Yüzkarası

Y

     Sonunda kabilenin konakladığı yere varılmıştı. Yuvaya geri dönen bir güvercin örneği, Avrupa başkentlerine doğru acı ve dehşet dolu uzun bir yolda taban tepmişti Subienkow. Şimdi işte burada, her şeyden uzakta, Rus Amerikası’nda(1) son bulmuştu yolu. Şu anda, kolları arkasından bağlı, karlara oturmuş işkence sırasının kendisine gelmesini bekliyordu. Hemen önünde, karlara yüzükoyun yatmış, acıdan inim inim inleyen iri kıyım Kazak’a ilgiyle bakıyordu. Erkekler hırslarını almışlar, sıralarını savdıktan sonra da onu kadınlara terk etmişlerdi. Dev yapılı adamın çığlıklarına bakılacak olursa, kadınların gaddarlığı erkeklerinkine baskın çıkıyordu.
     Subienkow adama uzun uzun baktı, baktıkça tüyleri diken diken oldu. Ölümden asla korkmuyordu. Varşova’dan başlayıp Nulato’ya uzanan o yorucu ve uzun yol boyunca kaç kez ölümle yüz yüze gelmiş, onunla sanki alay edercesine bin bir türlü tehlikenin içine çekinmeden atılmıştı. Bu nedenle ölüm ona vız geliyordu. Ama o işkence yok muydu? İşte ona dayanamıyordu. Gururuna dokunuyordu işkence. Bir türlü kabullenemediği olay, katlanması gereken acı değil, o acıyla kıvranırken vücudunun gireceği içler acısı durumdu. Çok iyi biliyordu ki, kendinden öncekiler gibi ya da şu anda kıvranan Koca İvan gibi, yalvar yakar olacak, ölmek için dualar edecekti. Hoş bir şey değildi bu.
     Son bir şaka yaparken gülümseyerek kendinden geçmek… En iyi ölüm böyle olmalıydı. Oysaki kendisine işkence edilecek, can çekişirken dayanamaz hale gelecek, bir maymun gibi çığlık ata ata, saçma sapan sözleri bağıra bağıra hayvanlaşacaktı. Asıl korkunç olan işte buydu; beterin beteriydi…
     Kaçmak için uygun bir fırsat yakalayamamıştı. Polonya’nın özgürlüğü için ateşli düşler kurmaya başladığından buyana kaderin elinde oyuncak olmuştu. İlk günlerden beri, Saint Petersburg’da, Sibirya’nın donmuş maden ocaklarında, Kamçatka’da, kürk hırsızlarının kaçak teknelerinde, onu adım adım sona yaklaştırmıştı yazgısı. Şüphesiz dünyanın temel taşına, alınyazısının burada noktalanacağı kazılmıştı. Oysaki yufka yürekli, duygulu biriydi o; bir hayalperest, bir ozan, bir sanatçıydı. Ne yazık ki, daha dünyaya adımını atmadan çok önce, kıran kırana bir yırtıcılığın hüküm sürdüğü bu vahşet diyarında yaşayacağı, bu kuş uçmaz kervan geçmez ıssızlıklar ülkesinde, dünyanın son sınırlarından da ötede, karanlık bir gecede ölmesi kararlaştırılmıştı.
     Derin derin içini çekti. Demek önünde kıvranıp duran şu et yığını Koca İvan’dı ha! Dev yapılı Koca İvan; korku nedir bilmeyen, çelikten sinirleri olan, kelle koltukta tehlikeden tehlikeye atılan denizlerin o gözü pek korsanı buydu demek! Koca İvan, bir öküz kadar dayanıklı ve soğukkanlıydı. Sıradan bir adamı acıdan inim inim inletecek, çığlıklar attıracak şeyler ona kahkahalar attırırdı. Gelgelelim Nulato Kızılderilileri, böylesine dayanıklı bir adamın sinirlerini altüst ettikleri gibi, ruhunun da derinliklerine inmişler ve onu acıdan tir tir titretmişlerdi. İşkence konusunda usta oldukları belliydi. Koca İvan, sinir sisteminin körelmesinin cezasını işte böyle çekiyordu. Daha şimdiden, diğerlerinden iki kat fazla dayanıklı olduğunu ispat etmişti.
     Subienkow, Kazak’ın, çektiği acılar karşısında daha fazla dayanamayacağını düşünüyordu. Neden hemen ölmüyordu sanki? Eğer bu çığlıklar kesilmez devam ederse, aklını kaçırması kaçınılmazdı. Öte yandan, çığlıkların kesilmesi demek, işkence sırasının kendisine gelmesi demekti. Yakaga da dört gözle bunu bekliyor, ağzının suyu akarak kendisini seyrediyordu. Yakaga, hani şu daha geçen hafta bir tekmeyle kalenin duvarından yuvarladığı, yetinmeyip suratında köpek kırbacını şaklattığı Yakaga. Elbette bunun acısını çıkarmak için elinden geleni yapacak, hiç şüphesiz tüm marifetlerini ortaya dökecekti. Kim bilir kendisi için ne ince, ne sinir bozucu, ne akla hayale gelmedik işkenceler hazırlamıştı.
     Of… Ivan’ın attığı çığlıklara bakılacak olursa, son yapılan işkence çok korkunç olmalıydı. Adamın üzerine eğilen Kızılderili kadınlar, gülüşüp el çırparak geri çekildiler. İşte o anda Subienkow, yapılan korkunç işkenceyi gördü ve isterik kahkahalarla sarsılmaya başladı. Kızılderililer, o gülüş karşısında şaşkınlıkla bakakaldılar. Subienkow güldükçe gülüyor, bir türlü kendine hâkim olamıyordu.
     Doğal olarak bu böyle süremezdi; kendini dizginledi, adamakıllı gerilen sinirleri yavaş yavaş yatıştı. Aklına başka şeyler getirmeye çalıştı; geçmiş günler canlandı gözlerinin önünde. Anasını babasını, küçük benekli midillisini; kendisine dans etmeyi öğreten, bu arada el altından yıpranmış bir Voltaire cildi veren Fransız öğretmenini anımsadı. Sonra Paris’i, kasvetli havasıyla Londra’yı, eğlenceli Viyana’yı, tarihî Roma’yı bir kez daha canlandırdı gözünde. Ve kendisi gibi, Varşova’da tahta çıkmış kralı ile özgür bir Polonya düşleyen o yiğit ve ateşli delikanlıları anımsadı. İşte, bu uzun yol orada başlamıştı.
     Bir sürü arkadaşı arasında en dayanıklısı kendisi çıkmıştı. Saint Petersburg’da idam edilen iki kişiden başlayarak, tüm o yiğit gençlerin ardı ardına ölümünü düşündü. Kimisi gardiyanlar tarafından dövüle dövüle öldürülmüş, kimisi de Kazak muhafızların kırbaçları altında aylar boyunca yürüdükleri kana bulanmış o uzun yolda düşüp kalmıştı. Vahşetten başka bir şey değildi bu; hem de hayvancasına, canavarcasına bir vahşet… Hastalıktan ya da maden ocaklarındaki polisin kırbaçları altında teker teker can vermişlerdi. Geriye kala kala iki kişi kalmış, onlar da, kaçtıktan sonra Kazaklarla giriştikleri bir çatışma sonunda ölmüşlerdi. Kendisi ise, karlar üzerine devirdiği günahsız bir yolcunun kâğıtlarını ve parasını alarak, kapağı zar zor Kamçatka’ya atabilmişti.
     Tüm bu olup bitenler vahşetten başka bir şey değildi! Yıllar yılı gönlü hep stüdyolarda, tiyatrolarda, saraylarda kalmış, ne var ki kendini vahşetin bataklığından bir türlü çekip kurtaramamıştı. Vahşetin tam ortasında yaşayıp ölmediyse, öldürdüğündendi. Yaşamak için öldürmek, kan dökmek zorunda kalmıştı. Kıran kırana geçen bir ölüm kalım savaşıydı bu. Kendisi de o yolcuyu pasaportunu almak için öldürmüştü. Bir günde iki Rus subayı ile düello ederek kolay yutulur bir lokma olmadığını göstermişti. Kürk hırsızları arasında bir yer edinebilmek için bütün varını yoğunu, bileğini, yüreğini ortaya koymak zorunda kalmıştı. Ne yapıp edip kendini onlara kabul ettirmesi gerekiyordu. Ardında bıraktığı yol, binlerce kilometre uzunluğundaki Sibirya ve Rusya yoluydu. Gerisin geri gidemezdi. İlerlemesini gerektiren tek yol önündeydi. Bu yol onu karanlık ve buzlarla kaplı Bering Denizi’nden Alaska’ya götürecekti. Ne var ki, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş ve daha acımasız bir vahşetin tam ortasına düşmüştü.
       Fırtınalı bir denizde, azgın dalgalarla sarsılan vahşet yüklü bir gemide, insanlıklarını yitirmiş kürk hırsızları arasında aç susuz kalmış, diğerleri gibi hayvanlaşmıştı. Kamçatka’dan doğuya doğru tam üç kez yelken açmışlardı. Ancak her seferinde, bin türlü acı ve zorlukla boğuştuktan sonra, hayatta kalabilenlerle birlikte Kamçatka’ya dönmek zorunda kalmışlardı. Kaçış yolu yoktu, kapana kısılmış gibiydi. Geldiği yöne gidemezdi; çünkü orada, maden ocakları ve polis kamçısı kendisini bekliyordu.
       Dördüncü ve son kez yelken açtıklarında, efsanevî Seal Adalarını ilk bulanlarla birlikteydi. Ama o, kürk vurgunundan edindiği servetlerini Kamçatka’nın çılgın eğlence hayatında harcamak için geri dönenlerden olmadı. Bir daha oraya dönmemeye yemin etmişti. Avrupa başkentleri gözünde tütüyor, bir an önce onlara kavuşabilmek için yoluna devam etmek zorunda olduğunu biliyordu. Bu nedenle gemisini değiştirdi ve bu yeni, ama karanlık ülkede kaldı.
       Yol arkadaşları; Slovenyalı avcılar, Rus maceracılar, Moğollar, Tatarlar ve Sibirya’nın ilk yerlileriydi. Hep birlikte, yeni dünyanın vahşi topraklarında kendilerine kanlı bir yol açmışlardı. Kürk alamadıkları köyleri yerle bir edip insanlarını kılıçtan geçirmişler, ara sıra kendileri de gemi işletmecilerinin saldırısına maruz kalmışlardı. İçlerin bir Finli, bir de Subienkow, sadece iki kişi kurtulabilmişti. İkisi de baş başa, ıssız Aleutian Adaları’nın birinde, yapayalnız, aç açına bir kış geçirdikten sonra, şans eseri yolu oralara düşen bir başka kürk gemisince ilkbaharda kurtarılmışlardı.
       Ne yaparsa yapsın, yine de çevresini kuşatan vahşet çemberini kıramıyordu. Her ne pahasına olursa olsun geri dönmemeyi kafasına koyduğu için, bir gemiden diğer gemiye geçti ve sonunda, güneyde araştırma yapan bir gemiye kapağı attı. Alaska kıyıları boyunca, vahşi Kızılderili kabilelerinden başka bir şeyle karşılaşmamışlardı. Öteye beriye serpilmiş irili ufaklı adalarda ya da pusuya yatmış düşmanların bekleştiği dik sahil kayalıkları önünde her demirleyiş, bir fırtına ya da bir savaşla sonuçlanmıştı. Her defasında, ya ortalığı birbirine katan kasırgalar olmuş, ya da suratlarını savaş boyasıyla boyamış yerliler çığlık çığlığa kayıklarına atlayarak, sanki gemidekiler kullandığı barutun büyük ve kanlı gücünü öğrenmek istercesine üzerlerine saldırmışlardı.
       Sonra, kıyıyı izleyerek güney, daha da güneye uzanmışlar, sonunda masal diyarı Kaliforniya’ya varmışlardı. Bir söylentiye göre burada, Meksika’dan dövüşe dövüşe gelip postu buralara sermiş İspanyol maceracıları bulunuyordu. Eğer kaçıp onların arasına katılabilirse, artık ona karada ölüm yoktu. Gerçi bir iki yıl gecikecekti ama yine de denemeye değerdi. Daha sonra Meksika’nın yolunu tutar ve bir gemiye atladığı gibi soluğu Avrupa’da alırdı. Ne var ki, İspanyollarla karşılaşmadılar. Yine önlerine, vahşetin o aşılmaz duvarı çıkmıştı. Yeni Dünya’nın, savaş boyaları sürmüş sürüştürmüş yerlileri, hiçbirini iç kesimlere sokmamış, püskürtüp atmışlardı. Bu arada, bir balina sandalı da paramparça edilip içindekiler öldürülünce, kaptan araştırmadan vazgeçmiş ve gerisin geri dönüp kuzeye doğru yelken açmıştı.
       Yıllar birbirini kovalamıştı. Mihaylovski Tabyası kurulurken, Tebenkov’un emrine girmişti. Kuskokwim bölgesinde iki yıl geçirmiş, ikinci yaz, haziran ayında Katzebue Denizi’ne ulaşmıştı. Yerli kabileler burada mal takası için toplanırlardı. Sibirya’dan gelme benekli geyik derileri, Diomede Adaları’ndan fildişi, kutup sahillerinden toplanma fok derileri, nere malı olduğu bilinmeyen, kabileden kabileye geçen taş kandiller ve hatta İngiliz malı ay bıçağı bile bulunurdu bu ilkel pazarda. Subienkow bu pazarın, coğrafya öğrenimi için iyi bir okul görevi gördüğünü de bilirdi. Çünkü burada, Norton Denizi’nden, King ve St. Lawrence Adaları’ndan, Prince of Wales Burnu’ndan ve Point Barrow’dan gelme Eskimolarla karşılaşmıştı. Bunlar gibi birçok yerin farklı farklı adları vardı; uzaklıkları ise günlerle ölçülürdü.
       Mal takası yapacak yerliler, oldukça dağınık ve farklı yerlerden gelmişlerdi. Taş kandil ve çelik bıçak alışverişini yapacak olanlar çoğunluktaydı. Subienkow, bir şeyler öğrenebilmek için adamların ağzından girip burnundan çıktı; para yedirdi; daha olmadı işi zorbalığa döktü. Uzak kabilelerin yerlileri, gezginler hep onun önüne getiriliyordu. Adamlar, bin bir tehlikeyle dolu yollar, kana susamış kabileler, balta girmemiş ormanlar, yırtıcı hayvanlar ve zorlu doğa koşulları hakkında bilgiler veriyordu. Ama en çok sözünü ettikleri, mavi gözlü, sarışın, beyaz adamlardı; kürk elde etmek için kan dökmekten çekinmeyen insanlardı bunlar. Doğu yönünde, çok uzaklarda yaşıyorlardı; ancak adamların hiçbir onları görmüş değildi. Sadece dilden dile yayılan söylentiyi aktarıyorlardı.
       Zor bir okuldu bu. Böyle bir okulda coğrafya öğrenmek her babayiğidin harcı değildi. Çok çeşitli yöresel dil konuşuluyor, bulanmış zihinlerde gerçekle masal birbirine karışıyordu. Uzaklıklar, yolcunun duyacağı yorgunluğa göre süresi değişebilen uyku evreleri aracılığıyla ölçülüyordu. Subienkow en sonunda oldukça güvenilir bilgiler edinebildi. Doğu yönünde, mavi gözlü beyaz adamların bulunduğu yerde büyük bir ırmak vardı. Irmağın adı Yukon’du. Ayrıca, Mihaylovski Tabyası’nın güneyinde, Rusların Kwikpak diye adlandırdıkları başka bir ırmak daha vardı. Söylentiye göre bu iki ırmak, aslında aynı ırmağın kolları ya da tek ırmaktı.
       Subienkow yeniden Mihaylovski’ye döndü. Kwikpak’ın yukarı mecrası boyunca bir araştırma seferi düzenlenmesi için bir yıl sürekli çalıştı. Sonunda, Rus melezi Malakov’un dikkatini çekti. Malakov, Kamçatka’dan gelen en azılı ve en kavgacı melez gruplarından birine kılavuzluk edecekti. Subienkow onun yardımcısı oldu. Böylelikle, Kwikpak Irmağı’nın karmakarışık çatalağızı boyunca yola koyuldular, kuzeybatıdaki ilk tepeleri aştılar, tıka basa takas malı ve cephaneyle yüklü deri kayıklarıyla, saatte beş deniz mili süratindeki akıntıyla boğuşarak, sekiz yüz kilometre uzunluğundaki ırmak yatağında yol aldılar.
       Malakov, Nulato’da bir kale kurulmasına karar verdi. Subienkow ise yola devam edilmesini istiyordu. Sonunda, Nulato’da konaklamak düşüncesini o da benimsedi. Kara kış bastırıyordu; bu durumda yapılacak en iyi iş beklemekti. İlkbaharda, buzlar çözülür çözülmez, iz bırakmamaya özen göstererek Kwikpak Irmağı’nın kaynağına doğru uzanmak arzusundaydı. Daha sonra, Hudson Körfezi Kumpanyası’nın konaklama yerine ulaşmaya çalışacaktı. Kwikpak’ın aslında Yukon Irmağı’nın ta kendisi olduğunu Malakov bilmiyordu; Subienkow da ona bunu çıtlatmamıştı.
       Kalenin yapımına giriştiler. Oldukça güç bir işti bu. Kütükler sıra sıra dizilip kale duvarı yükseldikçe, Nulato Kızılderililerinin yorgunlukları ve hoşnutsuzlukları da artıyordu. Deniz korsanlarının demir kolları inip kalkıyor, şaklayan kamçılar sırtlarında kanlı izler bırakıyordu. Arada bir kaçanlar da oluyordu; ama ele geçirildiklerinde, diğer Kızılderililere ve kabilelere ibret olsun diye kale önünde kırbaçlanıyor, kaçtıklarına kaçacaklarına bin pişman ediliyordu. Kaçaklardan ikisi kırbaç altında can vermiş, birçoğu da ömür boyu sakat kalmıştı. Kırbaç dersi, tüm Kızılderililerin kulağına küpe olmuş ve bir daha kaçmaya yeltenmemişlerdi.
       Kalenin yapımı bitmeden kar yağmaya başladı; artık kürk mevsimi açılmıştı. Yerli kabileler ağır bir vergi yüküyle karşı karşıya kalmışlardı. Dayaklar, kırbaçlamalar devam etti; ödenmesi gereken haraca karşılık kadın ve çocuklar tutsak olarak alındı. Zavallı tutsaklara, sadece taşyürekli kürk hırsızlarının yabancısı olmadığı işkenceler uygulandı.
       Kale yapılırken kan ve kin tohumları da ekilmişti; sonunda ektiklerini biçtiler. Kale yerle bir edildi; kütükleri saran alevler henüz göğe yükselirken, kürk hırsızlarının yarıdan fazlası hemen oracıkta öldürüldü; diğer yarısı da işkence sırasında can verdi. Geriye kala kala Subienkow kalmıştı; daha doğrusu Subienkow ile Koca İvan… Tabii karlar içinde çığlık çığlığa debelenen şu et yığınına Koca İvan denebilirse…
       Subienkow, Yakaga’nın sırıtarak kendisine baktığını gördü. Ağzı kulaklarına varıyorsa, kolladığı avı az sonra pençesine düşüreceği içindi elbet. Yediği kırbacın izi hâlâ suratındaydı. Subienkow, her şeye karşın onu suçlu bulmuyordu; ne var ki, bütün yaptıklarını burnundan fitil fitil getireceğini düşündükçe tüyleri diken diken oluyordu.
       Acaba büyük şef Makamuk’a yalvarsa, bir yararı olur muydu? Düşündü taşındı, sonunda bunun hiçbir işe yaramayacağı kanısına vardı. Bir ara, ipleri koparıp dövüşerek ölmek geldi aklına; böylelikle fazla acı çekmez, çabucak ölüverirdi. Ancak, bu bağları koparması çok zordu; Caribou türü geyik derisinden yapılma kayışlar, kendisinden daha sağlamdı.
       Kurtulmak için sürekli kafa patlatıyordu. Derken, parlak bir fikir geldi aklına; işaret ederek Makamuk ile sahil lehçesini bilen çevirmenden yanına gelmelerini istedi.
       “Ey Makamuk,” diye söze başladı. “Bilesin ki ölüm bana vız gelir. Çünkü ben, öyle sıradan biri değil büyük bir adamım; ölmek benim için enayilik olur. Yani senin anlayacağın, ben ölmeyeceğim. Çünkü ben, şu leş kargaları gibi ölüme pabuç bırakacak bir adam değilim.”
       İnleyip duran et yığınına, Koca İvan canlı enkazına bir göz attı; ayağını uzatıp tiksintiyle dürtükledi.
       “Ben, ölmeyecek kadar zeki biriyim. Dinle bak; güzel bir ilaç biliyorum; bu ilacı benden başka bilen yok. Ölmeyeceğime göre, bu ilacı sana verebilirim.”
       Makamuk;
       “Neyin nesi bu ilaç?” diye sordu.
       “Garip bir ilaç işte…”
       Subienkow, sırrını sanki açıklamak istemiyormuş gibi, bir süre duraladı. Ardından konuşmasını sürdürerek;
       “Anlatayım da dinle,” dedi. “Bu ilaçtan deriye azıcık sürüldüğünde, insanın derisi demir gibi sağlam, kaya gibi sert olur. Ne kadar keskin olursa olsun, artık hiçbir silah deriye işlemez olur. En keskin baltayla vurulsa bile, deri üzerinde ufacık bir çizik dahi oluşmaz. Kemik bir bıçak, sanki çamurdanmış gibi darmadağın olur. Bizim size sattığımız çelik bıçakların bile ağızlarını köreltir. Sana bu ilacın sırrını öğretirsem karşılığında bana ne verirsin?”
       Makamuk, çevirmenin aracılığıyla;
       “Canını bağışlarım,” diye karşılık verdi.
       Subienkow, küçümsercesine güldü.
       “Ölünceye kadar evimde kalıp, kölem olursun.”
       Polonyalının küçümsemesi arttı; alaylı alaylı güldü.
       “Ellerimle ayaklarımı çözsünler de öyle konuşalım,” dedi.
       Reisin verdiği işaret üzerine Subienkow’un bağları çözüldü; bir sigara sardı, dumanını havaya üfledi.
       Makamuk;
       “Saçma sapan laflar bunlar,” dedi. “Böyle bir ilaç olamaz. Keskin bir bıçak, en iyi ilaçtan daha güçlüdür.”
       Reisin pek aklı yatmamıştı ama yine de tereddütlüydü. Kürk hırsızlarının şeytanca işler becerdiklerine çoğu kez tanık olmuştu. Adamdan büsbütün kuşkulanıp sözlerini yabana atmamak gerekirdi.
       “Peki öyleyse,” diye devam etti. “Canını bağışlayacağım, üstelik de köle olmayacaksın.”
       “Yoo… Bu kadar ucuza olmaz!”
       Subienkow rolünü, sanki bir tilki derisi için pazarlık ediyormuşçasına serinkanlılıkla oynuyordu.
       “Öylesine güçlü bir ilaçtır ki bu, bildiğin gibi değil. Kaç kez ölümden kurtarmıştır beni. Bir kızak istiyorum senden, köpeklerle birlikte; ayrıca benimle ırmağın aşağılarına kadar gelip, Mihaylovski Tabyası’na dek beni korumaları için altı avcı istiyorum.
       Makamuk;
       “Burada, aramızda yaşamalı ve bildiğin bütün şeytanlıkları bize de öğretmelisin,” diye karşılık verdi.
       Subienkow omuzlarını silkti ve hiç ses çıkarmadı. Sigarasından derin bir nefes çekti, dumanını soğuk havaya doğru savurdu. Sonra, ilgi dolu gözlerle dev yapılı Kazak’ın hurdahaş hale gelmiş bedenini seyretmeye koyuldu.
       Makamuk aniden sordu:
       “Ya şu yara izi ne peki?”
       Subienkow’un boynunu gösteriyordu. Subienkow, boynundaki bıçak yarasını Kamçatka’da bir kavga sırasında almıştı.
       “Demek ki senin ilacın iyi değilmiş; bıçağın keskin ağzı ilacından daha güçlüymüş.”
       “O bıçağı savuran adam çok güçlüydü…”
       Subienkow bir an için durakladı.
       “Senden de güçlüydü, senin en güçlü avcından daha güçlüydü, hatta şundan da…”
       Ayağının ucuyla yerde yatan Kazak’ı yeniden dürttü. Adam bir türlü ölmek bilmiyordu. Tanınmayacak bir halde olmasına rağmen, iri kıyım vücuduyla, duyduğu acılar içinde kıvranıp duruyordu.
       “Hem ilaç da biraz zayıftı. Çünkü ilaca katmam gereken ot bulunduğum yerde yetişmiyordu. Oysa sizin burada o ottan bir hayli var. İlacım burada çok daha güçlü olacak.”
       Makamuk;
       “Irmak boyunca inmene izin vereceğim,” dedi. “Kızak, köpekler ve seni korumaları için istediğin altı avcıyı da yanına katacağım.”
       Subienkow kendini iyi pazarlamaya karar vermişti.
       “Geçmiş ola!” diye seslendi. “Koşullarımı zamanında kabul etmemekle ilacımı küçümsemiş oldun. Şimdi senden çok daha fazlasını istiyorum. Dinle; yüz tane kunduz derisi vereceksin…”
       Makamuk, suratını ekşitip burun kıvırdı.
       “Elli kilo kurutulmuş balık…”
       Makamuk kabul ettiğini bildirircesine başını salladı; çünkü balık hem bol, hem de ucuzdu.
       “Kızak iki tane olacak… Birisi kendim için, diğeri ise kürkler ve balıklar için. Ayrıca tüfeğim de geri verilecek. Eğer dediklerim kabul edilmezse, biraz sonra çok daha fazla şey isteyeceğim, haberin olsun.”
       Yakaga, reisin kulağına bir şeyler fısıldadı.
       Bunun üzerine Makamuk;
       “Peki, ilacının iyi olduğunu nerden bileyim?” diye sordu.
       “Kolayı var, önce ormana ben giderim…”
       Yakaga eğildi, yine fıs fıs bir şeyler söyledi. Makamuk işkilli işkilli başını salladı.
       “İstersen yanıma yirmi avcı ver de öyle gönder ormana,” diye devam etti Subienkow. “söyledim sana; ilacı hazırlamam için ot ve bitki kökleri toplamam gerekiyor. Sen kızakları getirip balık ve kunduz derilerini yüklediğin ve tüfeğimi de kızağa yerleştirdiğinde… sonra benimle gidecek olan altı avcıyı da seçtiğinde… Kısacası her şey hazır olduğu zaman, ben de ilacı enseme sürüp boynumu işte şu kütüğün üstüne koyacağım. İşte o zaman, senin en güçlü kuvvetli avcın, en keskin baltasıyla enseme üç kez vurabilir. İstersen sen kendin vurursun, hem de üç kez vurursun…”
       Makamuk, ağzı bir karış açık, şaşkın şaşkın bakıyor, kürk hırsızlarının bu en son ve en şaşırtıcı büyüsünü can kulağıyla dinliyordu.
       Polonyalı kaygılı bir tavır takınarak devam etti:
       “Ama oyunbozanlık istemem ha! Her vuruştan önce ensemi yeniden ilaçlamalıyım. Balta ağır ve keskin olacağından, bakarsın bir kaza falan olur; pisipisine ölmek de istemem yani!”
       Makamuk’un aklı yatmıştı.
       “Bütün söylediklerini yerine getireceğim,” diye bağırdı. “Hadi, başla bakalım ilacı yapmaya.”
       Subienkow sevincini belli etmemek için kendini zor tutuyordu. Umutsuzca bir kumara girişmişti; sağlam oynamalıydı.
       Makamuk’a tepeden bakarak;
       “Karar verirken pek nazlandın,” dedi. “İlacımı düpedüz küçümsedin. İşi tatlıya bağlamak için kızını da bana vermelisin.”
       Parmağıyla kızı gösterdi. Gözleri şaşı, dişlek ve hastalıklı, kupkuru bir kızdı bu. Makamuk’un tepesi atmıştı ama Polonyalı hiç oralı olmadı. Yeni bir sigara daha yakarken, gözdağı vermekten de geri kalmadı:
       “Eee… Hadi ama çabuk ol! Bir an önce cevap ver; yoksa fiyatı daha da arttıracağım ona göre…”
       Ortalığa bir sessizlik çöktü. Bu bekleyiş sırasında, kuzey ülkesinin bunaltıcı görünümü Subienkow’un gözlerinden yavaş yavaş silindi. Fransa geldi aklına; doğup büyüdüğü toprakları görür gibi oldu. Köpek dişleri fırlak kıza bakarken, delikanlılık günlerinde Paris’te tanıdığı bir başka kızı anımsadı; şarkıcılık ve dansözlük yapan bir kızdı bu.
       Makamuk;
       “Kızı neden istiyorsun?” diye sordu.
       Subienkow, kızı inceden inceye süzdükten sonra;
       “Benimle ırmağın aşağılarına kadar inecek de ondan,” dedi. “İyi bir karı olur bu kız bana; ayrıca senin kanından gelen bir kıza koca olmak, ilacımın değerine denk düşecek bir onurdur.”
       Parisli şarkıcı ve dansöz kızı anımsadı yeniden. O kızdan öğrendiği bir şarkıyı mırıldanmaya koyuldu. Eski güzel günleri tekrar yaşıyor gibiydi sanki; ama gözlerinin önünden hızla geçip giden görüntüler, ona öyle uzak ve öyle yabancıydı ki, sanki her şey kendisinin değil de bir başkasının yaşamını yansıtıyor gibiydi. Makamuk’un sessizliği birden bozuveren sesiyle kendine geldi.
       Makamuk;
       “Peki, dediğin gibi olsun,” diyordu. “Kız ırmak boyunca seninle birlikte gidecek. Yalnız sen de şunu iyi bil ki, baltayı boynuna üç kez kendi elimle indireceğim.”
       Subienkow, yarım yamalak gizleyebildiği bir huzursuzlukla;
       “Ama ben de, her vuruşundan sonra ensemdeki ilacı tazeleyeceğim,” diye karşılık verdi.
       “Tamam, anlaştık; her vuruştan sonra ilacı yeniden süreceksin. İşte, kaçmaman için sana göz kulak olacak avcılar. Şimdi ormana git ve ne toplayacaksan topla.”
       Makamuk, Polonyalının pazarlık gücüne bakarak ilacın büyüsüne bayağı inanmıştı. Ölümle burun buruna gelmiş bir adamın, bir kocakarı gibi pazarlık edebilmesi için, bu ilacın gerçekten çok değerli bir ilaç olması gerekirdi.
       Polonyalı, muhafız yerlilerin eşliğinde ladin ağaçlarının arasında gözden kaybolunca, Makamuk’a yanaşan Yakaga;
       “İlacın sırrını öğrendikten sonra beyaz adamı rahatlıkla gebertebilirsin,” dedi.
       Makamuk;
       “Nasıl gebertebilirim ki,” diye karşılık verdi. “O ilaç varken onun kılına bile dokunamam.”
       Yakaga;
       “İlacı sürmediği bir yeri kalacaktır elbette,” dedi. “İşte o zaman, en zayıf yerinden öldürürüz onu. Kim bilir… Kulaklarına sürmez bakarsın. Evet, evet… Öyle yaparız; mızrağı bir kulağından sokup ötekinden çıkarırız. Olur ya… Belki de gözlerine sürmeyeceği tutar. Bana kalırsa, göze sürülmeyecek kadar sert olacaktır bu ilaç.”
       Reis başını salladı:
       “Çok akıllısın, Yakaga. Eğer bize öğretecek başka şeytanlıkları yoksa onu öldürürüz.”Subienkow, ilaç için gereken otları toplarken fazla oyalanmak istemedi. Ladin kozalakları, söğüt ağacının iç kabuğu, bir parça kayın kabuğu… Eline ne geçerse topladı. Avcılara karların altından taze yosun çıkarttı. Biraz da donmuş bitki kökü çıkartarak, toplama işini bitirdi; sonra yine muhafızların gözetiminde kampa geri döndü.
       Makamuk ile Yakaga, ikisi birlikte Subienkow’un yanına çömelmiş, kaynayan suya neler attığını bellemeye çalışıyorlardı.
       Subienkow;
       “Sakın unutayım demeyin, önce suya yosunlar atılacak,” diye açıklamalarda bulunurken, birden aklına yeni gelmiş gibi;
       “Haa… Sahi, az kalsın unutuyordum,” dedi. “Bir şey daha gerekli; bir insan parmağı… Hadi bakalım Yakaga, gel de şu parmaklarından tekini keseyim.”
       Yakaga ellerini arkasına sakladı. Suratı bir karış asılmıştı.
       Subienkow;
       “Canım, alt tarafı küçük bir parmak, ne olacak ki?” diye üsteledi.
       Makamuk;
       “Uzat parmağını, Yakaga!” diye emretti.
       Yakaga, karın üzerine serilmiş sayıları yirmiyi bulan cesetleri göstererek;
       “Ortalıkta yığınla insan parmağı var,” diye homurdandı.
       Polonyalı diretti:
       “Parmağın canlı bir adama ait olması gerekiyor.”
       Yakaga;
       “Pekâlâ, sana canlı bir insan parmağı vereceğim,” dedi.
       Ve iki adımda Kazak’ın yanına giderek, adamın parmaklarından birini kesti.
       “İşte sana canlı bir adam parmağı!”
       Kanlı parmağı, karların üstüne, Polonyalının tam ayaklarının dibine fırlatarak;
       “Üstelik çok da güzel bir parmak bu; tam bu iş için… Kocaman,” diye alaylı konuştu.
       Hiç oralı olmayan Subienkow, parmağı yerden alıp kazanın altındaki ateşe attı ve bir şeyler mırıldanmaya başladı. Kaynamakta olan karışımın içine eğilerek büyük bir ciddiyetle söylediği şey, aslında eski bir Fransız aşk şarkısıydı.
       “Bu sözler söylenmezse ilaç hiçbir işe yaramaz,” dedi. İlacı ilaç yapan, işte bu gizemli sözlerdir. Hah… Tamam, hazır oldu artık.”
       Makamuk;
       “Şu sözleri tane tane söyle ki ben de öğreneyim,” diye emretti.
       “Dur hele, acele etme; deneme bitsin elbet öğrenirsin. Balta üç kez enseme inip geri sıçradıktan sonra bu büyülü sözleri sana söyleyeceğim.”
       Makamuk kaygılı bir sesle;
       “Peki, ya ilaç işe yaramazsa?” diye sordu.
       Subienkow, bir hışımla ona dönerek;
       “Benim ilacım, ilaçların en iyisidir!” diye bağırdı. “Eğer yalanım varsa, beni de diğerleri gibi öldürürsünüz. Beni de kıymık kıymık doğrarsınız… Aynen onu kestiğiniz gibi!”
       Bu sözleri söylerken Koca İvan’ı işaret ediyordu.
       “Eh… İlaç soğumuştur artık. Şimdi, büyülü sözleri söyleyerek ilacı enseme sürmeye başlıyorum.”
       Büyük bir ciddiyet ve ağırbaşlılıkla ‘Marseillaise’i(2) söylemeye başladı; bir yandan da o garip karışımı avuçlayarak ensesine sürüyordu.
       Bu ilginç gösteri, keskin bir çığlıkla yarıda kaldı. Dev yapılı Kazak, bir türlü çıkmak bilmeyen canının son kırıntılarını da harcayarak dizlerinin üstüne doğrulmuştu. Koca İvan, korkunç titremeler ve kasılmalarla kendini yerden yere çarpıyor, seyircilerden de kahkahalar, neşeli çığlıklar ve alkış sesleri yükseliyordu.
       Bu tatsız görünüm karşısında Subienkow’un içi bulanmıştı; kusmamak için kendini zor tuttu. Öfkelenmiş gibi yaparak;
       “O böyle bağırıp çağırırsa olmaz bu iş!” dedi. “Önce şu herifin hesabını görün, denemeyi ondan sonra yaparız. Yakaga, kapasana şu herifin çenesini!”
       Koca İvan’ın çenesi, neyse ki bir daha açılmamak üzere kapatılmıştı.
       Subienkow, Makamuk’a doğru dönerek;
       “Unutma!” dedi. “Hızlı vuracaksın, var gücünle vuracaksın. Çocuk oyuncağı değil bu. Hadi bakalım, al şu baltayı eline, şuradaki kütüğe vur da bir görelim. Erkek gibi vurabiliyor musun, anlayalım bakalım!”
       Makamuk denileni yaptı; baltayı kaldırıp olanca gücüyle kütüğe indirdi; hem de tam istediği yerden büyük bir parça kopardı.
       Subienkow;
       “Güzel,” dedi.
       Çar’ın polislerin tarafından Varşova’da yakalandığı günden buyana çevresini kuşatmış vahşetin en son örneğini, şu anda bu vahşi yerlilerin suratlarında görüyordu.
       “Baltayı sımsıkı kavra, Makamuk!” diye devam etti. “Şurada dikil. Ben elimle işaret verince vur, var gücünle vur! Ama arkanda kimse olmasın; ilaç çok iyi yapıldı, bu nedenle balta enseme çarpar çarpmaz sekebilir, elinden fırlayıp birisine çarparsa sonra söylemedi deme.”
       Köpekleri koşulu, içi balık ve kürk yüklü iki kızağa doğru baktı. Tüfeği kunduz derilerinin üstünde duruyor, ırmak boyunca kendisini korumakla görevlendirilmiş altı avcı da kızakların yanında dikiliyordu.
       Polonyalı;
       “Hani… Kız nerede?” diye sordu. “Denemeye başlamadan önce onu da kızakların yanına getirin.”
       Bu isteği de yerine getirildikten sonra, Subienkow yorgun bir halde karların üzerine uzandı, uykusu gelmiş bir çocuk gibi başını kütüğe koydu. Öyle zorlu yıllar geçirmişti ki, şimdi gerçekten kendini yorgun hissediyordu.
       Son bir gayretle;
       “Ey Makamuk,” diye bağırdı. “Seninle de, gücünle de alay ediyorum. Göster kendini; vur, hem de var gücünle vur!”
       Elini kaldırıp işaret verdi. Makamuk, tomruk hazırlamada kullanılan geniş ağızlı baltayı kaldırdı… Havada, parlak çelik, donuk ve soğuk bir şimşek gibi çaktı. Göz açıp kapayacak kadar kısa bir an Makamuk’un başının üstünde durdu… Ve sonra yıldırım hızıyla Subienkow’un ense köküne indi. Eti, kemiği yarıp geçti ve altındaki kütüğe derinlemesine saplandı. Şaşkınlaşan vahşiler, kellenin, oluk oluk kan fışkıran vücuttan bir metre öteye fırladığını gördüler.
       Kimseden çıt çıkmıyordu; herkes afallamış, şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Ortada ilaç diye bir şeyin bulunmadığı düşüncesi yavaş yavaş kafalara dank etti de, o zaman ayıldılar. Kürk hırsızı onları faka bastırmış, tongaya düşürmüştü.
       Onca tutsak içinden, bir tek o sıyırmıştı yakasını. İşkence görmemek için, bir kumar oynamış ve o kumarda kozunu iyi kullanmıştı. Büyük bir kahkaha tufanıyla çın çın öttü ortalık. Reis Makamuk utancından başını önüne eğdi. Kürk hırsızı, kabilesinin önünde onu yerin dibine sokmuş, yüzüne kara çalmıştı. Kimsenin yüzüne bakacak, adam içine çıkacak yüzü yoktu artık onun. Bundan böyle ‘Reis Makamuk’ diye anılmayacağını da biliyordu. Artık onu ‘Yüzkarası’ diye çağıracaklardı. Yüzkarası aşağı, Yüzkarası yukarı; bu adı ömür boyu kara bir leke gibi alnının tam ortasında taşıyacaktı. Kızılderili kabileleri, ilkbaharda ilk som balığı akınını karşılamak ya da yaz alışveriş için toplandıklarında, kamp ateşlerinin çevresinde, Yüzkarası’nın bir tek vuruşla kürk hırsızını işkenceden nasıl kurtardığının öyküsünü dilden dile anlatılacaktı.
       Daha şimdiden, aklı bir karış havada, yeni yetme bir delikanlının;
       “Kim bu Yüzkarası?” diye soran sesi kulaklarında çınlar gibi oluyordu.
       Doğal olarak bu sese yanıt veren biri de bulunacaktı:
       “Yüzkarası’nı mı soruyorsun… Canım hani şu kürk hırsızının kafasını uçurmadan önce Makamuk adında biri vardı ya, işte o!”

Alt Bilgi Notları:
(1)Rus Amerikası: Alaska
(2)Marseyez: Fransız millî marşı 

(Yazan: Jack London – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi