Akıllı Esben

A

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Bir zamanlar, zengin bir iş adamının on iki oğlu varmış. Birinciden on birinciye kadar olan oğullar, güçlü kuvvetli, boylu poslu, yakışıklı gençlermiş. On ikinci ve sonuncu oğul ise, yüzü güzel olduğu halde, kısa boylu, zayıf ve güçsüzmüş. Adı Esben olan bu çocuk, ağabeyleri tarafından pek sevilmezmiş. Çünkü büyük kardeşleri kırlarda koşup oynar, denizde yüzer ve balık tutarken, Esben evden ayrılmaz, kitap alıp bir kenara çekilir, bir şeyler okuyarak vaktini geçirirmiş. Ağabeylerinin büyük adamlar gibi kuvvetli ve iş bilir olmasına karşılık, Esben konuşmaktan fazla hoşlanmayan, içine dönük bir çocukmuş. O kadar çok kitap okurmuş ki, babası ona kitap bulmakta güçlük çekermiş.
       Yaşları biraz daha büyüyünce, on bir kardeş hep birlikte babalarının karşısına çıkıp ona demişler ki:
       “Biz hep beraber evden ayrılıp dünyayı görmek istiyoruz. Gezimiz belki de birkaç yıl sürecek. Ama döndüğümüz zaman, hepimiz daha bilgili ve görgülü olacağız. Bize birer at ve yetecek kadar para verir misiniz?”
       Zengin adam için oğullarının istediğini vermek zor bir şey değilmiş, yalnız kendisi yaşlanmaya başladığı için oğullarının uzun sürecek bir geziye çıkmasını istemiyormuş. Ama ne yaptıysa, ne söylediyse on bir kardeşi kandıramamış. Sonunda her birine birer güçlü at ve beyaz birer et, ceplerine de birkaç altın vermeye razı olmuş.
       On bir kardeş ertesi gün atlarına binip uzaklaşmışlar. Hiç birisi ayrılırken Esben’e “Hoşça kal,” dememiş. Çünkü küçük kardeşlerini hiç sevmezlermiş.
       Ağabeylerinin gitmesinden bir gün sonra, Esben kalkıp babasının yanına gitmiş. Kardeşleri gibi kendisinin de dünyayı görmek istediğini söylemiş. Fakat babası, bu küçük ve çelimsiz oğlunu azarlayıp yanından kovmuş.
       Küçük Esben çok üzülmüş. Hemen eve gidip kumbarasını açmış. Ama kumbarada bulunan paraların amacına yetmeyeceğini görmüş. Bunun üzerine ormana dalıp bütün ağaçları gözden geçirmiş. Tıpkı ata benzeyen bir dal bulup çakısı ile kesmiş. Yeşil kabuklarını soyup çıkarmış. Bu suretle, değnekten yapmış olduğu atının rengi, ağabeylerinin beyaz atlarından daha beyaz olmuş. Bundan sonra küçük Esben, daldan yapmış olduğu atın sırtına atlamış ve şunları söylemiş:
       “Sevgili atım… Sevgili atım… Göreyim seni, kardeşlerime yetiştir beni…”
       Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, daldan yapılmış at havalanmış. On bir kardeşin bir gün önce gitmiş olduğu yöne doğru uçarak Esben’i almış götürmüş.
       Bu sırada, on bir kardeş yollarına devam ediyorlarmış. Bir ara, orman içinde kocaman bir eve yaklaşmışlar. Tam o sırada öyle bir fırtına çıkmış ki, kar, yağmur, dolu, tipiden göz gözü görmez olmuş. Kardeşler yollarına devam edemeyeceklerini anlayınca, çaresiz o kocaman evin kapısına gelip dayanmışlar. En büyük kardeş kapıya vurmuş. Kara suratlı, korkunç bir cadı homurdanarak gelip kapıyı açmış:
       “Ne istiyorsunuz bakayım?” diye sormuş. “Neden geldiniz?”
       Kardeşler cadıyı görünce korkmuşlar. Fakat dışarıda o kadar şiddetli bir fırtına varmış ki, çaresiz oradan uzaklaşamamış ve dileklerini söylemişler:
       “Affedersiniz… Sizi rahatsız ettik. Fırtınaya yakalandık… Bizi misafir eder misiniz diye soracaktık.”
       Cadı suratını buruşturup, korkunç bir kahkaha atmış:
       “Neden olmasın,” demiş. “Eğer benim kızlarımla evlenirseniz, sizi bu gece misafir edebilirim.”
       Başka bir çareleri olmadığı için on bir kardeş cadının teklifini kabul etmek zorunda kalmışlar. Cadı onları içeriye almış. Ne olduğu belli olmayan, tatsız tuzsuz bir yemek yedirmiş. Sonra da hepsini birden, on bir kızı ile evlendirmiş. Kocaman salona serdiği on bir yatağa yatırmış.
       Bu sırada Esben de, cadının kocaman evine yaklaşmış. Fırtınadan korunmak için evin bacasından içeri dalmış. Doğruca cadının odasına gitmiş. Bu sırada, korkunç cadı, elindeki büyük bir satırı biliyor, bir yandan da homurdanarak;
       “Hele şu on bir kardeş bir uyusunlar, ben onlara yapacağımı bilirim,” diyormuş.
       Esben, bunları duyar duymaz hemen evi aramaya başlamış. Sonunda kardeşlerinin yeni eşleri ile birlikte uyumakta oldukları odayı bulmuş. Hemen usulca yanlarına sokulup her birini uyandırmış ve onlara demiş ki:
       “Çabuk olun! Gece başlıklarınızı eşlerinizin gece başlıkları ile değiştirin. Çünkü şimdi cadı gelip başınızı kesecek. Eğer dediğimi yaparsanız kurtulursunuz.”
       On bir kardeş, hiç önem vermedikleri Esben’in bu sözlerine aldırmamışlar. Başlarını yastığa koyup geri yatmışlar. Ama küçük çocuk, onların uyumasını beklemeden sokulmuş. Kardeşlerinin başındaki başlıkları alıp eşlerine, eşlerinin başlıklarını alıp kardeşlerine giydirmiş. Kendisi de bir yatağın altına saklanıp beklemiş.
       Az sonra cadı gelmiş. Oda o kadar karanlıkmış ki, insan burnunun ucunu bile göremiyormuş. Cadı usulca sokulup her yatağın içinde yatan iki insanın başını ellemiş. Erkek başlığı giyenin kafasını keskin satırla kesivermiş. Böylece on bir baş kestikten sonra cadı oradan uzaklaşmış.
       Esben hemen sokulup yeniden kardeşlerini uyandırmış. Onlara cadının yaptığı işi göstermiş. On bir genç korkuyla titremeye başlamışlar. O kadar korkmuşlar ki, fırtınaya aldırmadan hemen evden ayrılıp uzaklaşmışlar. Esben’e teşekkür etmeyi bile unutmuşlar.
       Ormandan çıktıktan sonra, on bir kardeş küçük Esben’i beklemeden hemen atlarını dörtnala sürüp en yakın kente sığınmışlar. O büyük kent, meğer ülkenin başkenti imiş. Kardeşler cadının evinden kaçarken paralarını alacak kadar beklememiş olduklarından, beş parasız durumdaymışlar. Doğru kralın sarayına gidip iş aramışlar. Kralın sarayında yapacak iş çokmuş, ama yeteri kadar da uşak ve hizmetçi varmış. Onun için kardeşlere ahır hizmetçiliği verilmiş. Ertesi gün Esben de gelip kralın sarayında iş arayınca, ona da aşçı yamaklığı görevi verilmiş.
       Kralın sarayında Kızıl Şövalye adında bir prens varmış. Bu prens, kralın her işine bakar ve yardım edermiş. Ama ülkenin halkı onu hiç sevmezmiş. Çünkü prens çok zalim ve fena kalpli bir adammış.
       On bir kardeş, ahır işleri ile uğraşırken, bir gün bu Kızıl Şövalye’ye gereken saygıyı göstermemişler. Kızıl Şövalye buna çok kızmış. Hemen kralın yanına gitmiş ve ona demiş ki:
       “Haşmetlim, ahırda çalışan on bir kardeşin konuşmalarını gizlice dinledim. Anlaşılan bunlar size daha iyi hizmet edebilirler. Onları yanınıza çağırıp kendilerinden, kanatları bir gün altın, bir gün de gümüş olan kumruyu bulmalarını isteyin…”
       Kral bu sözlere inanmış. Hemen on bir kardeşi çağırtmış ve demiş ki:
       “Duyduğuma göre siz çok akıllı ve becerikli gençlermişsiniz. Bana üç gün içinde, kanatları bir gün altın, bir gün gümüş olan kumruyu bulacaksınız. Yoksa kafanızı kestireceğim…”
       Gençler bu sözler karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar. Önce krala söz anlatmaya çalışmışlar:
       “Haşmetli Kralımız! Biz böyle bir kumrudan söz edildiğini ilk defa duyuyoruz. Onu nereden bulalım da size getirelim?” demişler.
       Ancak kral hiç dinlememiş:
       “Üç gün…” diye bağırmış. “Üç gün içinde kumruyu bulacaksınız. Yoksa kafalarınızı kestiririm.”
       On bir kardeş, süklüm püklüm kralın yanından ayrılıp ahırlarına dönmüşler… Esben onları görünce, bir şeye üzüldüklerini anlamış ve sormuş:
       “Ne oldu büyük kardeşler? Bir şeye üzülmüş gibisiniz. Anlatın bakalım. Belki bir çare düşünürüm.”
       Büyük kardeşler, ona karşılık bile vermek istememişler. Ama orada biraz bekleyip aralarında geçen konuşmalara kulak veren Esben, kanatları bir gün altın, bir gün gümüş olan kumrunun hikâyesini duymuş ve demiş ki:
       “Haydi üzülmeyin. Esben gibi kardeşiniz varken, kral sizin kafalarınızı kestiremez…”
       Ağabeyleri Esben’in bu sözleri üzerine sormuşlar:
       “Ne demek istiyorsun bacaksız? Bizim bile çare bulamadığımız bir konuda sen ne yapabilirsin ki?”
       Esben, alaylı bir sesle karşılık vermiş:
       “Ne mi yapabilirim? Daha önce de yaptığım gibi, sizin tatlı canınızı kurtarırım. Unuttunuz mu? Ben olmasam o akılsız başlarınız kralın cellâdının satırından önce cadının satırı ile kesilecekti.”
       Ağabeyleri bu sözlere kızıp Esben’i kovmuşlar. Ama küçük kardeş hiç kızmamış. Hemen değnekten yapılmış atına binip bağırmış:
       “Sevgili atım… Sevgili atım… Göreyim seni, cadının evine yetiştir beni…”
       Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, uydurma at havalanmış. Cadının evine doğru yol almaya başlamış.
       Sonunda Esben, aynı yolu takip ederek cadının bacasından içeri girmiş. Daha önce görmüş olduğu altın kanatlı kumruyu yakalamış, atına atlayıp kaçmaya başlamış.
       Cadı bu sırada uyanıp, Esben’in arkasından bağırmış:
       “Yine sen misin Esben?”
       “Evet, benim.”
       “Altın kanatlı kumrumu alıp kaçırıyorsun değil mi?”
       “Evet.”
       “On bir kızımı öldürmeme de sen sebep olmuştun değil mi?”
       “Evet.”
       “Yine gelecek misin?”
       “Belki.”
       “Eh… Elbet bir gün elime geçersin.”
       Esben aldırmadan uzaklaşmış. Kardeşlerinin yanına gelince, kumruyu onlara vermiş.
       On bir kardeş çok sevinmişler. Ancak Esben’e teşekkür etmeyi akıllarına bile getirmemişler. Hemen koşup krala altın kanatlı kuşu vermişler. Kral da çok sevinmiş. On bir kardeşe saray uşaklığı görevini vermiş. Hiç kimse Esben’e bir şey söylememiş. Zaten kuşu onun getirdiğini kardeşlerden başka hiç kimse bilmiyormuş.
       Kızıl Şövalye, olup bitenlere çok kızmış. On bir kardeşe daha zor bir görev yaptırmak istemiş:
       “Belki bu seferki görevi yapmaya gidince ölürler, ben de kurtulurum,” diye düşünmüş.
       Kralın karşısına çıkıp demiş ki:
       “Haşmetlim, size altın kanatlı kumruyu getiren kardeşlerden elmas dişli tavşanı neden istemiyorsunuz? Kumruyu getiren, tavşanı da getirir…”
       Kral bu sözler üzerine hemen on bir kardeşi çağırmış.
       “Size üç günlük bir zaman veriyorum,” demiş. “Bu süre zarfında bana elmas dişli tavşanı getireceksiniz. Getiremezseniz kafanızı kestireceğim.”
       Kardeşler kralın yanından süklüm püklüm çıkmışlar. Elmas dişli tavşanın adını bile ilk kez duyuyorlarmış. Nerede olduğunu bilmediklerine göre, elbette bulup getiremeyeceklermiş. Tam bu sırada Esben yanlarına yaklaşmış:
       “Ne o, büyük kardeşler,” demiş. “Yine kara kara düşünüyorsunuz. Yardıma ihtiyacınız varsa söyleyin de bir çaresine bakayım…”
       Ağabeyleri Esben’e kızmışlar. Onu yanlarından kovmuşlar. Ama Esben fazla uzağa gitmemiş. Bir köşede durup onların neden üzüldüğünü öğrenmek istemiş. Konuşmalarına kulak vermiş. Sonra kendi kendine mırıldanmış:
       “Ha… Demek ki bu sefer de cadının elmas dişli tavşanını aşırmak gerekiyor. Ne yapalım… Hırsızlık iyi bir şey değil, ama cadıları soymak hırsızlık sayılmaz.”
       Hemen ağaç dalından yapılma atına koşmuş. Sırtına binip bağırmış:
       “Sevgili atım… Sevgili atım… Göreyim seni, cadının evine yetiştir beni…”
       At hemen havalanmış. Cadının evine doğru uçmuş. Esben yine bacadan kayarak eve girmiş. Cadının tam başucunda, bir kafeste uyuyan elmas dişli tavşanı kapıp kaçmış. Atına atlayıp bağırmış:
       “Sevgili atım… Sevgili atım… Göreyim seni, kralın sarayına yetiştir beni…”
       Cadı, bu sesleri duyunca uyanıp bağırmış:
       “Yine sen misin Esben?”
       “Evet.”
       “Altın kanatlı kumrumu da sen çalmıştın değil mi?”
       “Evet.”
       “Kızlarımı beğenmeme de sen sebep olmuştun değil mi?”
       “Evet.”
       “Elmas dişli tavşanımı mı götürüyorsun?”
       “Evet.”
       “Yine gelecek misin?”
       “Belki.”
       “Eh… Elbet elime geçersin.”
       Esben aldırmadan uzaklaşmış. Kardeşlerinin yanına varınca, tavşanı onlara vermiş.
       On bir kardeş teşekkür bile etmeden hemen tavşanı krala götürmüşler. Kral çok sevinmiş. Kardeşlerin başarılarını övmüş. Her birini sarayda önemli görevlere atamış. Ama Esben’den kimse söz etmemiş. O, aşçı yamaklığı yapmakta devam etmiş.
       Olup bitenlere daha çok kızan Kızıl Şövalye, bu sefer on bir kardeşe çok daha tehlikeli bir görev verdirmeye karar vermiş. Kralın yanına sokulup demiş ki:
       “Haşmetlim, gördüğünüz gibi, bu kardeşler her istediğinizi yapıyorlar. Bu sefer de onlardan yedi ülkeye doğruluk ışığı saçan lambayı isteyin,” demiş.
       Kral merakla sormuş:
       “Nasıl bir lamba bu?”
       “Bildiğimiz kandillerden hiç farkı olmayan bir lamba. Ama çok kuvvetli bir ışığı var. Bu ışık sihirli bir ışıktır. Öyle ki, kimin yüzüne vurursa, o insan yalan söyleyemez. Her şeyi, gerçeği neyse olduğu gibi anlatır. Yüzyıllardan beri bu lamba korkunç bir cadı tarafından saklanıyor. Ama on bir kardeşe emrederseniz, onu bulup getirirler.”
       Kral hemen kardeşleri çağırıp yeni isteğini bildirmiş:
       “Üç gün içinde, yedi ülkeye doğruluk ışığı saçan lambayı getirmezseniz başlarınızı kestireceğim,” demiş.
       Ağabeylerinin süklüm püklüm kralın yanından çıkışını gören Esben, yanlarına sokulup sormuş:
       “Ne o, büyük kardeşler… Üzgün görünüyorsunuz. Kral ne istedi bu sefer?”
       Ağabeyleri Esben’i azarlayıp kovmuşlar.
       “Mutfak kokuyorsun… Yanımıza yaklaşma pis aşçı yamağı,” demişler.
       Esben gülerek karşılık vermiş:
       “Bunda ne var? Daha birkaç gün öncesine kadar siz ahır ve gübre kokuyordunuz. Ben sizin kardeşiniz değil miyim? Sizi şimdiye kadar bütün tehlikelerden kurtarmadım mı? Bu sefer de benden başka sizi kim kurtarabilir?”
       Bu sözlerdeki gerçeği fark edemeyen kardeşler, Esben’i dışarı atmışlar. Çocuk uzaklaşmış gibi yapıp bir köşeye gizlenmiş. Ağabeylerinin konuşmalarını dinlemiş. Kralın onlardan ne istediğini anlamış. Bu seferki görevin çok güç bir görev olacağını hissetmiş. Hemen yanına bir küçük torba tuz alıp daldan yapılmış atına atlamış.
       “Sevgili atım… Sevgili atım… Göreyim seni, cadının evine yetiştir beni…” diye bağırmış.
       At bir anda havalanmış. Esben, cadının evine varıp bacadan içeri girmiş. Mutfağın bir kenarına saklanmış.
       Bir süre sonra cadı, hizmetçisine seslenmiş:
       “Çabuk bana güzel bir pirinç lapası yap. Karnım acıktı. Ama içine sakın tuz atma…”
       Hizmetçi hemen işe koyulmuş. Pirinç lapasını ateşe yerleştirmiş. O pişerken başka işlerine bakmak üzere mutfaktan ayrılmış. Esben, hizmetçi dışarı çıkar çıkmaz saklandığı yerden çıkıp lapanın içine bir avuç tuz atıvermiş. Biraz sonra hizmetçi geri dönmüş. Lapayı almış cadıya götürmüş.
       Cadı daha ağzına bir kaşık lapa koyar koymaz, hemen geri tükürmüş ve bağırmış:
       “Aptal hizmetçi… Sana lapaya tuz koyma demedim mi?”
       Hizmetçi de korkunç bir cadıymış, ama hanımından çok korktuğu belli imiş. Hemen koşup yaptığı lapayı hanımının önünden almış.
       “Özür dilerim hanımcığım… Şimdi yenisini yaparım,” diyerek mutfağa girmiş.
       Yeniden pirinç ayıklayıp tencereye koymuş. Üzerine su ilave ettikten sonra başka işlerini yapmak için dışarı çıkmış.
       Esben fırsatı kaçırır mı? Hemen saklandığı yerden çıkıp tencereye bir avuç tuz daha atmış. Koşup geri saklanmış.
       Biraz sonra hizmetçi gelip yeni yaptığı lapayı almış, hanımına götürmüş.
       Cadı, ikinci lapadan da bir kaşık alınca feryadı basmış:
       “Ah… Ne aptal bir hizmetçi bu kadın! Çorba zehir gibi tuzlu yine,” diye bağırmış.
       Hizmetçi korkudan titriyormuş. Koşup hanımının önünden lapa kabını almış. Özürler dilemiş. Bir tencere daha lapa yapmak için mutfağa girmiş. Ama bir de bakmış ki mutfakta hiç su yok…
       Hanımına demiş ki:
       “Hanımcığım… Mutfakta hiç su kalmamış. İzin verirseniz sizin lambanızı alıp kuyudan su çekmeye gideyim?”
       Cadı hiddetten köpürmüş:
       “Pis, tembel kadın,” diye bağırmış. “Gündüzleri niye su kaplarını doldurmuyorsun bakayım? Sen su getirene kadar ben karanlıkta mı kalacağım? Bak şu dolapta eski, ama sihirli bir lamba var. Onu al…”
       Hizmetçi, yedi ülkeye doğruluk ışığı saçan lambayı alıp kuyuya doğru uzaklaşınca, Esben de arkasından gitmiş. Kadın tam su çekmek için eğildiği sırada, Esben gizlice arkasından yaklaşıp lambayı yakalamış. Hizmetçi cadıyı da kuyuya itmiş. Ağaç dalından yaptığı atına atlayıp bağırmış:
       “Sevgili atım… Sevgili atım… Göreyim seni, kralın sarayına yetiştir beni…”
       At hemen göklere doğru yükselmeye başlamış. Tam o sırada cadı seslenmiş:
       “Yine mi sen Esben?”
       “Evet.”
       “Kızlarımı öldürmeme de sen sebep olmuştun?”
       “Evet.”
       “Altın kanatlı kumrumu da sen çalmıştın?”
       “Evet.”
       “Elmas dişli tavşanımı da sen çalmıştın?”
       “Evet.”
       “Şimdi de sihirli lambamı götürüyorsun?”
       “Evet.”
       “Tekrar gelecek misin?”
       “Sanmıyorum.”
       Oysaki cadı, Esben’in yeniden gelmesini istiyormuş ki ondan öcünü alabilsin. Artık Esben’i bir daha göremeyeceğini duyunca hiddetinden önce kızarmış, sonra morarmış, daha sonra sararmış… En sonunda sinirinden çatlayıp ölmüş.
       Esben hiç arkasına bakmadan yoluna devam etmiş. Kralın sarayına gelince, lambayı kardeşlerine vermiş. Ama bu sefer on bir kardeş onu kötü karşılamamışlar. Sihirli lamba doğruyu söyletmek konusunda etkisini göstermiş. Ağabeyleri, Esben’in karşısında diz çöküp sırayla özür dilemişler:
       “Sana haksızlık yaptık… Ama sen bizim aklımızı başımıza getirdin,” demişler.
       O sırada Kral ve Kızıl Şövalye geliyorlarmış. On bir kardeş, kralın karşısında eğilip demişler ki:
       “Haşmetlim, bu çocuk bizim kardeşimizdir. Adı da Esben’dir. Bizden istediğiniz her şeyi o getirdi. Biz onun başarısını kendimize mal ettik.”
       Lambanın ışığı Kızıl Şövalye’ye de etki etmiş. O da ister istemez gerçeği anlatmış:
       “Ben bu kardeşleri öldürmek istemiş, onun için tehlikeli görevlere göndermenizi istemiştim,” demiş.
       Kral, bütün bunları dinleyince, Kızıl Şövalye’yi ülkenin en yüksek ağacına astırmış. Esben’in kardeşlerini ise affetmiş. Esben’i de kendisine danışman olarak atamış. Küçük Esben’in bundan sonraki hayatı mutluluklarla dolu olarak geçmiş…

(Prusya Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi