On Bin Yıllık Bir Şehir-URFA

O

     Türkiye’nin sınır şehirlerinden biri de Urfa; 60-70 kilometre daha giderseniz, Suriye’desiniz. Batıda yaşayanlar için çok uzak, yabancı ama yine de bizden. Eğer dini nedenlerle gidilmiyorsa, bir süre önce göç edilmiş bir memlekettir olsa olsa… Ancak hangi nedenlerle olursa olsun, Türkiye’nin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri.
     Kurulduğu dönemden bu yana her zaman yoğun bir yerleşim merkezi olmuş Urfa. M.Ö. 2000’lerde Hurriler’le Mitanniler’in yurduymuş. Hititler, Aramiler, Asurlar, Persler, Makedonyalılar, Araplar, Selçuklular, Osmanlılar… I. Dünya Savaşı sırasında da önce İngilizler’in sonra da Fransızlar’ın işgali altında kalır ve şehrin kurtulması için verilen mücadeleden dolayı da “Şanlı” unvanını alır. İlk Çağda ve Osmanlı döneminde, bölgenin başlıca ulaşım, konaklama ve ticaret merkezlerinden biri olan kent artık eski önemini yitirmiş durumda. 16. Ve 17’nci yüzyıllarda ise halkının bir bölümü de Süryani, Keldani, Ermeni ve Rumlar’dan oluşuyordu.
     Urfa, malûm, Peygamberler Şehri olarak da biliniyor; çünkü birçok efsane var İslamiyet’in ilk yıllarına ilişkin. Bu efsanelerin içeriği, yeni kurulan bir dinin öykülemesi olduğu gibi, örnek kişilikler de sunuyor. Dayanıklılık, sarsılmayan bir inanç ve inancı uğruna her güçlüğe katlanmak, ölümü göze almak… Bunlar, dönemi için de, günümüz için de son derece değerli efsaneler şüphesiz.
     Urfa’da en çok rastlayacağınız isimler İbrahim ve Zeliha ya da Anzilha olacaktır; bir de İbrahim Halil adını taşıyanlar var ki, onlar erken doğmuş olanlar. Urfalı en çok bu isimleri koyuyor çocuklarına, çünkü müthiş bir aşk ve inanç öyküsünün kahramanları bu iki kişi. İbrahim, hükümdar Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele eder ve putları kırar. Düşüncelerini paylaştığı en yakın kişi de bir rivayete göre Nemrut’un üvey kızı, bir başkasına göre de bir Yahudi kızı olan Zeliha’dır. İbrahim ve Zeliha birbirlerine sevdalanırlar. Nemrut, İbrahim’i kalenin tepesinden atmaya karar verir. Zeliha çok yalvarır babasına, çok gözyaşı döker ancak Nemrut’u ikna edemez. Bugün Balıklı Göl olarak da bilinen Halilü’r-Rahman gölünün olduğu yere dev bir ateş yakılır, öyle ki, çok uzaklardan bile görülebilmektedir ateş. Kalenin tepesinde görülen iki büyük sütunun arasına kurulan bir mancınıkla aşağı fırlatılır İbrahim. Ancak Allah ateşe, “Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol,” der ve ateş suya, odunlar balıklara dönüşür. Böylece İbrahim aşağı düşer ve düştüğü yer gül bahçesine dönüşür. İbrahim’e sevdalı Zeliha da onun arkasından atlar. Bir rivayete göre, Ayn-ı Zeliha gölü, Zeliha’nın döktüğü gözyaşlarından oluşmuştur. Bir başka rivayet de Zeliha’nın düştüğü yerde böyle bir gölün oluştuğu biçiminde. Urfa’da yapılacak en iyi şeylerden biri de kaleye çıktıktan sonra bu gölün kıyısında oturup, kaçak çay karıştırılmış bir bardak demli çay içmek olacaktır. Bu mistik aşk hikâyesi basbayağı alıp götürüyor insanı…
     Urfa’nın en önemli mitlerinden biri de Eyüp Peygamber şüphesiz. İnancına bağlılığıyla bilinen Eyüp Peygamber her şeyini kaybeder ama yine de sabrını yitirmez. Bir mağarada yedi yıl boyunca savaşacağı bir hastalık gelir başına ve öyle ki yaraları kurtlanır. Düşen kurtları alıp yaraların üstüne geri koyduğu söylenir. “Sizin de bir rızkınız vardır bu yaralarda” diyerek. İşte tam bu mağaranın olduğu yerde bir kuyu var ve Urfa bu kuyu nedeniyle Hıristiyan dünyası tarafından da tanınan ve ziyaret edilen bir dini merkez. Hazreti İsa’nın yüzünü silerek Urfa kralına gönderdiği ve yüzünün suretinin çıktığı mendil, bir hırsız tarafından çalınarak Eyüp Peygamber Kuyusu’na atılır. Kuyudan öylesine bir aydınlık çıkar ki, mendilin yeri de belli olur. Kuyudan çıkarılır ve manastırdaki yerine konulur. Tam bir dini mucizeler kenti Urfa…
     Urfa’da birkaç gün geçirmek istiyorsanız, diğer pek çok şehirde olduğu gibi otel, motel türü yerlerde kalmanız gerekmiyor, çünkü restore edilmiş klasik Urfa evleri konaklamaya açık. Kalker taşından yapılmış kalın duvarlar, yılın neredeyse yedi ayını çok sıcak bir iklimde geçiren Urfalı için sıcağa karşı en değerli önlem. Çok küçük değişikliklerle korunmuş ve yüzyıl, hatta daha öncesini yaşatır biçimde hizmete açık evler, geleneksel mutfağıyla da hizmet sunuyor. Evler genellikle harem ve selamlık olarak ikiye ayrılıyor ve müstakil iki ev görünümünde. Eve gelen erkek konukların ilk olarak ağırlandıkları bölümde küçük bir hayat (avlu), bir ya da iki oda eyvan, hayvanların barınacağı büyük bir develik, yani ahır ve tuvalet bulunuyor. Urfa halkından edindiğimiz bilgiye göre, kapılara “enikli kapı” deniyor. Bunun anlamı, büyük giriş kapısının üzerinde bir de küçük kapının olması. Bu kapıların tokmakları da farklı, çünkü gelen konuk eğer erkekse, büyük kapının tokmağını çalıyor. Kadın, komşu, satıcı gibi kişiler de küçük kapıyı çalıyor. Zaman içinde oluşmuş ilginç bir haberleşme sistemi…
     Evin asıl kısmı ve daha büyük olan yeri, harem bölümü. Nahit denilen kesme taş döşeli hayat’ın ortasında mermer bir havuz, kuyu ve çiçeklik bulunuyor. Günümüzde taş işçiliği halen sürmekte ve taş yüzyıllardır olduğu gibi yumuşak, biçimlenmeye, bezenmeye hazır…
     Evler konusunda değinmeden geçmemek gereken bir ayrıntı daha var. Bazı evlerin giriş kapılarında, Kâbe’nin resmi, bazı yazılar ve çiçek süslemelerinin olduğu tabelalar var; anlamı da ev sahibinin Hacca gidip geldiği biçiminde. Günümüzde reklam amacı olduğu düşünülüyor ama geçmişte, şehir dışından ya da köyden gelen bir insan, kalabileceği otel, pansiyon olmadığı için, bu kapıları çalıp yiyecek ve yatacak yer isteyebiliyormuş. Hacca gidecek kadar geliri varsa, bir Tanrı misafirini de ağırlayabilir demektir.
     Haşlanmış bakliyatın soğuk yoğurtla karıştırılıp yoğun bir çorba kıvamında hazırlanmasıyla yapılmış bir çorba, küçük küçük hazırlanmış içli köfte, ana malzemesi rendelenmiş domates ve nar pekmezinin oluşturduğu bostana, lahmacun, çiğ köfte, koca bir tabak dolusu balcan (patlıcan) kebabı, kadayıf dedikleri Hatay yöresinde Künefe olarak bilinen tatlı… Urfa’da önünüze konacak temel mönü böyle bir diziden oluşur. Eğer Urfa’nın geleneksel kahvesi mırra’dan ikram edilirse şunları unutmayın: Kulpsuz fincanda sunulan mırra çok sert bir kahvedir ve içerken fincan yere bırakılmaz, çünkü bunun anlamı mırra’yı size sunan kişi evlenirken onun başlık parasını ödeyeceğiniz anlamındadır. Birkaç yudumluk olan ilk içimi tamamladığınızda tekrar mırra konur fincanınıza; istemiyorsanız fincanı ters çevirip tepsiye bırakacaksınız. Ancak, ikiden sonra üçüncüsünü sakın istemeyin, çünkü bu da bir başka ortak dile karşılık geliyor; düşmanımsın!.. Urfalı, mutfağı için hoyrat bile söyler iş yaparken: Yaz yolla/bahar yolla/yaz yolla… çiğ köfte hamur oldu/gardaş bize tuz yolla…
     Urfa’nın tarihi çarşısına girdiğinizde, on sene öncesi kadar olmasa da şaşıracaksınız. Temel el sanatları, dokuma, keçe, özellikle bakır işçiliği, kürkçülük, tütün ve acı biber üretimi, nar pekmezi ve civardaki birçok kadının üzerinde de görebileceğiniz rengârenk kadifeler; renkleri ve desenleri alışılmışa pek benzemese de daha çok Dubai’den gelen kadifeler, Urfa kadınlarının üzerinde muhteşem duruyor. Yüzlerindeki ve ellerindeki dövmelerle, burunlarındaki hızmalarla bambaşka bir bütünlük oluşturuyor bu kadifelerden dikilmiş kaftanlar.
     Çarşıya girmişken, Gümrük Han’da bir çay içmeyi de ihmal etmeyin. Bir yandan taş işçiliğinin tadını çıkarıp, bir yandan da çınarların gölgesinde serinlemek Urfa yazları için bulunmaz bir nimet.
     Nereleri gezelim derseniz liste biraz uzun: Yapım tarihi bilinmeyen Urfa Kalesi’nin iç ve dış surları arasında Tayyar Mehmet Paşa, Molla ve Gezer Paşa saraylarının kalıntıları var. Kalede yer alan Osroene Krallığı döneminde yapılmış ve yaklaşık 17 metre yüksekliğindeki iki sütun, kent halkı tarafından mancınık olarak adlandırılıyor. Bir kilisenin üstüne yapıldığı sanılan Urfa Ulu Camii, Halilü’-Rahman Camii. Nimetullah Camii, Beylerbeyi Camii (16.yy), Rızvaniye Camii (18.yy), Gümrük Hanı ile Şeyh Ali Dede, Mevlana Halidoğlu ve Nimetullah Bey türbeleri, Bedi-ü Zaman Mezarlığı (tarihi çok eskilere dayanıyor) ve çok sayıda neolitik Çağ buluntularının sergilendiği Urfa Müzesi görülebilir. Kentin güneybatısında Roma ve Bizans dönemine ait mozaikler bulunmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz