Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Halep, Saat 15.05)

D

“Bıçak gırtlağa dayandı mı, imdat istemek zor olur!” 

SURİYE-Halep, Saat 15.05 

       Eşber, evi terk ettikten sonra, yüz metre kadar ile­riden geçen bir taksiyi işaret ederek durdurdu. Taksinin yanına giderlerken, her ikisinin de yüzünde hüzün bu­lutları dolaşıyordu. Yağmur yüklü, kapkara bulutlardı bunlar. Ama beklenen yağmuru bırakmadı. Kısa süren bir vedalaşma sahnesi yaşandı.
       Eşber;
       “Kendine iyi bak,” dedi. “Ne zaman istersen gö­rüşürüz.”
       “Sen de,” diye karşılık verdi Doğan. “Bizimkilere haber ulaştırmayı unutma! ‘15.30’da Caber gezisi bitti, Mehmet dönüyor,’ dersin!”
       “Tamam, hallederim,” dedi Eşber. “Bu saat ne ola­cak?”
       “Sende kalsın… Kronometre düğmesini kapamayı unutma. Belki bir başka sefere lâzım olur.”
       Tokalaştılar. Doğan’ın bindiği taksi, aldığı talimat gereği Beyrut Oteli’ne doğru hızla hareket ederken, Eşber de, Malik’in dükkânına doğru yola koyuldu.
       Zevkten ve mutluluktan keyfine diyecek yoktu. Arkadaşının kendine duyduğu itimat ve güven son da­kikaya kadar sarsılmamış, kendi de bunları boşa çı­karmamıştı. Yalnız bu olaydan alacağı tek bir ders vardı ki, o da, en mükemmel şekilde hazırlanmış planların bile hiç beklenmedik bir anda alt üst olabilme olasılığıydı.
       Suriye istihbaratı, kurdukları tuzakla Doğan’ı or­tadan kaldırmak istemiş, ancak bu girişimleri yenilgiyi de beraberinde getirmişti. İnsanların, yolları üstüne çıkan rakiplerini yok etmek isterlerken, kendi kaderlerini de zorladıklarının güzel bir örneği yaşanmış, akıl almaz derecede karmaşık işlerin ve umulmayacak tesadüflerin bir araya geldiği de ilk kez burada görülmüştü.
       Eşber, bir işin üzerinde fazla kafa yoracak bir adam değildi. Kendisini hep eylem adamı olarak görmüş, diğer hususların üzerinde durmamıştı. Varsın başkası düşünsündü. Bir iş başlamış ve bitmişti; gerisi onu il­gilendirmezdi.
       Doğan, Beyrut Oteli’ne birkaç yüz metre kala tak­siden indi. Sol kaldırımı takip ederek otele yaklaştı. Gözleriyle çevreyi tarıyor, günlük işlerinin telaşıyla ora­dan oraya koşuşturan kalabalığın arasında Tırtıl’ı ay­rımsamaya çalışıyordu.
       Onu, buralarda bir yerde bulacağını biliyordu. Çünkü aralarında eskiden beri vardıkları anlaşmaya göre; birbirlerinden ayrılmak durumunda kaldıkları tak­dirde, son temas yeri, bir sonraki buluşma yeri olarak kullanılacaktı. O gece, Beyrut Oteli’nin önüne kadar onun kontrtakipte kaldığından emindi. Patlamayı mü­teakip buradan ayrıldıysa, yeniden aynı yere dönmesi gerekirdi.
        Çok geçmeden onu gördü. Otelin karşısındaki boş­lukta, genç bir mezarlık selvisinin gölgesinde oturuyordu. Doğan, adamın sabrına hayret etti. En az on saatten beri orada kendisini bekliyordu.
       Tırtıl da onu görmüştü. Hemen motosikletinin ba­şına geçti, çalıştırdı. Doğan, yanından geçerken seleye oturuverdi. Hareket ettiler.
       Tırtıl;
       “Nasılsen?” diye sordu. “Merakta kaldık gurban…”
       “İyiyim, hem de çok iyiyim!” diye yanıtladı Doğan.
       “İnşallah tamamdir?”
       “Evet… Her şeyi bitirdik. Yalnız tek bir iş kaldı…”
       “Nedir ki o, babo?”
       “Özel bir iş… Senle ilgisi yok. Şimdi, Vakıf Çarşısı’na gidelim.”
       “Emrin olur!”
       Doğan, bu kez çarşının öteki ucunda indi. Tırtıl’a, kendisini burada beklemesini, geldiğinde harekete hazır olmasını, hiç durmamacasına sınıra gideceklerini ve bu işi orada noktalayacaklarını söyleyerek çarşıya girdi. Neon lambalarının parlak ışıklarının bile yer yer tesirini kaybettiği dar ve karanlık koridorlarda hızla ilerliyordu. 228 numaranın önüne gelince durdu.
       Kapı kapalıydı, ama kilitli değildi. Gelecek müş­terinin kolaylıkla içeri girmesini sağlamak amacıyla ha­fifçe aralık bırakılmıştı. Doğan, bu gibi esnaf ka­pılarında, içeri gireni haber verecek çan ya da zil sisteminin olduğunu biliyordu. Kapı açıldığında çıkan ses, dükkân sahibinin uyarılmasını sağlıyordu.
       Doğan kapıyı yavaşça itti. Gerçekten yukarıda, bir birine bağlı, değişik boyutlarda üç tane çan asılmıştı. Eliyle kaldırdı, içeri girdikten sora yeniden bıraktı. Ka­pıyı iterek kapadı.
       Muhittin Canbaz, iki tarafı tezgâhlarla kaplı geniş dükkânının bir köşesinde, açtığı portatif karyolada uyu­yordu. Doğan, başına dikilip bir süre onu seyretti.
       Yatarken daha da şişman görünüyordu. Ya uy­kudan, ya sıcaktan, ya da yediği fazla yemekten olacak, suratı kızarmış; alnında, şakaklarında ve boynunda yer yer ter damlacıkları oluşmuştu.
       Doğan, tabancasının ucuyla dürterek uyanmasını sağladı. Muhittin Canbaz, dişlerine değecek şekilde yak­laştırılmış silahı görünce rengi bembeyaz, saçları diken diken oldu. Yatağın içinde yarı doğrulmuş bir şekilde otururken titriyordu. Sinirleri boşalmıştı. Savunmaya müsait bir durumda bulunmadığının şaşkınlığını ya­şıyordu.
       Doğan;
       “Size veda etmeye geldim,” dedi.
       Muhittin Canbaz;
       “Neler oluyor… Bu tabanca da ne?” diye kekeledi.
       “Beni yormasan çok daha iyi olacak,” diye karşılık verdi Doğan. “Senin çok değer verdiğin yardımcın Ahmet Cemil ile saygıdeğer patronu Hasan Nafi çoktan ce­hennemin dibini boyladılar. Tabii gitmeden önce, senin hakkında da uzun uzun konuşmayı ihmal etmediler. Gerek onların itirafları, gerek benim elimdeki bilgiler, ne tesadüf ki birbirini tutuyor.”
       Muhittin Canbaz’ın beyaza dönen yüzü birden sararıverdi. Ellerini göbeğinin üstünde birleştirerek,
       “Neden söz ettiğini anlamıyorum,” dedi.
       “Çok yazık öyleyse,” diye yanıt verdi Doğan. “An­laman için özel birtakım yöntemler kullanmam ge­rekecek; can yakacak yöntemler!”
       Muhittin Canbaz’ın sinsi sinsi bakan gözleri, bu sözler karşısında birden bayrakları suya indiriverdi. Fazla direnmeyeceğinin göstergesiydi bunlar!
       Alnında biriken ter damlacıkları daha da büyüdü. Havanın sıcaklığına rağmen, tir tir titriyordu.
       “Ne yapacaksınız?” diye sordu.
       Genç adamın ciddi ve kararlı tavrı, sinirlerini bir kat daha bozmuştu.
       Doğan, tezgâhın üstünde gözüne ilişen iri kumaş makasını kaparak;
       “Vücudunuzdaki bütün fazlalıkları keseceğim,” dedi. “Parmaklarınız, kulaklarınız, burnunuz… Hatta buna, iki bacağınız arasında duran şey de dahil!”
       Muhittin Canbaz’ın gözleri korkuyla büyüdü.
       “Bir pazarlığa girişir misin benimle?” diye sordu.
       “Ne gibi bir pazarlık?”
       “Ben size bütün İstanbul teşkilâtının listesini ve­reyim, buna karşılık siz de benim hayatımı ba­ğışlayın.”
       Doğan içinden;
       “Ciğeri beş para etmez insanlar bunlar,” diye ge­çirdi. “Büyük işler çeviriyor gözükseler de, zoru görünce dönüveriyorlar.”
       “Bahsettiğin defterde neler yazıyor, açıkla ba­kalım.”
       “Her şey… Başlangıçtan bu yana her şey! Temas kurduğumuz şahıslar, görüştüğümüz örgütler… İsimler, telefonlar, adresler… Yaptığımız ödemeler, karşılığında yaptırdığımız işler… Hepsi, ama hepsi bu defterde ya­zılı!”
       “Defter nerede?”
       “Şu dipteki dolabın en son gözünde duruyor. Dükkâna ait eski defterlerin altında. Dolabın anahtarı da pantolonumun cebinde!”
       Doğan, anahtarı aldı ve dolabı açtı. Muhittin Can­baz doğru söylemişti. Gerçekten orada bir defter vardı. Kısaca göz attı, sözü edilen defter buydu.
       Bu sırada Doğan’ın hassas kulakları ufak bir ses duymuş, içgüdüsü tehlike sinyali vermişti. Birden yana çekildi, üzerine doğru gelen makasın sivri ucu yüzünü sıyırarak geçti. Yapılacak bir şey yoktu; tabancasını doğrulttu, ateş etti. Muhittin Canbaz, tezgâhın arkasına saklanmaya çabalarken tam ense kökünden yedi kur­şunu.
       Doğan’ın burada işi bitmişti. Kapının arkasında takılı duran anahtarı aldı. Bir dükkân sahibinin ağır­lığıyla kapıyı kilitledi, anahtarı da, biraz ileride, çöp varillerinden birisinin içine attı…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz