Altın Top

A

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Vaktiyle bir kralın küçük bir kızı varmış. Prenses çok şirin ve güzelmiş. Bir bayramda babası ona altın bir top vermiş. Her gün, prenses sarayın arka bahçesinde bu topla oynuyormuş.
       Bir gün, oynarken topu elinden kaçırmış. Top gidip havuzun içine düşmüş ve suyun içinde kaybolmuş. Küçük prenses buna ne kadar üzülmüş bilemezsiniz. Oturup ağlamaya başlamış. Ağlarken birden bir ses duymuş:
       “Güzel prenses, niçin ağlıyorsun?”
       Prenses çevresine bakınmış. Bir de ne görsün, bir kurbağa değil mi? Evet evet… Sahici bir kurbağa, hem de yemyeşil.
       “Altın topum havuza düştü,” demiş küçük prenses.
       “Topunu havuzdan çıkarıp sana verirsem bana ne verirsin?”
       “Ne istersen veririm…”
       “Benimle birlikte yiyip içmeye ve yatmaya söz verirsen, topunu çıkarıp sana getiririm,” demiş kurbağa.
       Prenses kurbağaya söz vermiş. Kurbağa da havuza atlamış, altın topu bulup prensese getirmiş. Ama prenses teşekkür bile etmeden kurbağanın yanından ayrılıp gitmiş.
       Ertesi gün, prenses babası ile birlikte sarayın yemek salonunda öğle yemeği yerken, “Tip Tap Tip Tap” diye bir ses işitmiş. Ardından kapı çalınmış.
       “Prenses, kapıyı açın lütfen,” demiş bir ses.
       Prenses kalktı kapıyı aralamış. Ama kurbağayı görünce tekrar sertçe kapamış. Kral bunu fark etmiş ve kızına;
       “Kimdi o?” diye sormuş.
       Prenses olup biteni ve kurbağaya verdiği sözü bir bir anlatmış. Kral;
       “Söz namustur kızım, git aç kapıyı,” demiş.
       Prenses kapıyı açmış, gelip yeniden yemek masasına oturmuş. O zaman kurbağa;
       “Beni tabağının yanıma çıkar. Bana da yemek ver,” demiş.
       Prenses tiksinerek kurbağayı tutmuş ve masanın üstüne koymuş. İstemiye istemiye onunla birlikte yemek yemiş.
       Akşam olunca kurbağa, prensesle birlikte yatmak istemiş. Bu kez prenses kabul etmemiş; ağlamış, sızlanmış, tepinmiş ve bağırmış:
       “İğreniyorum ondan, yatağıma alamam!” diye itiraz etmiş.
       Kral öfkelenmiş ve kızına;
       “Bir prenses verdiği sözü tutmalı! Kurbağayı al ve git yat,” demiş.
       Prenses istemiye istemiye kurbağayı tutmuş, götürüp yatak odasının bir köşesine bırakmış.
       “Babam artık görmüyor. Pis hayvan, benimle yatmayı çıkar aklından ve olduğun yerde uyu,” demiş. Sonra yorganını üzerine çekmiş, kurbağaya dilini çıkarmış, dönüp uyumağa başlamış.
       Kurbağa bir süre beklemiş. Prenses derin uykuya dalınca, örtünün eteğinden tutunup yatağın üzerine tırmanmış. Usulca yorganın altına girmiş ve prensesin yanına yatmış. Prenses ile kurbağa işte böyle koyun koyuna uyumuşlar.
       Ertesi sabah prenses neşe içinde uyanmış. Gözlerini açıp da başucunda hiç tanımadığı bir genci görünce inanamamış. Gözlerini ovuşturup;
       “Acaba düş mü görüyorum?” demiş. Hayır, bu bir düş değilmiş, gerçeğin ta kendisiymiş!
       Delikanlı ona;
       “Korkmayın, bir prensim ben! Bir büyücü kadın beni kurbağa şekline sokmuştu. Bu büyünün bozulması için yanınızda yatmam gerekiyordu,” demiş.
       Öğleye doğru, güzel ve süslü bir araba prens ile prensesi almaya gelmiş. Evlenmek için prensin sarayına gidiyorlarmış. Prensin sadık uşağı arabanın arkasında ayakta duruyormuş. Efendisi kurbağa şekline girince, göğsüne çelik zırh geçirmişmiş.
       “Bu zırh olmasa üzüntüden yüreğim çatlayacaktı,” diye anlatıyormuş.
       Birden bir çatırtı işitilmiş. Prens uşağına;
       “Araba çatırdıyor galiba?” diye sormuş.
       Uşak;
       “Hayır prensim… Araba değil, sevinçten göğsümdeki zırh çatırdıyor,” diye cevap vermiş.
       Aradan yıllar geçmiş. Küçük prenses büyümüş. Kurbağa kral onunla evlenmiş. Uzun yıllar mutluluk içinde yaşamışlar…

(Grimm Kardeşler-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi