Keloğlan İle Hamamcı

K

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kadıncağızın bir oğlu varmış. Herkes bu çocuğu keloğlan diye çağırırmış. Bu ana oğul çok fakir imişler. Yalnız çok sayıda tavukları olduğundan bunların yumurtasını satarak geçinip giderlermiş.
     Bir gün tavuklar yumurtlamamış, kadın da oğluna tavuklardan birini satarak ekmek almasını söylemiş. Keloğlan tavuklardan birini alarak pazara gitmiş ve bir hamamcıya satmış. Fakat hamamcı parayı vermeden gitmeye başlamış. Keloğlan da peşini takip etmiş. Hamamcının eve girdiğini görünce o da hemen arkasından girmiş ve onu gözetleyerek dinlemeye başlamış. Hamamcı tavuğu karısına uzatarak;
     “Bunu al, iyice temizle, haşlayarak suyuna güzel bir pilav yap, akşamüzeri bir uşak göndererek aldıracağım,” demiş ve sokağa çıkarak uzaklaşmış.
     Keloğlan bunları dinlediği için akşamüstü olunca hemen hamamcının evine gitmiş;
     “Bey yemeği istiyor,” demiş.
     Kadın da, tatlısı ile tuzlusu ile yemek hazırlayarak tepsiye koymuş ve çocuğa vermiş.
     Keloğlan tepsiyi alınca doğru kendi evine götürerek annesine tepsiyi uzatmış;
     “Tavuğu bir hamamcıya sattım. Fakat bana parasını vermeden gitmeye başladı, ben de arkasını takip ettim. Eve girerken arkasından yavaşça girdim ve karısı ile konuşurken dinledim. Karısına, “tavuğu pişir, akşama aldıracağım” dedi. Ben de akşamüstü doğruca evlerine gittim aldım,” demiş ve yemekleri güzelce yemişler.
     Hamamcı, karısının hazırladığı tavuğu iştahla yemek için eve gelmiş, karısına yemek nerede diye sormuş. Kadıncağızın hiçbir şeyden haberi olmadığı için bir uşağın gelip aldığını söylemiş.
     Hamamcı kızmış. Kim geldi? Nasıl adamdı? diye karısına sualler sormuş. Kadın da bir çocuğun geldiğini, “efendi yemek istiyor” diyerek alıp gittiğini söylemiş. Hamamcının buna canı sıkılmış, doğruca hamama gitmiş. Diğer taraftan Keloğlan, yemekleri güzelce yedikten sonra annesine;
     “Gel şu hamamcıya güzel bir oyun oynayalım,” teklifinde bulunmuş.
     Annesi razı olunca, giyinmiş, kuşanmış, bir kız gibi süslenerek hamama gitmiş, kapıyı çalmış. Hamamcı kapıyı açınca Keloğlan sesini incelterek;
     “Seninle biraz gizli konuşmak istiyorum, sizin eve gidelim de konuşalım,” demiş.
     Hamamcı güzel kızı görünce razı olmuş, eve doğru gitmeye başlamışlar. Karısı evde yokmuş.
Hamamcı evvela onu kötü bir kadın zannetmiş; bir av buldum ümidiyle sevinmeye başlamış. Eve gelince, Keloğlan;
     “Gizli bir yer varsa orada konuşalım daha iyi olur,” diye adamcağızı kuşkulandırmış.
     Hamamcı önde, Keloğlan arkada, evin altındaki mahzene inmeye başlamışlar. Tam merdivenlerin ortasına gelince, Keloğlan hamamcının belinin ortasına kuvvetli bir tekme vurmuş, adamı paldır küldür merdivenden aşağı yuvarlamış.
     Zavallı hamamcı aşağıda inleye dursun, Keloğlan yukarı çıkarak evin her tarafını karıştırmaya başlamış. Pahada ağır, yükte hafif, altına ve gümüşe dair ne varsa, hepsini almış, doğruca evine dönmüş.
     Hamamcının karısı eve gelince, bir inleme sesi işitmiş. Çocuklardan biri babasının sesini tanımakta gecikmemiş. Evin içini aramışlar, onu mahzende bulunca oraya nasıl düştüğünü sormuşlar. O da ne yapsın, merdivenden aşağı inerken düştüğünü söylemiş.
     Kadın, kocasının elinin ayağının tutmadığını, her tarafının hurdahaş olduğunu görünce, hoca aramaya koyulmuş, etrafa haber salmış.
     Keloğlan bunu duyar duymaz, hamamcıya bir oyun daha yapmaya karar vermiş. Eline bir çanta almış, şeklini değiştirerek kahveden kahveye “ben cerrahım”, “ben hocayım”, “hastaları iyi ederim” diye dolaşmaya başlamış. Hamamcının arkadaşı da o sırada kahvede olduğu için hemen çağırarak hastanın yanına götürmüş.
     Keloğlan, hiç tavrını bozmadan;
     “Yüksek bir yerden düşmüşsün,” demiş, ben seni iyi ederim. Yalnız seni hamama götüreceğim. Fakat yanımızda kimse olmayacak!”
     Beraber hamama gitmişler. Keloğlan hamamın kapısını kapamış, adamı güzelce soyarak başını sabunlamış ve kurnada hiç su bırakmamış. Eline geçirdiği bir kırbaçla hamamcıyı evire çevire dövmüş, perişan bir halde yerde bırakarak çıkmış, doğruca hamamcının evine gitmiş;
     “Hastanız iyileşmiştir. Gidip hamamdan alınız!” diyerek hepsini sevindirmiş.
     Hamamcının karısı ile çocukları derhal hamama koşmuşlar. Bir de bakmışlar ki, adamcağız daha perişan bir halde taşların ortasında yatıyor. Hepsi birden kederlenerek babalarını alıp eve götürmüşler.
     Sonunda, hamamcı bu işi tavuğu satan Keloğlan’ın yaptığını anlamakta gecikmemiş. Bir çare düşünmüş:
     Hamamın önüne altın serperek onu yakalamaya karar vermiş. Keloğlan bu planı nasılsa öğrenmiş. Üzerine bir dilenci elbisesi, ayağına da uzun bir çizme giymiş. Çizmelerin altına güzelce katran sürmüş.
     Eline bir çanta alarak hamama girmiş, müşterilerden ekmek dilenmiş. Altınlar da iyice çizmelerin altına yapışmış. Oradan uzaklaşmış. Hemen bir kenara çekilerek çizmeleri çıkarmış, altınları çantasına koyarak doğruca eve gitmiş.
     Biraz sonra Keloğlan’ı yakalamak isteyenler altınların eksildiğini anlamışlar. Düşünmüşler taşınmışlar bu sefer şu çareyi bulmuşlar:
     Bir deveyi güzelce süslemişler. Tellala vererek çarşıda satılığa çıkarmışlar. Eğer Keloğlan gelirse, hemen yakalamasını tembih etmişler.
     Keloğlan bunu da haber almış. Güzelce süslenmiş, bir köylü kızı kıyafetine girerek eline de bir eşeğin ipini almış, çarşıya inmiş.
     Süslü püslü devenin yanına giderek tellala hafifçe yüzünü açmış ve gülümsemiş.
     Tellal güzel bir kızın kendisine güldüğünü görünce şaşkına dönmüş, aklı başından gitmiş.
Yan yana gitmeye, konuşmaya başlamışlar. Keloğlan biçimine getirerek eşeğin ipini tellalın eline vermiş, devenin ipini de kendi almış; kalabalıktan faydalanarak kaçmış. Eve gelince deveyi kesmiş, etini kavurmuş, annesine de hiç bir şey söylememiş.
     Tellal elinde eşeğin ipi ile dönünce, hamamcı deveyi de Keloğlan’ın çaldığını hemen anlamış.
     Kendisine bu sefer hasta süsü vererek deve eti aratmış. Uşaklar mahalle mahalle dolaşarak deve eti sormuşlar. Sıra Keloğlan’ın evine gelmiş. İçeri girerek her tarafı aramışlar. Keloğlan evde olmadığı için annesi devenin başını uşaklara vermiş.
     Adamlar başı görünce, deveyi Keloğlan’ın kestiğine iyice kanaat getirerek kapıya katran sürmüşler ve Keloğlan’ı bulduk diye herkese ilan etmişler.
     Onlar gittikten sonra, Keloğlan eve gelmiş, annesine, “Bugün eve kim geldi” diye sormuş. Zavallı kadının olan işlerden haberi olmadığından, bütün olanları anlatmış.
     Keloğlan, hamamcının kendisini yakalayacağını sezerek bir teneke katran almış, mahalledeki bütün evlerin kapısına sürmüş.
     Hamamcının adamları, ertesi gün Keloğlan’ı yakalamak için sokağa çıkmışlar. Bir de bakmışlar ki, her kapıya katran sürülmüş. Tabii Keloğlan’ın evini bulamamışlar… Yakalayamayacaklarını anlayarak bu sefer padişaha haber vermişler.
     Padişah, tellâllar bağırtarak; “Kimin çok tavuğu varsa alsın yanıma gelsin!” diye etrafa emir salmış.
     Keloğlan da tavuklarını bir sepete koyarak padişaha götürmeye hazırlanmış. Annesi;
     “Oğlum, hiç padişahın yanına tavuk gider mi?” diye sormuş.
     Keloğlan;
“Sen benim işime karışma! Ona da bir düzen yapayım da görsünler,” diye cevap vermiş.
     Tavukları alarak padişahın karşısına çıkarak;
     “Efendim, Keloğlan benim, işte geldim,” demiş.
     Padişah, “Bu nasıl şeydir? Hem benim karşıma çıkıyor, hem de serbestçe konuşuyor!” diye kızmış. Keloğlan’ı zindana attırmış. Tavuklarını da kestirerek pişirtmiş.
     Keloğlan, zindandan kurtulmak için düşünmeye başlamış… Aklına bir çare gelmiş. Zindanın kapıcısına birkaç altın vererek;
     “Bana yarım saat müsaade et, biraz işim var, göreyim de geleyim,” demiş. Zindancı izin verince de çıkmış gitmiş. Bir kürk yaptırmış. Her bir tüyüne de bir çıngırak taktırmış, akşamüzeri zindana geri dönmüş.
     Ertesi sabah zindancıya birkaç altın daha vererek bir saat izin almış. Padişahın uyuduğu sırada odasına girerek gizlice karyolasının altına saklamış.
     Padişah, derin bir uykuya daldığı zaman, karyolanın altında kürkü giyerek iyice silkinmiş. Çıngıraklar müthiş bir ses çıkarmışlar, padişah deli gibi uyanmış, “Nedir bu?” diye bağırmaya başlamış.
     Sultan Hanım da, bir şeyden haberi olmadığı için, şaşırmış bir vaziyette padişahın yüzüne bakmaya başlamış. İyice etrafı dinlemişler, ses seda kesilince tekrar yatmışlar. Biraz sonra Keloğlan yeniden silkinmiş.
     Bu sefer padişahla sultan çok korkmuşlar. Keloğlan da korktuklarını anlayarak hemen meydana çıkmış, padişahın yanına yaklaşmış. Zavallı padişah, korka korka, “Sen kimsin?” diye sormuş. Keloğlan da;
     Ben Gulyabaniyim, senin canını almaya geldim,” diye cevap vermiş.
     Padişah;
     “Ben ne ettim ki, canımı alacaksın?” diye sormuş.
     Keloğlan;
“Sen benim günahsız kardeşimi aldın zindana attın; onun için ben de senin canını alacağım, haydi gel buraya!” diye korkutmuş.
     Padişah;
     “Hayır! O senin kardeşin olamaz, ben tavukları çok olan adamı zindana attırdım,” demiş. Keloğlan da;
     “İşte o benim kardeşimdir,” diye karşılık vermiş. “Şimdi hemen onu azat etmezsen senin canını alacağım!” diye üzerine yürümüş. Padişah korkudan titremeye başlayarak;
     “Tek benim canımı alma da ne istersen onu yapayım. Şimdi kardeşini serbest bırakacağım,” diye yalvarmaya başlamış.
     “Olmaz! Şimdi gece, belki korkar. Yarın sabah çıkartır, hamamda yıkatırsın, bir kat güzel elbise giydirirsin. Ortanca kızını da verirsin, ben de senin canını almam!” diye tembih etmiş ve odadan hemen çıkıp gitmiş. Üstünü soyunarak zindana girmiş, yatmış.
     Ertesi sabah padişah erkenden kalkmış. Adamlarını göndererek Keloğlan’ı zindandan çıkartmış. Hamama göndermiş, elbiseler yollamış, köşkleri hazırlatmış. Ortanca kızını da ona vermiş, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Annesini de yanlarına getirmiş, güzelce yaşamışlar.
Sizlere masal… Bizlere ömür…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi