Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.35)

D

“Kadın kalbi, derinliği bilinmeyen bir uçurumdur!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.35

       Ayla’nın günü hiç iyi geçmemişti. Gece, bir ara ter içinde uyanmış, ancak bir bardak su içtikten sonra ken­dine gelebilmişti.
       Anlatsa, kimseler inanmazdı. Gene benzer bir rüya görmüştü:
       Doğan, baygın bir halde yerde yatıyordu. Başından akan kan, yanağından aşağıya sızıyordu. İki adam dur­madan ona hakaret ediyorlar, ayaklarıyla tekmeler savuruyorlardı. Sonra…
       Sonrası kesik kesikti! ‘Yerde bir kadın yatıyordu. Hiç konuşmuyor, sadece gülümsüyordu. Doğan onu bı­rakıp koşmaya başlıyordu. Koşuyor, koşuyordu…
       Ayla, bütün bunların, hayal gücünün zorlamasıyla oluştuğunu biliyordu. Ama neden hep aynı kötü rüyaları görüyordu?
       “Doğan yanımda olsa, bunların hiçbiri olmazdı,” diye düşündü. “Şimdi kim bilir nerededir?”
       Öğleden sonra, Yüzbaşı Özkan’dan bir telefon gelir diye boşu boşuna bekledi. Telefon eden ya da Doğan’ın gelip gelmeyeceğini bildiren hiç kimse olmadı.
       “Unutmuşlardır,” diye söylendi. “Zaten iki gündür koşturup duruyorlar. Nedense, fark edilecek bir ha­reketlilik yaşanıyor. Arabaların biri gidiyor, biri ge­liyor, gece de ışıkları sabaha kadar yandı! Allahım… Neler oluyor? Doğan niye yok? Neden hiç kimse bir şey söylemiyor?”
       Ayla, kafasının karıştığının farkındaydı. Bu gibi soruların artması halinde, bilincini yine kaybedeceğini iyi biliyordu. Saate baktı. Saat 15.35’i gösteriyordu. Daha akşama yıl vardı.
       Kalktı, balkona çıktı. Öğle güneşi, cehennem dal­gası gibi üzerine çöktü. Tam içeri gireceği sırada, Doğan’ın arkadaşlarını gördü. Yüzbaşı Özkan başta olmak üzere, hepsi Land/Rover’e biniyorlardı. Ellerinde aynı model silahlar vardı. Hızla bahçe kapısından çıkıp gittiler.
       Ayla içeri girdi. Yapacak bir işi yoktu. Birden acık­tığını hissetti. Öğle yemeğini yememişti. Mutfağa geçti. Buzdolabının kapısını açtı. Dün gece, Doğan için ha­zırladığı sofranın bütün malzemesi olduğu gibi du­ruyordu.
       “Onu her geçen dakika daha fazla seviyorum,” diye mırıldandı. “Onu düşünmek, onu merak etmek iyi bir şey ama saplantı haline dönüşmemeli! ‘Sabah işe gitti… Akşam dönecek!’ Böyle düşünmek daha iyi! Hadi bakalım Ayla, akşam yemeğini hazırlamanın vakti geldi.”
       Ayla, aynı intizam ve titizlikle sofrayı hazırlamaya başladı, ısıtacaklarını ısıttı, yeniden yapacaklarını yaptı. Listeye fazladan makarna ile karışık meyve de ekledi. Bir miktar da kuruyemiş hazırladı. Biranın yanında iyi gider, diye düşünmüştü.
       Saat beşi çeyrek geçiyordu. Kendini hazırlaması için yine de vakti vardı. Hemen banyoya geçti. Bir duş aldı. Ardından, uzun bir süre giyinmek ve süslenmekle meşgul oldu. Kendini hazır hissettiğinde, saat altıyı vurmak üzereydi.
       Ayla;
       “Gelecek… Bu gece mutlaka gelecek,” diye kendi kendine söyleniyordu. “İçimde öyle bir his var… Bu gece gelecek! Gelmesi lâzım! Gece yarısına kadar da sürse, sabaha kadar da sürse onu bekleyeceğim!”
       Sonra, beklemeye başladı. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı, gelen giden olmadı…
       Saat sekize geliyordu. Yüzbaşı Özkan ve ekibi, bir saat kadar önce geri dönmüşlerdi. Land/Rover’in sesini duymuştu. Hiçbirinin lojmana geçmemiş olması, bu gece de yoğun bir çalışma yapacaklarını gösteriyordu.
       Dokuz buçuğa doğru, lojman merdivenlerinden sesler gelmeye başladı. Personel, evlerine dağılıyordu. Ayla, yüreğindeki umut kuşunun uçup gitmesinden kor­kuyordu. Elini göğsünün üstüne sıkıca bastırıyor, böyle yapmakla sanki onun uçuşunu engelleyeceğini sa­nıyordu.
       Herkes, birer birer evlerine dağılmıştı. Sadece bir kişi… Geriden gelen bir kişi ağır ağır merdivenleri tır­manıyordu.
       Ayla, elini daha da bastırdı. Çektiği anda kuş uça­caktı. Uçtu mu da, bir daha geri gelmeyecekti. Umut kuşu uçmamalıydı…
       Ayak sesleri yavaşladı, duyulmaz oldu! Sonra… Sonra zil çaldı; ding dong! Ding dong! Ay…la! Ay…la!
       Ayla, bir ok gibi yerinden fırladı. Bir solukta kapıya yetişti. Kapıyı açtığında, bir eli hâlâ göğsünün üs­tündeydi. Doğan gelmişti… Eşiğin dışında ona gülümseyerek bakıyordu.
       Doğan, hemen karısına sarıldı, uzun süre bı­rakmadı. Aslında, bırakmayan o değildi!
       Ayla;
       “Özledim… Seni çok özledim!” diye mı­rıldanıyordu. Gözleri nemlenmişti.
       “Gel… Gel içeri… Sana haberlerim var!” diyerek, Doğan’ı içeri çekti.
       Doğan salona geçti. Gözlerinin önünde mükemmel bir sofra uzanıyordu. Ardında ise, özenle hazırlanmış bir kadın ve onun vereceği haberler…
       “Neler oluyor?” diye düşündü.
       Ayla;
       “Ben yemekleri ısıtırken sen de bir banyo yap,” dedi. “Çamaşır ve giysilerini hemen ha­zırlarım.”
       Yirmi dakika sonra, her ikisi de masada karşılıklı oturuyorlardı.
       Doğan saatine baktı. Saat 21.55’i gösteriyordu.
       “Bu gece hiç bitmeyeceğe benzer,” diye düşündü. Karısına sevgi ve özlemle baktı.
       Ayla da, nemini kaybetmemiş gözlerle onu sü­züyordu. Kalktı, kocasının yanına geldi.
       “Yüzüne ne oldu?” diye sordu. “Bu kı­zarıklık, yanağındaki bu çizik ne?”
       Doğan, birden ne söyleyeceğini bilemedi. Esma’nın evinde geçen olayları çoktan unutmuştu.
       “Bir, bir motosiklet kazası geçirdik,” dedi. “Yakın bir arkadaşımla birlikte, bacağı kırıldı. Devlet hastanesine kaldırdık… Zaten onun için biraz ge­ciktim.”
       Ayla, hiç sesini çıkarmadı. Gördüğü rüyayı ha­tırladı.
       “Sonra, arkadaşlarla biraz çalıştık. Acil yapmamız gereken işler vardı, onlarla uğraştık. Yoksa daha erken gelecektim.”
       Ayla, şefkatle onun yüzünü okşadı. Saçlarını kokladı… Öptü. Şimdi, o mutlu haberi vermenin tam sırasıydı.
       “Biz de seni beklemekten sıkılmıştık,” dedi.
       Doğan, bir şey anlamadan Ayla’nın yüzüne baktı.
       “Biz mi dedin?” diye sordu. “Bir misafir mi vardı?”
       “Evet,” dedi Ayla. “Bir misafir, şöyle küçücük, minicik bir şey! Ancak, aylar sonra gelecek… Biraz daha büyümesi lâzım da!”
       Doğan, mesajı almıştı. Ayağa fırladı. Karısının el­lerini tuttu.
       “Bir bebek, bir bebeğimiz mi olacak?” diye sordu.
       “Evet,” diye yanıt verdi Ayla, tüm sevimliliğiyle. “Ona, babamızın bizi artık hiç bekletmeyeceğini söy­ledim.”
       Doğan, bu gecenin ve takip eden tüm gecelerin hiç bitmeyeceğini düşündü…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz