aldığı eğitim buna izin veriyordu. İspanya İç Savaşı’na dair okuduğu bir kitaptan aklında kalan sözleri anımsadı; ‘Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek daha iyidir!’ demişti Pasionaria! İp inceldiği yerden kopardı. Üs­tüne üstüne gitmeye karar verdi.
       “Misafirperverliğinizin bu kadar ileri boyutlarda olacağını hiç düşünmemiştim doğrusu,” diye bir laf attı. “Üstelik bir de kutlama töreni tertip ediyorsunuz.”
       Ahmet Cemil, hiç oralı değilmiş gibi davranarak;
       “Esma,” diye seslendi. “Bizi yalnız bırak… Şu he­rifle özel konuşmak istiyorum.”
       Genç kadın, kaçamak bir bakışla Doğan’a baktı. Ancak bu bakışta en ufak bir ümit ışığı yakalayamadı Doğan. Sonra, elindeki bardağı bırakıp salondan çıktı.
       Ahmet Cemil, kendine yeni bir bardak edinmeye gerek görmeksizin aynı bardağı aldı ve içine bol mik­tarda viski doldurduktan sonra bir yudumda içti. Pen­cerelerden giren öğle güneşinin parlak aydınlığında, vü­cudunun hantallığı iyice belirginleşmişti. Ortaya çıkan manzara, giderek yok olan ve eriyen bir bedenin yanı sıra alkolün, başta beyin olmak üzere diğer organlara yaptığı olumsuz tesirdi.
       Doğan;
       “Alkol, karaciğerin dostu değildir,” dedi.
       “Çokbilmiş,” diye karşılık verdi Ahmet Cemil. “Benim karaciğerimle uğraşacağına, içinden çıkılmaz bir durumda olduğunu anlasan hiç fena olmaz!”
       “Çok üzüldüm… Demek durumum bu kadar ciddi?”
       Doğan’ın konuşmasındaki alaylı ifadeyi his­setmemiş gibi, bardağını yeniden doldurdu. Koltuğun karşısındaki sandalyelerden birine geçip oturdu. Rahat bir tavırla bacak bacak üstüne attı.
       “Partiyi kaybettiğini hâlâ anlamadın mı?” diye sordu.
       Doğan, yanıt vermedi. Ona biraz konuşma fırsatı vermesinin daha doğru olacağını düşündü.
       Ahmet Cemil;
       “Elimize düştün süt kuzusu!” diye devam etti. “Muhaberat’ın faaliyetlerini öğrenmek istiyordun. Sor bakalım istediğini, haydi, çekinme sor!”
       Sert bakışlarla Doğan’ı kolluyordu. Sandalyedeki pozisyonunu değiştirmeden bir miktar viski daha aldı. Doğan’ın sessiz kalması hoşuna gitmemişti. O, karşılıklı konuşmak istiyor, konuşurken içmek, içerken de zevk almak istiyordu.
       “Sessiz kalmakla seni bekleyen müthiş akıbetten kurtulman mümkün değil,” dedi. “Öyle bir cehennem hayatı yaşayacaksın ki, ‘Beni öldürün!’ diye yal­varacaksın.”
       Bardağı tekrar dudaklarına götürdü, içindekini ya­rısına kadar içti. Yanakları yer yer kızarmaya başlamıştı. Yüzünde belirginleşen buruşukluklar, parlak ışık altında bir kat daha derinleşiyor, çizgilerin arasında kalın göl­geler oluşturuyordu.
       Masanın üzerinde duran küçük bir el havlusuyla, alnından ve boynundan sızan ter damlacıklarını sildi. Gözkapaklarını biraz daha kısarak,
       “Tabii, kendi geleceğini belirlemek yine kendi elinde,” dedi. “Eğer konuşmak istemezsen, biz de sana karşı insafsız davranmak zorunda kalırız. Ama bizimle işbirliği yapmayı kararlaştırırsan, o zaman tutumumuzu değiştiririz! Haaa… Ne diyorsun?”
       Şüphesiz ki bunlar, Doğan’ın çok iyi bildiği klasik şantaj sözcükleriydi. Haklarından gelmek, kurdukları düzeni bozmak amacıyla buralara kadar gelen bir kişiye karşı, sanki yumuşak ve anlayışlı davranabilirlermiş gibi, öylesine konuşuyordu. Boş ve asılsız sözlerdi bun­lar.
       Doğan, omuzlarını kaldırarak bu vaatlerle il­gilenmediğini belli etti. Sonra, acımayla karışık alaylı bir bakışla bakarak;
       “Bu kadar içki içmekle hata ediyorsun,” dedi. “Bak… Bu sana ikinci ihtarım!”
       Ahmet Cemil, hiç sesini çıkarmadan bardağı yere koydu, ileriye doğru birkaç adım atarak Doğan’ın yanına geldi. Hiç beklemediği bir anda, sağlı sollu iki tokat pat­lattı.
       Doğan’ın canı yanmıştı. Çünkü atılan tokat, öy­lesine bir tokat değil, ses çıkaran ve can yakan cinsten bir tokattı. Üstelik adamın parmağındaki kalın şövalye yüzük Doğan’ın yüzünü çizmişti.
       Yaptığından mutlu olmuştu. Yerine döndü, oturdu. Bardağını yerden alıp tekrar doldurdu. Onun bu dav­ranışları tam bir meydan okumaydı…
       “Halep’e gelişinizi öğrendiğimizden itibaren peşinizdeydik,” diye konuşmasını sürdürdü. “Nereye saklansanız bulup çıkaracaktık. Beyrut Oteli’ndeki pat­lamayı sizin gerçekleştirdiğinizi anladık. El bombasını atıp kaçan arkadaşınız da kaçıp kurtulduğuna se­vinmesin, bugün yarın o da elimize düşecek!”
       Doğan, dışından hiç belli etmese de, sevincinden neredeyse havalara uçacak gibiydi. Demek, Tırtıl sağdı ve şu anda serbest bulunuyordu. Artık telaş etmesine ve üzülmesine gerek yoktu! Onu nerede bulacağını bi­liyordu.
       “Eşber’den söz etmediğine göre, onun da hâlen serbest olduğu anlaşılıyor. Demek, bir ikinci kişiden haberleri yok, bravo onlara!” diye düşündü.
       Yüreğini kaplayan, içini daraltan karamsar bulutlar dağılmış, yerini ümit dolu, güven dolu duygular al­mıştı.
       Ahmet Cemil;
       “Otele Mehmet Kartal adına kayıt yaptırdığını, pa­saportunda da aynı adın yazılı bulunduğunu tespit ettik. Doğru mu bu?” diye sordu.
       “Doğru!” diyerek, kısaca yanıtladı Doğan.
       Bütün gizli servis mensubu arkadaşları gibi, görev sırasında ikinci bir isim kullanırdı. ‘Mehmet Kartal’ ismi, ona Beş Numara’nın hatırasıydı. Severek kullanırdı bu ismi.
       “Patron, Binbaşı Abdullah Vahap’ın evine uğ­rayacağını önceden tahmin etmişti,” diye konuşmasına devam etti Ahmet Cemil. “Seni orada kıstırmak kolay olacaktı. Ama Keko’nun konuşmalarından şüphelenen patron, planlarda hemen bir değişiklik yaptı. Keko’yu senin üstüne gönderdi.”
       Doğan;
       “Keko’yu kimin öldürdüğünü tahmin etmek zor değil,” dedi. “Elleri ve ayakları bağlı, savunmasız birini bıçaklamak, ancak senin gibi katil ruhlu kişilere özgün bir hareket olsa gerek!”
       Ahmet Cemil, sert bakışlarla gözlerine baktı Doğan’ın. Sonra, yerinden kalkmadan masadaki şişeden bir bardak daha doldurdu. Başını geriye atarak, bir di­kişte hepsini içti bitirdi. Boşalan bardağı hiç bekletmeksizin doldurarak,
       “Ben öldürmüşüm, bir başkası öldürmüş… Hiç önemi yok bunun,” diye yanıt verdi. “Keko’nun öl­dürülmesi iki bakımdan işimize gelecekti; bunlardan bi­rincisi, yaptığı işi yüzüne gözüne bulaştırıp sorumsuzca hareket eden ve kaçarken Türk gizli servisini de peşine takıp sürükleyen bir korkak ve aptaldan kurtulmuş ola­caktık. İkincisi ise, cinayet olayını senin üstüne yıkıp suçlu durumuna düşmeni sağlayacaktık.”
       Doğan;
       “Peki… Neden Esma’yı karıştırdınız bu işe?” diye sordu. “Tuzağın başarılı olmasını onsuz da sağ­layabilirdiniz.”
       Ahmet Cemil’in sandalye üzerinde duracak hali kalmamıştı, sallanıyordu. Elindeki bardağa baktı. Bir yudum alacaktı, vazgeçti. Konuşmaya devam etti:
       “Patron, onsuz bir tuzağın başarı ihtimalinin zayıf olacağını söyledi. Bizi, amacımıza tam olarak ulaştırmayacaktı. Eğer polis tarafından yakalanmana fırsat verseydik, diplomatik kanallar hemen faaliyete geçer ve yapılacak görüşmeler sonunda sessiz sedasız iade edil­meni sağlayabilirlerdi. Ayrıca, suçlu olduğunu ka­nıtlamak da zor olurdu. Bıçakta parmak izinin bu­lunmaması, Keko’nun Türkiye’de cinayetten aranılan bir suçlu oluşu gibi nedenler senin lehine işleyebilirdi. Oy­saki Esma’nın orada bulunuşu her şeyi değiştirebilirdi; onun, Binbaşı Abdullah Vahap’la olan yakınlığını öğ­renmiş olmanız mümkündü. Bu nedenle onu sorguya çekmek ihtiyacı duymanız normal bir davranış olacaktı. Evden kaçarken onu da birlikte götürecek, gittiğiniz yerde kucağımıza düşecektiniz, düştünüz de!”
       “Güzel bir plan,” diyerek sözünü kesti Doğan. “Polisin olmadığı bir ortamda sessiz sedasız tu­tuklanma. Yamanmışsınız doğrusu!”
       Ahmet Cemil, sözcüklerin içindeki ince istihzayı fark etmeyecek kadar sarhoş olmuştu. Hareketlerine olan hâkimiyetini yavaş yavaş kaybediyordu. Ağzından çıkan sözler, aynı bir sarhoşun lafları gevelemesi gibi, yuvarlanıp gidiyordu. Elindeki bardağı boşaltması gene uzun sürmemişti.
       Doğan;
       “Esma’yı bu işe nasıl razı ettiniz?” diye sordu.
       Ahmet Cemil’in yanaklarındaki kızarıklık giderek artmakta, gözleri garip bir şekilde parlamaktaydı. Ba­kışları bir delinin bakışlarını andırıyordu.
       “Patron, zeki adamdır, çok zeki!” diye sürdürdü konuşmasını. “Esma’nın Abdullah Vahap’la nişanlanmasının üzerinden daha bir ay geçmeden, bin­başıya şantaj yapmaya başladı. Tam anlamıyla şantaj sayılmaz ya… İşte ondan bazı bilgiler istedi. Ordunun içindeki muhalifler, Müslüman Kardeşler’e bağlı bulunan ya da Hafız Esed’e karşı cephe alanlar… İsimleri, fa­aliyetleri falan… Bunlar önemli bilgilerdi haa!”
       “Esma’nın patronla ne ilişkisi vardı ki onu bin­başıya karşı bir baskı unsuru olarak kullandı?”
       Ahmet Cemil, yanıt vermeden önce, viski bardağını son kez doldurdu. Elleri titriyor, boşalan şişenin ke­narına değen bardağın çıkardığı ses, odaya çöken ses­sizliği bastırıyordu.
       “Sen ne diyorsun, süt kuzusu!” diye seslendi. “Bir kadın, nasıl olur da abisinin sözünden dışarı çıkabilir. Üstelik bu ağabey, Muhaberat’ın en sözü geçen şeflerinden biri olursa?”
       Doğan ne diyeceğini, nasıl düşüneceğini bi­lemiyordu. Son derece şaşırmıştı! Demek Esma, Hasan Nafi’nin kız kardeşiydi!
       “Zavallı kadın!” diye mırıldandı.
       Bugüne kadar abisinin korkunç planlarından ha­bersiz bir şekilde yaşamış, özel hayatında karşısına çıkan kişinin bu planların kurbanı olacağını hiçbir zaman tahmin etmemişti. Binbaşı Abdullah Vahap’ın duyduğu sıkıntıların gerçek kaynağını bilmiyor, Türkiye topraklarına geçişini belki de masum birtakım nedenlere bağlıyordu.
       Hasan Nafi gibi bir adamın kardeşi olmaktan acaba hiç gurur duyduğu olmuş muydu? Onun yürüttüğü fa­aliyetlerden, yaptırdığı eylemlerden, gerçekleştirdiği sabotaj ve suikastlardan haberdar mıydı? Bütün bun­ların ötesinde, ister Suriye’de olsun, ister Türkiye’de… Kaç kişinin kanına girdiğini, kaç ocağın sönmesine neden olduğunu biliyor muydu? Geride kalan dulların, yetim ya da öksüz çocukların yaşamları boyunca çe­kecekleri sıkıntıları tahmin edebiliyor muydu?
       Ahmet Cemil, son yudumunu da almıştı. Salonun içine yayılan yoğun içki kokusu, havayı iyice bozuyor, nefes alınamayacak hale sokuyordu. Doğan, onun kontrolden çıkmak üzere olduğunu gördü. Kendi ka­derini değiştirecek olan asıl bombayı patlatmanın za­manı gelmişti.
       “Şu senin patron… Hasan Nafi; binbaşının öl­dürülmesi talimatını verirken Esma’yı, kız kardeşini hiç düşünmedi mi?” diye sordu.
       Ahmet Cemil’in bakışları donuklaştı. Sandalyenin arkalığını destek yaparak ayağa kalktı. Sendeliyordu… Dengesini sağlamaya çalıştı, başarılı olamadı. Diz­lerinin üzerine çöktü. Başı fırıl fırıl dönüyordu. Tekrar kalkmayı denedi, yapamadı…
       Hâlâ elinde tuttuğu bardağa anlamsız gözlerle ba­kıyordu. Onu, yabancı bir cisimmiş gibi, tuttu halının bir köşesine fırlattı attı. Bir kez daha doğrulmak istedi. Bu kez muvaffak oldu. Ayağa kalktığında, elinde, namlusu Doğan’ın göğsüne doğrulmuş bir tabanca tutuyordu.
       Esma, birden içeri girdi. Onun da elinde bir tabanca vardı. Tereddüt etmeden vurdu kafasına Ahmet Cemil’in… Yere düşerken bir daha vurdu… Sonra bir daha!
       Doğan, kendi tabancasını hemen tanıdı. Bu arada genç kadının;
       “Katiller… Katiller!” diye mırıldandığını duydu.
       Esma, ağlıyordu…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz