Ay Battı – The Moon ıs Down (8)

A

Sekizinci Bölüm

     Olay küçük kasabada çabuk duyulmuştu. Kapı ardında fısıldaşmalar ve anlamlı bakışlarla, Başkanın tutuklandığı haberi dört bir köşeye yayıldı. Kasabada hiç umulmadık bir coşkunluk vardı, ama tuhaf bir coşkunluk. Halk, bir anda kafa kafaya verip konuşuyor, sonra herkes kendi yoluna gidiyordu. Alışveriş amacıyla dükkânlara girenler, tezgâhların üzerinden satıcılara doğru eğiliyor, bu arada birkaç cümle fısıldanıyordu.
     Kasabanın dışına çıkan halk, ormanlarda dinamit avına çıkıyordu. Karda oyun oynayan çocuklar, dinamit topluyorlardı. En küçük çocuk bile, talimatın içeriğinden haberdardı; paketi açıp çikolatayı ağzına atıyor, dinamiti karın altına gömüyor ve hemen büyüklerine haber vermeye koşuyordu. Akşam olduğunda, sanki gizli bir işaret verilmiş gibi, herkes evine çekiliyor, kapılar sıkıca kapatılıyor, sokaklarda in cin top oynuyordu.
     Kömür madeninde askerler, kuyuya inen her işçinin üzerine didik didik arıyorlardı. Askerler sert ve öfkeliydi; işçileri sebepli sebepsiz haşlıyorlardı. İşçiler de soğuk tavırlarla onlara bakıyorlardı ama hepsinin gözlerinde coşkun bir neşe gizliydi.
     Belediye Konağı’nın kabul salonunda, masanın üzerindeki kâğıtlar kaldırılmıştı. Bir asker, Başkanın yatak odasının kapısının önünde sürekli nöbet bekliyordu. Annie, kömür kovasının önüne çömelmiş, ocağa birer birer küçük kömür parçaları atıyordu.
     Annie, nöbetçiye dönerek hırçın bir sesle sordu:
     “Söyle bakalım… Başkana ne yapacaksınız?”
     Nöbetçi hiç yanıt vermedi.
     Bu sırada sokak kapısı açılmış ve içeri bir başka asker girmişti. Asker, Dr. Winter’i kolundan sımsıkı tutuyordu. Kapıyı kapadıktan sonra odaya girip beklemeye başladı.
     Dr. Winter;
     “Merhaba Annie,” dedi. “Başkan nasıl?”
     Annie yatak odasını göstererek;
     “İçerde!” diye yanıt verdi.
     “Hasta mı?”
     Annie, nöbetçinin yanına giderek emredercesine;
     “Gir içeri… Dr. Winter’in geldiğini haber ver!” diye bağırdı.
     Nöbetçi ne yanıt verdi, ne de yerinden kıpırdadı. Ancak, kapı hemen açıldı ve Başkan Orden eşikte göründü.
     Nöbetçiye hiç aldırış etmeksizin, yanından geçip salona girdi. Asker, bir an için Başkanı tekrar odaya sokmaya niyet ettiyse de, sonra vazgeçti ve yerine döndü.
     Orden;
     “Teşekkür ederim, Annie!” dedi. “Pek fazla uzaklaşma, belki sana ihtiyacım olur.”
     “Olur efendim, beklerim… Hanımefendi iyiler mi?”
     “Saçını tarıyor. Görmek ister misin?”
     “Evet, efendim!”
     Annie, nöbetçinin yanından geçerek yatak odasına girdi. Kapıyı kapattı.
     Orden;
     “Bir arzun mu var, Doktor?” diye sordu.
     Winter acı acı gülerek muhafızı gösterdi.
     “Galiba ben de tutukluyum,” dedi. “Bu arkadaş beni buraya kadar getirdi.”
     “Eh! Nasıl olsa bu da başa gelecekti. Acaba bundan sonra ne yapacaklar?”
     Bir süreliğine göz göze geldiler; ikisi de yekdiğerinin aklından geçenleri okuyordu.
     Orden, sanki konuşup anlaşmışlar gibi;
     “İstesem de artık engel olamam,” dedi.
     “Biliyorum, ama onlar bunu anlamıyorlar… Hiçbir zaman da anlamayacaklar…”
     Kafasının içinden geçenleri yüksek sesle tekrarlamaya devam etti:
     “Dakik insanlar bunlar. Süre doldu artık. Kendilerinin bir tek Önder’i, bir tek kafası olduğu için bizi de öyle sanıyorlar. İki kişinin kafası uçurulursa onların sonu geldi demektir, diyorlar. Ama biz özgür bir milletiz; içimizdeki insan sayısı kadar düşünebilen kafa var bizde. Gerektiğinde önderler, mantar gibi yerden biterler…”
     Başkan Orden, elini Doktorun omzuna koyarak yanıt verdi:
     “Teşekkür ederim. Ben de biliyorum bunları ama, bir başkasının ağzından duymak daha iyi oluyor. Halkımız boyun eğmeyecek, değil mi?”
     Merak içinde onun yüzünü tetkik ediyordu.
     Doktor Winter dostuna destek oldu:
     “Hayır… Hayır, boyun eğmezler! Hatta dışarıdan alacakları yardımlarla daha da güçlenirler!”
     Bir an için odayı derin bir sessizlik kapladı. Nöbetçi ayak değiştirdi. Tüfeği düğmesine çarpınca, minicik bir ses duyuldu.
     Orden;
     “Seninle açık konuşabilirim, Doktor!” dedi. “Kimbilir… Belki bir daha karşılıklı konuşamayız! Hay Allah… Aklımdan geçenlerden utanıyorum!”
     Birkaç kez öksürüp, ardından put gibi duran nöbetçiye baktı. Ancak askerde, söylenenleri duyduğuna dair en ufak bir belirti yoktu.
     “Ölümümü düşündüm, Doktor!” diye devam etti. “İşler böyle sürdüğü sürece beni öldüreceklerdir… Sonra da seni öldürürler…”
     Winter hiç ses çıkarmayınca yeniden devam etti:
     “Doğru değil mi?”
     “Evet! Herhalde…”
     Dr. Winter, yaldızlı koltuklardan birine doğru ilerledi. Tam oturacağı sırada, kumaşın çok eskimiş olduğunu fark etti. Parmaklarıyla, sanki onaracakmış gibi, yırtık yeri düzeltip kapatmaya çalıştı. Sonra, büyük bir özenle aynı yere oturdu.
     Orden devam etti:
     “Sana bir şey söyleyeyim mi? Korkuyorum… Kaçmak, bu işten kurtulmak için türlü çareler düşündüm. Hayatımı bağışlamaları için yalvarmayı bile düşündüm. Bütün bunlardan utanıyorum… Evet, utanıyorum!”
     Winter başını kaldırmadan konuştu:
     “Ama söylediklerinin hiçbirini yapmadın?”
     “Hayır, yapmadım!”
     “Yapmayacaksın da?”
     Orden;
     “Tabii ki yapmayacağım!” dedi. “Ama aklım geçirdim.”
     Winter müşfik bir tavırla karşılık verdi:
     “Herkesin aynı şeyleri düşünmediğini nerden biliyorsun? Bütün bunları, benim de aklımdan geçirmediğimi nereden biliyorsun?”
     “Acaba seni ne diye tutukladılar? Herhalde benim gibi seni de öldürecekler?”
     “Herhalde!”
     Doktor, parmaklarını birbirinin etrafında çevirmeye başladı. Onları hayranlıkla seyretmeye koyuldu.
     Orden, bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar konuşmak gereğini duydu.
     “Sana bir şey söyleyeyim mi, Doktor?” dedi. “Sen de biliyorsun ki ben küçük bir insanım; burası da küçük bir kasaba. Ancak, küçük çaplı insanlarda birden alev alıp parlayan küçük kıvılcımlar gizlidir. Korkuyorum… Çok korkuyorum. Hayatımı kurtaracak bir sürü çare düşündüm, ama bunların hepsi geçti. Arada bir, büyük bir heyecan duyuyorum… Sanki daha büyümüşüm, yükselmişim… Olduğumdan daha büyük bir insan olmuşum! Aklıma ne geldi biliyor musun, Doktor?”
     Eski günleri anımsayarak gülmeye başladı:
     “Okulda, ‘Savunma’ kitabını okumuştuk anımsıyor musun? Sokrat’ın ne dediğini de anımsadın mı? ‘Biri diyecektir ki; vaktinden önce ölmeni gerektirecek bir yaşam tarzından utanmayacak mısın Sokrat? Ona şöyle yanıt verebilirim: İşte burada yanılıyorsun. Azıcık değeri olan bir insan yaşamak ya da ölmek olasılıklarını hesaplamamalı, sadece yaptığı hareketin doğru veya yanlış olup olmadığı düşünmeli…’
     Orden, sözlerin gerisini anımsamak için sustu.
     Dr. Winter, heyecan içinde öne doğru eğilerek devam etti:
     “İyi bir insan gibi mi, yoksa fena bir insan gibi mi hareket ettiğini düşünmelidir! Ben de sözleri doğru anımsadığımdan emin değilim. Sen hiçbir zaman iyi bir öğrenci değildin, Orden! ‘Suçlama’ kısmını da beceremezdin!”
     Başkan Orden, keyifli keyifli gülmeye başladı:
     “Demek bunları anımsıyorsun?”
     Winter;
     “Evet, tabii…” dedi. “Gayet iyi anımsıyorum. Sürekli bir iki satır atlardın. Diploma töreninde o kadar heyecanlıydın ki, gömleğini içine sokmayı unutmuştun… Kuyruk gibi arkandan sarkıyordu. Bir türlü konukların neden güldüğünü anlayamamıştın!”
     Orden kendi kendine gülerken, farkında olmadan elini arkasına atmış, sarkık gömleğinin ucunu arıyordu.
     “Ben Sokrat olmuştum; öğretmenleri itham ediyordum. Nasıl da itham etmiştim; canlarını çıkarmıştım, hepsi kıpkırmızı olmuşlardı.”
     Winter;
     Gülmemek için kendilerini zorluyorlardı da ondan,” diye karşılık verdi. “Gömleğinin ucu sarkıyordu.”
     Başkan Orden de gülmeye başladı.
     “Kaç sene oldu? Kırk sene mi?”
     “Kırk altı!”
     Yatak odasının önünde bekleyen nöbetçi, sokak kapısının ağzında dikilen nöbetçinin yanına gitti. Okulda fısıldaşan iki küçük öğrenci gibi yavaş bir sesle konuşmaya başladılar:
     “Kaç saattir nöbettesin?”
     “Bütün gece nöbet tuttum… Gözlerim kapanıyor.”
     “Al benden de o kadar! Dün karından mektup aldın mı?”
     “Evet! Sana selam söylüyor. Yaralandığını duymuş. Bilirsin… Pek mektup yazmaz.”
     “İyi olduğumu yaz.”
     “Tabii… Elbette yazarım.”
     Başkan Orden, başını kaldırıp tavana bakarak mırıldandı:
     “Hım… Dur bakayım anımsayacak mıyım? Nasıldı…”
     Winter imdadına yetişti:
     “İşte şimdi ey…”
     Orden yavaşça tekrarladı:
     “İşte şimdi ey beni itham eden insanlar…”
     Albay Lanser sessizce odaya girdi. Nöbetçiler dimdik doğruldular. Konuşulanları duyduğunda Lanser, durup dinlemeye başlamıştı.
     Orden tavana bakana anımsamaya çalışıyordu:
     “İşte şimdi ey beni itham eden insanlar; size şunu demek isterim… Çünkü artık ölmek üzereyim… Ve… Ölüm saati yaklaşınca… İnsanlara ileriyi görme kudreti verilir. Ve ben sizlere… Benim katilim olan sizlere… Şunu söylemek isterim ki… Ben öldükten sonra…”
     Winter ayağa kalkarak itiraz etti:
     “Ben aranızdan ayrıldıktan sonra…”
     Orden arkadaşına bakarak sordu:
     “Ne dedin?”
     “Aranızdan ayrıldıktan sonra, diyeceksin… Öldükten sonra değil!”
     “Hayır… Öldükten sonra. Ben öyle anımsıyorum.”
     Çevresine baktığında, Albay Lanser’in kendisini seyretmekte olduğunu gördü. Ona sordu:
     “Öldükten sonra, değil mi?”
     Albay Lanser;
     “Ayrıldıktan sonra,” diye yanıt verdi. “Aranızdan ayrıldıktan sonra…”
     Dr. Winter memnun bir tavırla;
     “Gördün mü? Bire karşı iki galibiz. ‘Öldükten’ sözcüğünü kullanmayacaksın. Eskiden de aynı yanlışı yapmıştın!”
     Başkan Orden ileriye bakıyordu. Gözleri geçmişe sanki gömülüp kalmıştı; hiçbir şey görmüyordu. Robot gibi devam etti:
     “Benim katilim olan sizlere şunları söylemek isterim ki, ben aranızdan ayrıldıktan hemen sonra… Bana vereceğiniz cezadan çok daha kötü bir gelecek sizleri bekliyor olacaktır…”
     Winter, cesaret vermek için başını salladı. Albay Lanser de başını sallıyordu. Sanki ikisi birlik olmuş, Başkanın sözcükleri anımsamasına yardım ediyorlardı.
     Orden devam etti:
     “Beni öldürüyorsunuz; çünkü sizleri itham edecek, yaptıklarınızı sayıp dökecek birinden kurtulmak istiyorsunuz…”
     Teğmen Prackle heyecan içinde odaya girerek;
     “Albay Lanser!” diye bağırdı.
     Lanser;
     “Şışşt…” diyerek, Teğmenin susması için elini uzattı.
     Orden hafif bir sesle devam ediyordu:
     “Fakat umduğunuz gibi olmayacak; gerçek bambaşka bir şekilde ortaya çıkacak…”
     Sesi şimdi daha güçlü çıkıyordu:
     “Çünkü ileride sizi itham edenlerin sayısı, şimdikinden çok daha fazla olacak…”
     Sağ eliyle nutuk veriyormuş gibi bir hareket yaparak;
     “Şimdiye kadar benim tarafımdan susturulan ithamlar da karşınıza çıkacak. Henüz genç oldukları için onlar daha sert davranacaklar; siz de daha yaşlanacağınız için çabuk incinecek, yüksüneceksiniz…”
     Kaşlarını çatarak gerisini anımsamaya çalıştı.
     Teğmen Prackle;
     “Albay Lanser… Üzerinde dinamit bulunan birkaç kişi yakaladık!” dedi.
     Albay;
     “Şışşt…” diyerek Teğmeni yine susturdu.
     Orden devam ediyordu:
     “İnsanları öldürerek, hayatınızın kötü taraflarını ortaya çıkaracak kimseleri engelleyeceğinizi sanıyorsanız… Aldanıyorsunuz…”
     Kaşlarını çattı, bir süre düşündü, gözlerini tavanda gezdirdi, sonunda şaşkın bir tavırla gülerek;
     “Bu kadar hatırlıyorum,” dedi. “Gerisini unutmuşum.”
     Dr. Winter şakayla;
     “Kırk altı sene sonrası için hiç de fena değil!” dedi. “Zaten kırk altı sene önce de bu kadar beceriyordun!”
     Teğmen Prackle söze karıştı:
     “Adamların üzerinde dinamit bulduk, Albayım!”
     “Tutukladınız mı?”
     “Evet, Albayım! Yüzbaşı Loft’la birlikte!”
     “Yüzbaşıya söyleyin, adamlara göz kulak olsun!”
     Albay, kendine hakim olmaya çalışarak odanın ortasına kadar ilerledi.
     “Orden!” dedi. “Bu işlerin bir sonu gelmeli artık!”
     Başkan, çaresizlik içinde gülümseyerek;
     “Sonu gelmez efendim!” diye yanıt verdi.
     Albay sert bir sesle;
     “Toplumun düzenini sağlamak için sizi savaş esiri olarak tutuklattım,” dedi. “Emirlerim bu kadar kesin ve açıktı.”
     Orden;
     “Bu hareketiniz, bütün bu işlere engel olamaz ki!” diye yanıt verdi. “Anlamıyorsunuz… Halk nazarında bir engel teşkil ettiğim anda, bensiz yollarına devam edeceklerdir.”
     “Ne düşündüğünüzü bana açıkça söyleyin: Bir dinamit fitili daha ateşlendiğinde sizi kurşuna dizeceğimi bilse, halk ne yapar?”
     Başkan, ne yanıt vereceğini bilmiyormuşçasına Dr. Winter’e baktı. O sırada yatak odasının kapısı açılmış ve hanımefendi içeri girmişti. Başkanın makam zincirini elinde tutuyordu.
     “Bunu unutmuşsun!” dedi.
     Orden;
     “Neyi?” diye sordu. “Ha… Evet!”
     Başını eğdi, hanımefendi zinciri kocasının boynuna geçirdi.
     “Teşekkür ederim, şekerim!”
     Hanımefendi şikâyete başlamıştı:
     “Her zaman unutursun… Her zaman aynı şeyi yaparsın!”
     Orden, zincirin ucunda, üzerinde Belediye Başkanlığı makamının arması bulunan altın madalyonu eline almış bakıyordu.
     Albay Lanser ısrarla sorusunu tekrarladı:
     “Evet! O zaman ne yaparlar?”
     Başkan;
     “Bilmem!” diye yanıt verdi. “Herhalde fitili ateşlerler.”
     “Ya siz onlara aksini önerirseniz?”
     Dr. Winter söze karıştı:
     “Albay!” dedi. “Bu sabah küçük bir çocuk gördüm, kardan adam yapıyordu. Sizin üç askeriniz de, çocuğun yaptığı heykelciğin Önder’inizin karikatürü olmamasını sağlamak için, durmuş onu seyrediyorlardı. Askerler yetişip bozana kadar, çocuk heykelciği Önder’inize tıpatıp benzetmişti.”
     Lanser, Dr. Winter’in sözlerini duymazlıktan gelerek;
     “Eğer halkınıza, itaatkâr olmalarını tembih ederseniz ne yaparlar?” diye sordu.
     Orden’in gözleri, sanki uykudaymış gibi kapanmıştı, düşünmeye çalışıyordu.
     “Cesur bir insan değilim, Albay!” dedi. “Eninde sonunda fitili ateşlerler herhalde!”
     Güçlükle konuşuyor, ne diyeceğini bilemiyordu:
     “Böyle davranmalarını ben de isterim. Onlara aksini söyleyecek olursam, sadece bana acırlar!”
     Hanımefendi;
     “Siz neden söz ediyorsunuz?” diye sordu.
     Başkan Orden;
     “Sen biraz sus, şekerim!” diye karşılık verdi.
     Lanser ısrarını sürdürüyordu:
     “Fitili yine de ateşlerler mi diyorsunuz?”
     Başkan gururla konuştu:
     “Evet… Ateşlerler! Görüyorsunuz ya Albay, yaşamak ya da ölmek benim elimde değil. Ancak, ne şekilde öleceğimi tayin edebilirim; bu benim elimde. Onlara dövüşmekten vazgeçmelerini söylersem bana acırlar, ama dövüşmeye devam ederler. Dövüşmeleri söylersem memnun olurlar… Ve cesur bir adam olmayan ben, onlara cesaret vermiş olurum.”
     Sözlerinden hoşnut kalmışçasına gülümsedi:
     “Bu şekilde hareket etmek hiç de zor değil… Çünkü her ikisinin sonu da aynı kapıya çıkıyor.”
     Lanser;
     “Evet deseniz de, hayır demişiniz gibi anlatır, diz çöküp bize hayatınızı bağışlamamız için yalvardığınızı söyleriz!”
     Winter öfkeyle söze karıştı:
     “Onlar gerçeği bilirler; hiçbir gerçek gizlenemez! Sizin adamlarınızdan biri kendini kaybedip, ‘Sinekler, sinek kâğıdını fethettiler’ diye bir laf etmiş. Şimdi bu sözcükler tüm milletin ağzında. Bir de şarkı yazmışlar… Sinekler, sinek kâğıdını fethettiler diye! Hiçbir şey gizli kalmaz, Albayım!”
     Madenden doğru keskin bir ıslık sesi duyuldu. Patlamanın şiddetinden oluşan basınç öyle büyüktü ki, bir yığın kar pencereye savruldu.
     Orden, parmaklarıyla madalyonunu çevirip duruyordu. Sakin bir sesle;
     “Görüyorsunuz ya,” dedi. “Artık hiçbir şey olacakları değiştiremez!”
     Sesi sakin ve yumuşaktı:
     “Hepiniz öldürülecek ya da ülkemizden kovulacaksınız! Halkım esaret altına girmekten hoşlanmaz, Albay! Onun için de asla boyun eğmezler. Özgür insanlar savaşa neden olmaz, ama savaş çıktığında mağlup durumdayken dahi dövüşmesini bilirler. Hayvan sürüsü gibi, bir öncünün peşinde koşan milletlerse bunu beceremez. O nedenledir ki, sürüler küçük mücadeleleri, özgür insanlar ise savaşı kazanır. Elbet siz de bir gün bunu anlayacaksınız, Albay!”
     Albay Lanser’in bedeni dimdik olmuş, kaskatı kesilmişti.
     “Emirlerim gayet açıktır!” dedi. “Verdiğim süre saat 11’de bitiyordu. Çok sayıda esir aldım. Başkaldıran bu esirler kurşuna dizilecek!”
     Dr. Winter, Albaya dönerek;
     “Bunun yarar sağlamayacağını bildiğiniz halde, yine de emirlerinizi uygulayacak mısınız?” diye sordu.
     Lanser’in yüzü ifadesizdi:
     “Sonuç ne olursa olsun emirlerimi uygulayacağım. Ancak sizlerin bir iki sözü, bunca insanın hayatını kurtarabilir!”
     Hanımefendi söze karışarak;
     “Neler oluyor?” diye seslendi. “Bütün bu konuştuklarınızın neler olduğunu bana da anlatsanıza!”
     Orden;
     “Saçma sapan sözler bunlar, şekerim!” dedi.
     “Ama Başkan tevkif edilemez?”
     Başkan Orden, karısına bakarak gülümsedi:
     “Evet, şekerim! Başkan tevkif edilemez! Başkan ancak özgür düşünceli insanların kavrayabileceği bir kavramdır; tevkif edilemez!”
     Uzaktan yeni bir patlama sesi duyuldu. Yankısı dağlara kadar yayıldı; tekrar tekrar duyuldu. Maden gelen ıslık sesi, keskin ve sert bir uğultu şekline dönüşmüştü. Orden bir an için olduğu yerde sessiz kaldı. Dikkat kesilmişti, sonra gülmeye başladı. Çok geçmeden ikinci bir patlama sesi yankılandı. Bu seferki daha şiddetliydi ve daha yakından geliyordu.
     Orden saatine baktı, sonra saatini ve boynundaki zinciri çıkarıp Dr. Winter’in avucuna koydu.
     “Sinek şarkısı nasıldı… Söylesene!” dedi.
     Winter;
     “Sinekler, sinek kâğıdını fethettiler…” diye söylemeye başladı.
     Orden;
     “Annie!” diye seslendi.
     Yatak odasının kapısı hemen açıldı.
     Başkan sordu:
     “Konuşulanları dinledin mi?”
     “Evet, efendim!”
     Patlama sesleri daha yakından duyulmaya başladı. Tahtalar parçalanıyor, cam kırılmasına benzeyen birtakım sesler duyuluyordu.
     Orden;
     “Annie!” dedi. “Sana ihtiyacı olduğu sürece Hanımefendinin yanında kalmanı istiyorum; onu yalnız bırakma!”
     Karısına sarılıp alnından öptü. Sonra kapıya, Teğmen Prackle’ın bulunduğu yöne doğru ilerledi. Kapının ağzına geldiğinde, Dr. Winter’e dönerek, hafif titrek, ama tatlı bir sesle;
     “Kriton!” dedi. “Asklepios’a(14)bir horoz adamıştım… Unutmayıp yerine getirir misin?”
     Sokrat’ın ‘Savunma’sının sözcüklerini işiten Winter, yanıt vermeden önce, uzun bir süre gözlerini kapalı tutarak;
     “Adağın yerine getirilecektir!” dedi.
     Bu yanıt üzerine Orden gülmeye başladı:
     “Nasıl da anımsadım… Bak, bunu unutmamışım!”
     Elini Prackle’ın koluna koydu. Teğmen çekinerek uzaklaştı.
     Winter ağır ağır başını sallıyordu.
     “Evet… İyi hatırladın,” dedi. “Adağın yerine getirilecektir!”

S O N 

Alt Bilgi Notları:
(*) Fransa’da, Paris dolaylarındaki ünlü Versailles Sarayı’nın, kral dairelerini kraliçe dairelerine bağlayan görkemli Aynalı Galeri; mimar Jules Hardouin-Mansart’ın (1646-1708) eseridir.(Çeviren Notu)
(*) Noel yortusu: Christmas; 25 Aralık’ta kutlanan İsa’nın doğumu yortusu.(Çeviren notu)
(*) Führer: Adolph Hitler için kullanılan unvan. Almanca “Önder” anlamındadır.(Çeviren notu)
(*) Valkyrie: Savaşta ölenlerin ruhlarını Valhalla’ya götüren mabude, mabut Odin’in cariyesi.
(*) Valhalla: Savaşta ölen kahramanların ruhlarının toplanıp ebedi şenlik içinde yaşadığı mabut Odin’in sarayı.(Çeviren notu)
(*) Richard Wagner (1813-1883): Ünlü Alman bestecisi.(Çeviren notu)
(*) Alex: Alexander isminin kısa söylenilişi.(Çeviren notu)
(*) Heinrich Heine (1797-1856): Ünlü Alman şairi. Goethe’den sonra Almanların en büyük lirik şairi sayılır.(Çeviren notu)
(*) Mit deinem blauen Auge: Senin mavi gözlerinle(Alm.)(Çeviren notu)
(*) Yaklaşık 6100 metre.(Çeviren notu)
(*) İsa’nın tekrar dirilmesinin kutlandığı Paskalya yortusunun özelliği olan yumurta, yumurta şeklinde çikolata.(Çeviren notu)
(*) Kuvvetli patlayıcı sıvı; dinamit ve benzeri patlayıcı maddelerde, roket iticilerinde, kalp damarlarını genişletmekte, özellikle ‘angina pectoris/nöbetli göğüs ağrısı’ tedavisinde kullanılır.(Çeviren notu)
(*) Dart; dairesel hedefe elle atılan ucu sivri küçük ok.(Çeviren notu)
(*) Asklepios: Yunan ve Roma mitolojisinde tıp ve sağlık tanrısı.(Çeviren notu)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz