Altıncı Gece Gelince
Altıncı Gece Gelince

Altıncı Gece Gelince

     Şehrazat söze başlamış:

     Ey bahtı güzel şahım! İşittim ki balıkçı, ifrite, “Sen beni bağışlamış olsaydın, ben de seni bağışlardım; ama sen ölümümü istediğinden, ben de seni bu küpe hapsedip denize fırlatarak ölüme mahkûm edeceğim,” demiş. Bunu duyan ifrit, haykırarak;
     “Allah aşkına ey balıkçı! Bunu yapma! Büyüklük et beni bağışla! Yaptıklarıma da sakın kızma! Ben suç işlediysem, sen iyilik et! Atasözleri ne demiştir: ‘Sen kötülük yapma, iyilik yap! Kötünün suçunu tümden bağışla!’ Ve sen balıkçı! Sakın Umâne’nin Atîka’ya yaptığını yapma!” demiş.
     Balıkçı, “Neymiş bu olay?” diye sorunca ifrit, “Şimdi bunu anlatmanın sırası değil. Beni küpten çıkarınca, onların başından geçenleri anlatırım!” diye yanıt vermiş.
     Balıkçı, “Yo… Seni, oradan çıkmaya hiç imkân bulamayacağın şekilde, kesinlikle denize atmam gerek! Yalvararak sana başvurduğumda, sana karşı hiçbir suçum, alçakça bir davranışım olmadığı halde ölümümden başka şey düşünmedin; oysa ben sana sadece iyilik etmiştim küpten çıkararak… Bana karşı böyle davrandığına göre, senin bozuk bir soydan geldiğin anlaşılıyor. Ve de bil ki, senin durumunu, denizden çıkarıp seni yeniden kurtaracaklara açıklamadan küpü denize fırlatmayacağım. Böylece onu açmadan, tekrar denize fırlatacaklar ve sen sonsuza kadar her türlü işkenceyi tadarak orada kalacaksın!” demiş.
     İfrit ona yanıt vermiş: “Beni bırak, sana şimdi öyküyü anlatacağım; bir daha kötülük de etmeyeceğim; bir de seni sonsuza dek zenginleştirmek için olanak sağlayacak bir yol göstereceğim.”
     Bunun üzerine balıkçı ona inanmış ve onu özgür bırakırsa, yalnız kendisine kötülük etmeyeceğini değil, iyilik de edeceğini düşünmüş. Onun iyi niyetine ve vaadine tümden güvenerek ve ona “kadir-i mutlak” Tanrı üstüne yemin ettirdikten sonra, balıkçı, küpün kapağını açmış.
     Küpten tamamen çıkıncaya kadar duman yükselmeye başlamış; sonra da bu duman, yüzü korkunç çirkinlikte bir ifrite dönüşmüş, İfrit küpe bir tekme vurarak onu denize yuvarlamış. Balıkçı küpün denize yuvarlandığını görünce, hiç kuşku duymamacasına mahvolduğuna inanmış; korkudan altına kaçırmış ve kendi kendine, “Bu hiç de hayra alamet değil!” demiş. Sonra yüreğini bütün tutmaya çalışarak, “Ey ifrit, Yüce Tanrı, ‘verdiğin sözü tut! Çünkü bunun hesabı sorulur’ buyurmuştur. Sen, bana, yeminle ihanet etmeyeceğini vaat ettin. Yeminine sadık kalmazsan Tanrı seni cezalandırır, gazabından korkulur; sabırlıysa da unutkan değildir. Sana, Hekim Rüyan’ın Kral Yunan’a söylediği, ‘Beni bağışla ki, Tanrı da seni bağışlasın!’ deyişini hatırlatırım” demiş.
     Bu sözleri duyan ifrit gülmeye başlamış; onun önünden yol alarak, “Ey balıkçı, beni izle!” demiş. Balıkçı da, güvenliğinden pek emin olmaksızın onun ardından yürümeye başlamış. Böylece kentten tüm olarak uzaklaşmışlar ve onu gözden yitirmişler; sonra da bir dağa tırmanmışlar; oradan da ortasında bir göl bulunan tenha bir vadiye inmişler.
     Bunun üzerine ifrit durmuş ve balıkçıya ağını suya atmasını ve avlanmasını emretmiş. Balıkçı suya bakmış; orada beyaz, kırmızı, mavi ve sarı balıklar görmüş; şaşırmış kalmış. Sonra ağını göle fırlatmış; çekince dört balığın ağa takıldığını görmüş; her bir balık ayrı bir renkte imiş. Bunu görünce, sevinmiş. İfrit ona;
     “Bu balıklarla Sultan’ın huzuruna çık ve bunları ona sun! O da sana bir servet verecektir ve şimdi Allah aşkına, özrümü kabul et! Korkarım ki, yeryüzünde yaşayan hiç kimseyi görmeden bin sekiz yüz yıldır deniz altında kaldığım için nezaket kurallarını unuttum! Sana gelince her gün buraya balık avlamaya gel! Ancak bir kereden fazla ağ atma! Şimdi Tanrı’ya emanet ol!” demiş. Bunu söyledikten sonra iki ayağını yere vurunca, yer yarılmış ve ifriti yutmuş.
     Bunun üzerine balıkçı, ifritle başından geçenlere çok şaşarak, kente dönmüş; sonra da, balıkları alarak, bunları evine götürmüş. Bundan sonra, toprak bir kap alarak bunu suyla doldurmuş; içine balıkları koymuş; balıklar su içinde oynamaya başlamışlar. Sonra, kabı başının üzerine yerleştirerek ifritin önerdiği gibi, Sultan’ın sarayına doğru yol almış.
     Balıkçı, Sultan’ın huzuruna çıkınca, balıkları ona sunmuş. Sultan, balıkçının kendisine sunduğu bu balıkları görünce hayranlığın doruğuna ulaşmış; çünkü gerek nitelik, gerek tür bakımından ömrünce bunların benzerini görmemiş. Sonra, “Bu balıkları aşçımız zenci kadına verin!” demiş. Bu köle, ona ancak üç gün önce Rum ülkelerinin kralı tarafından armağan olarak verilmiş ve de aşçılık marifeti henüz denenmemiş biri imiş. Vezir ona balıkları kızartmasını emretmiş ve “Ey aşçı, hükümdar sana ulaştırmak üzere bana şu emri verdi: ‘Ey gözyaşım! Seni bir hazine gibi, dertli günümde dökmek için sakladım’ atasözünün dediği gibi, sen de mutfaktaki marifetini, tabaklarındaki tat zenginliğini bugün göstereceksin; çünkü Sultan bugün kendisine hediyeler getiren bir kimseyi kabul etti!” demiş.
     Vezir, bunları söyleyip her tür tavsiyelerini de ekleyerek oradan ayrılmış. Sultan, balıkçıya dört yüz dinar verilmesini emretmiş. Parayı alan balıkçı, bunu giysisinin cebine yerleştirmiş; mutlu ve sevinçli, karısının yanına, evine dönmüş. Sonra da çocuklarına, ihtiyaçları olan her şeyi satın almış.
     Bu sırada zenci aşçı, balıkları almış, temizlemiş ve tavaya sıralamış; bir yanlarını iyice kızarttıktan sonra öbür yanlarını çevirmiş. Fakat birdenbire duvar yarılarak endamı güzel, yanakları parlak ve yüz hatları zarif, gözleri sürmelenmiş, vücudu ince ve zarafetle öne eğilmiş; başı mavi bir yazmayla örtülü, kulağında küpeler, kolunda bilezikler, parmağında değerli taşlarla bezenmiş yüzükler bulunan bir genç kız çıkagelmiş; elinde kamıştan bir değnek tutuyormuş; ocağa yaklaşmış ve elindeki değneği tavaya uzatarak, “Ey balıklar, sözünüzü her zaman tutuyor musunuz?” diye sormuş. Bunu gören köle bayılmış.
     Genç kız sorusunu ikinci, üçüncü kez tekrarlamış. Bunun üzerine tavanın içindeki tüm balıklar başlarını kaldırarak, “Evet! Evet!” demişler. Sonra hep bir ağızdan şu dizeleri okumuşlar:
     Sen geriye dönersen, biz de döneriz; sen vaadini tutarsan, biz de bizimkini tutarız. Ama kaçmaya kalkışırsan borcunu ödeyinceye kadar haykırıp dururuz…
     Bu sözler üzerine genç kız tavayı devirmiş, geldiği yerden çıkıp gitmiş ve mutfağın duvarı yeniden kapanmış. Köle kadın, baygınlığı geçince, dört balığın yanmış, kara kömüre dönmüş olduğunu görmüş; kendi kendine, “Zavallı balıklar,” demiş; sonra kendi durumunu düşünerek ve de bir deyişi hatırlayarak; “İlk saldırıda bozguna uğrandı!” demiş.
     Kendi kendine dövünüp dururken, vezir ardından, omuz başında belirivermiş ve ona, “Balıkları Sultan’a götür!” demiş. Köle ağlamaya koyulmuş ve olup biteni vezire anlatmış.
     Vezir çok şaşırmış ve “Bu gerçekten garip bir öykü!” demiş. Hemen balıkçıyı aratmış ve huzuruna getirilince ona, “İlk kez getirmiş olduğuna benzer dört balık daha getirmen gerekiyor!” demiş.
     Balıkçı göle yollanmış; ağım atmış ve yakaladığı dört balığı vezire getirmiş. Vezir de onları zenci kadına vermiş ve “Al bunları, benim huzurumda kızart ki, bu işin nasıl olduğunu arılayayım!” demiş.
     Zenci davranıp balıkları hazırlamış ve ateş üzerindeki tavaya yerleştirmiş. Böylece birkaç dakika geçmiş geçmemiş duvar yarılıvermiş ve genç kız evvelce görüldüğü giysilere bürünmüş bir biçimde ve elinde aynı değnekle görünmüş. Değneği tavaya doğru uzatmış ve “Ey balıklar, balıklar! Eski sözünüzü hâlâ tutuyor musunuz?” diye sormuş; balıklar hep birden başlarım tavadan kaldırarak ağız birliğiyle şu dizeleri okumuşlar:
     Geri dönersen, sana öykünürüz; yeminini tutarsan, biz de tutarız. Ama verdiğin sözleri inkâr edersen belanı bulasıya kadar beddua ederiz! 

     Bu sırada Şehrazat, şafağın söktüğünü görmüş ve susmuş…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir