Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 13.40)

D

“Sonsuzluğa yaklaşmak demek, onu anlamak demektir!” 

SURİYE-Halep, Saat 13.40 

       Evet… Esma ağlıyordu! Sessiz bir ağlayıştı bu!
       Türk ve Suriye istihbaratının rakip iki mensubu arasında geçen konuşmaların tamamına tanık olmuştu. Keko’yla ilgili olarak bir tarafın ortaya attığı iddialara karşın, diğer tarafın gösterdiği tepkiyi, suçluluk psi­kolojisi içerisinde hareket eden ve perde arkasında kalan gerçeklerin ortaya dökülmemesi, üçüncü kişiler ta­rafından duyulmaması telaşını yaşayan bir kişinin dav­ranışı olarak algılamış, konu hakkında daha detaylı bilgi edinebilmek amacıyla konuşmalara kulak misafiri ol­muştu.
       Nişanlısı Binbaşı Abdullah Vahap’ın, Keko namlı kiralık katil tarafından öldürüldüğünü, üstelik bu talebin bizzat abisi Hasan Nafi tarafından verildiğini duymuş olması, onu çılgına çevirmişti. Bu nasıl olurdu? Ama olmuştu! Gerçek olmaması ihtimali sıfırdı. Ahmet Cemil’in verdiği tepki, bunun en açık delili değil miydi?
       Bunlar insan olamazdı! Hayatında onlarca insan öldürmüş en acımasız katiller, savaş sırasında yüzlerce insanı yaşamdan koparan en katı yürekli askerler bile, bunların yanında masum birer çocuk kalırdı. Şimdi de, gözlerinin önünde, yine elleri kolları bağlı bir adamı öl­dürmeye hazırlanıyorlardı. Buna izin veremezdi, ver­memeliydi!
       Doğan, eline geçen fırsatı güzel değerlendirmiş ve sonuçta genç kadının gerçeği öğrenmesini sağlayarak, muhtemelen kendi yaşamına son verecek bir hareketi tam zamanında durdurtmuştu. İyi mi yapmıştı? Evet… Belki acı olmuştu, ama yapılması gerekeni yapmıştı. Bu durum, olumsuz yöndeki ibreyi harekete geçirmiş, ye­niden serbest kalabilme ümidini arttırmıştı. Bunun için, zaman kaybetmeden yeni girişimlerde bulunması ge­rekiyordu.
       “Esma,” diye seslendi.
       Genç kadın, hafifçe başını kaldırarak ona baktı. Elinde tuttuğu silahı masanın üzerine bırakarak onun yanına geldi. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yüzünde, yıkılmışlığın ve beklentisiz, geleceksiz bir yaşantının izlerini görmek mümkündü.
       “Aslında, ilk zamanlar sevgi yoktu aramızda,” di­yerek, değişik bir ruh hali içinde konuşmaya başladı. “Abimin ısrarlı baskısı nedeniyle kabul etmiştim ni­şanlanmayı… Abim, sevdiğim, saydığım, ama bir o kadar da korktuğum biriydi. Yaptığı işi önemsediğini bi­liyordum. Sorumluluğunu üstlendiği davanın çok kutsal olduğuna inandırmıştı beni. Abdullah Vahap hakkında ise övgüler yağdırıyor ve onunla birleşmem konusunda elinden gelen yardımı yapacağını söylüyordu… Yaptı da!”
       Bir süre sessiz kaldı. Macerasının tamamını anlatmaya kararlı görünüyordu. Belki de, her şeyi anlatınca duyduğu ıstırabın hafifleyeceğini düşünüyordu.
       “Binbaşı Abdullah Vahap, iyi bir insandı. Kibardı, kültürlüydü… Yakışıklıydı da! Zaman geçtikçe, ona karşı duyduğum hislerin değiştiğini görüyor, zaman içerisinde hoşlanacağım, sevebileceğim biriyle kar­şılaşmış olduğumu düşünüyordum. Gerçekten sevdim de, hem de öylesine sevdim ki, yatağına bile girdim. Ne yazık ki bu hareketim, onun üstünde kurulan bas­kının da temel gerekçesi oldu. Durumdan faydalanan ağabeyim, sık sık binbaşıyla görüşmeler yapmaya başladı. Onu, hem evlenmeye zorluyor, hem de ortaya çıkardığı değişik bahanelerle işi uzatmaya çalışıyordu…”
       Gözleri, yerde baygın yatan Ahmet Cemil’e çev­rildi.
       “Domuz,” diye söylendi. “Nefret ediyorum ondan! Ağabeyimle ikisi, bir ara baskılarını o kadar art­tırdılar ki, binbaşı ‘artık dayanamayacağını, sürekli vic­dan azabı ile yaşamaktan bıktığını ve bu duruma bir son vermek istediğini,’ söylemek zorunda kaldı. Ona hak veriyor, ama sesimi çıkaramıyordum. Günler boyu ko­nuştuk. Türkiye’ye iltica planlarını birlikte yaptık. İşte, nişanlımın vatana ihanet diye nitelendirilen kaçış olayı böyle başladı…”
       Birden sustu. Gözlerini kapattı ve bir süre eski anılar arasında gitti geldi.
       “Size daha önce söylediğim gibi, önden o gidecekti. Onun yurtdışına çıkması olanaksız olduğu için kaç­maktan başka çaresi yoktu. Tabii, Hasan Nafi’den gizli olarak yapıyordu bütün bu hazırlıkları…”
       Bu arada, sürekli bağlı kalmaktan ve sabit dur­maktan, Doğan’ın kürek kemiğinin altındaki adalede bir ağrı başlamış ve bu ağrı çok geçmeden boynuna vurmuştu. Kurtulmak için çok uğraşmışsa da, bir sonuç alamamıştı.
       “Esma,.” diye seslendi. “Çok kritik bir konumda olduğumu görüyorsun. Beni çözüp bu duruma bir son vermezsen, şu ana kadar ne anlattıklarının ne de yap­tıklarının bir değeri kalacak!”
       Esma’nın siyah gözleri, buğulu birer üzüm tanesi gibi bakıyordu. Yüreğinde kopan fırtınaların, alt üst olmuş hayallerinin yansıdığı bir gölge perdesiydi sanki…
       “Sonuna kadar anlatacağım… Çünkü anlatmak is­tiyorum,” dedi. “Bilmelisiniz ki, son görüşmemiz çok muhteşem oldu. Sevgimizi, defalarca birbirimizin yü­züne haykırdık. Nişanlım, abimin yürüttüğü işlerden tiksinti duyduğu için gitmek zorunda kaldı. Ayrılık anında bana, ‘Seni sonsuza kadar seveceğim… Önemli olan da bu! Tasa etme… Allah, kötülerin cezasını ve­recektir,’ demişti.”
       Doğan’ın boynu kaskatı kesilmişti. Dik tutabilmek için büyük çaba harcaması gerekiyor, bu da başka sı­kıntıların doğmasına neden oluyordu.
       Genç kadın, ısrarla konuşmasını sürdürdü:
       “Ağabeyim, binbaşının kaçtığını öğrendiği zaman çıl­gına döndü. Tehditler savuruyor, onu geri getirteceğini ve ömür boyu zindanlarda çürümesi için her şeyi ya­pacağını söylüyordu. Sonra, nedendir bilmem, aradan henüz yirmi dört saat dahi geçmeden, takındığı tavrı değiştirdi. Söylediği sözleri unutmuş görünüyordu. Hele bu sabah, ‘Bir ağabey olarak kız kardeşinin mutluluğuna engel olmasının doğru bir davranış olmadığını, hatasını geç de olsa anladığını,’ söyledi. ‘Benim de binbaşının yanına gitmem gerektiğini, bunun için, alınması gerekli yasal izinler ve yerine getirilmesi gereken formaliteler zorluk çıkarsa da, kendisinin devreye girmesiyle birlikte her şeyin çok çabuk halledileceğini,’ anlattı. Ona inan­mış ve gerçekten bana yardım edeceğini, beraberliğimiz için çalıştığını düşünmüştüm…”
       Doğan, hikâyenin sonuna yaklaşıldığını bildiği için hiç sesini çıkarmıyor, ancak çektiği ıstırabı belli et­memek ve bağırmamak uğruna bütün iradesini kul­lanıyordu.
       “Tabii, bütün bu yardımların bir karşılığı ol­malıydı. Sizin yakalanmanız. Sizi bana, iltica talebinde bulunduğu sırada Türk makamlarına birtakım bilgiler vermek zorunda kalan Binbaşı Abdullah Vahap’ın, ver­diği bu bilgilerin doğruluğunu araştırmak amacıyla Su­riye’ye gelen, ancak bu kadarla yetinmeyip karanlık işler peşinde koşan, hatta bu arada, dün gece, Beyrut Oteli’nin önünde, kendisini izlemekle görevli olan üç Muhaberat elemanının arabasına bombalı saldırıda bulunan teh­likeli bir ajan olarak tanıtmıştı. Sizin yakalanmanız onun için çok önemliydi. Bu işin binbaşının konutunda ve resmi nişanlısının da orada bulunduğu bir sırada ya­pılması daha da önem taşıyordu. Bu sizi zor duruma sokacak ve sorgulanmanız sırasında onlara avantaj sağ­layacaktı.
       Kabul ettim… Binbaşının yanına gitmek, ne şart­larda olursa olsun onunla birlikte olmaktan başka bir düşüncem yoktu. Bana, ne Keko denilen o adamdan, ne onun üzerinde kurulan tuzaktan, ne de olay yerine ge­lerek suçüstü yapacak olan polisten bahsetmişlerdi. Ben aslında rol yapmıyordum. Çok korkmuştum. Yatakta bıçaklanarak öldürülmüş bir adam vardı. Bunu siz de yapmış olabilirdiniz. Ancak, düşünmek için zaman yoktu. Polisler gittikçe yaklaşıyorlardı. Oradan gitmek istedim. İşin ucunda, cinayet zanlısı olarak yakalanmak da vardı. Böyle bir gelişme, bütün planlarımı bozabilirdi. Abimin daha önce yaptıklarını hatırladıkça, ona gü­venmemem gerektiğini işte o zaman anladım. Kurduğu tuzağa bir değil iki kuşun birden düşmesi, sadece onun işine geliyordu. Binbaşıdan intikamını bu şekilde almak istemiş olabilirdi…
       Neyse ki, siz kaçmama yardımcı oldunuz! Ken­diniz gidip, beni orada yalnız bırakabilirdiniz! Oraya da geleceklerini bildiğim halde, sizi evime götürmek is­tedim. Çünkü kafamda yanıtını bulamamış bir sürü soru vardı. Bana, gitmeden önce binbaşıya hatıra olarak ver­diğim fotoğrafımı gösterdiğinizde çok şaşırdım. Bu fo­toğraf sizde ne arıyordu? Konuştukça, bana anlattıkları gibi biri olmadığınızı ve tamamen özel bir nedenle bu­rada bulunduğunuzu anladım. Doğru konuşuyordunuz ve kaçıp kurtulma şansınız hâlâ vardı.”
       Doğan;
       “Esma,” diye bağırdı üçüncü kez. “Kaçıp kurtulma şansım hâlâ var! Ama sen böyle konuşmaya devam edersen, o şansı sonsuza dek kaybedebilirim…”
       Esma, uykudan uyanıyormuş gibi silkindi. Şu anda, gördüğü rüyanın tesirinden kurtulmayı arzu edip gerçek dünyayı olduğu gibi kabul eden ve artık ne yapması ge­rektiğini bilen bir kişi görünümü sergiliyordu.
       “Katiller!” diye mırıldandı Doğan’a yaklaşırken. Eğildi, kısa süren bir uğraştan sonra ellerindeki bağı çözdü.
       Doğan kısaca;
       “Teşekkür ederim!” dedi.
       Bileklerini bir süre ovalayarak kan deveranının hızlanmasını sağladı. Elindeki zamanı hızla kullanması gerekiyordu. Boynundaki kramp hâlâ acı veriyordu. Ba­şını sağa sola çevirirken, gözü kol saatine takıldı. Eşber’in serbest olduğunu, Muhaberat’ın ondan habersiz bulunduğunu hatırladı. Neden olmasındı? Derhal ko­nuşmaya başladı:
      “Afrin Sokağı 1 numara… Üniversite karşısı… Afrin Sokağı 1 numara… Sarı Volkswagen… Acele edin… Tekrar ediyorum… Acele edin!”
       Esma, şaşkın bir durumda ona bakıyordu. Bu ko­nuşmalar, doğal olarak ona çok yabancıydı.
       Doğan, bir taraftan ayaklarındaki bağı çözmeye çalışıyor, diğer taraftan, genç kadına aklına son anda gelen cazip bir teklif sunuyordu.
       “Burada kalmanız sizin için tehlikeli olur. Ağabeyinin yapabileceklerini bir düşün! Evet… Binbaşı Abdullah Vahap artık yok… Ama unutabilir, kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kabul ederseniz, sizi de gö­türebilirim!”
       Esma’nın gözlerinde ufak da olsa bir parıltı yanıp söndü. Böyle bir şey olabilir miydi? Genç adama doğru baktı. Kararlılığı, ona güven veriyordu.
       Doğan;
       “Nasıl… Geliyor musunuz?” diye sordu.
       Genç kadının yanıt vermesinden önce yükselen bir başka ses, Doğan’ın donup kalmasına neden oldu.
       “Hayır, bir yere gidemez! Tabii sen de!”
       Bu ses, Doğan’ın hiç yabancısı olmadığı bir adam­dan geliyordu. Sol kulağının hemen yanında, boynuyla şakağının arasında, küçük bir gül goncası büyüklüğünde çirkin bir şark çıbanı olan bu adam, salonun kapısında ayakta duruyor ve elindeki Beratta marka tabancayı on­lara doğru sallıyordu.
       Esma;
       “Abi,” diye bağırdı.
       “Sus… Bir daha abi deme bana,” diye karşılık verdi Hasan Nafi, “Benim öz kardeşim, can düşmanlarımdan birini serbest bırakmaya çalışıyor ha? Bir de… Onun sözlerine kanıp kaçıp gidecek!”
       “Abi,” diye tekrarladı Esma. “Benim ve nişanlımın üzerine oynadığın oyunlar yetmedi mi? Yalanlarına karnım tok artık… Bütün gerçeği biliyorum. Boşuna uğ­raşma!”
       Doğan, göz ucuyla Hasan Nafi’yi kontrol ediyor, yere düşerken üç metre kadar uzağa fırlayan Ahmet Cemil’in tabancasına erişemese de, Esma’nın masa üze­rine bıraktığı kendi Mauser’ine uzanabileceğini dü­şünüyordu. Ayaklarındaki bağı tam olarak çözememiş olması ona bir engel teşkil etse de, tek seçenek olarak bunu görüyor ve denemeye değer buluyordu.
       Hasan Nafi;
       “Sakın tabancaya dokunayım deme… Geç şu ta­rafa,” diye seslendi.
       Doğan’ın ne yapmak istediğini sezinlemiş ve bu konuda gereken uyarıyı yapmıştı. Gözleriyle onu takip ediyordu. En ufak bir hareketinde, tetiğe basmakta ka­rarlıydı.
       Ancak salonda, Hasan Nafi’nin unuttuğu bir başka kişi daha vardı: Esma!
       Esma, tabancaya doğru hamle yaptı… Hasan Nafi tetiğe bastı…
       Genç kadın yere düşerken, Doğan kendini diğer tabancanın bulunduğu tarafa doğru attı.
       İkinci kez patlayan tabancanın sesi kulaklarında yankılanırken, başına saplanan müthiş bir acıyla bir­likte, dipsiz bir uçuruma yuvarlandığını hissetti!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz