Lit-Lit’in Evlenmesi
Lit-Lit’in Evlenmesi

Lit-Lit’in Evlenmesi

     John Fox, viskinin, yılın çoğu günlerinde kaskatı donduğu ve bir tuğla parçası gibi donuk kaldığı bu soğuk memlekete gelirken, hayal dünyasına koşan serüven düşkünleri gibi, ayağına köstek olacak büyük amaçlar ve büyük hayaller taşımıyordu yüreğinde. Birleşik Devletlerin sınır köylerinden birinde doğmuş ve yine orada büyümüş genç bir delikanlıydı. Kanada’ya, ilkel bir zekâ, anadan doğma bir sadelik ve hızlı öğrenme yetisi götürdü dağarcığında. Yeni mesleğinde çabuk başarıya ulaştığına bakılırsa, gerçekten becerikli, tuttuğunu koparır bir gençti. Hudson Körfezi Şirketi’nde, pedallı bir arabayla turist gezdiren, sırtında oradan oraya yük taşıyan bir uşak parçasıyken, birdenbire burada simsarlığa yükselmiş, şirketin Ford Angelus’daki bir mağazasının başına geçivermişti.
     Ford Angelus denilen yerde, o anadan doğma sadeliği gereği, bir yerli kızı aldı ve bundan sonraki günleri, yetindiği mutlu evliliğin tekdüzeliği içinde geçti. Yani sizin anlayacağınız; kimi zorlu erkekler gibi hayatlarını zindan eden, birçoğunun işini gücünü bozan ve sonunda hepsini teker teker pençesine alan doyulmaz hırsların, özlemlerin, huzursuzlukların tadına varamadı. Hayatından memnundu; geçinip gidiyordu. İşinden başka düşündüğü de yoktu. Bir iş için oraya getirilmişti ve işini başarmaktan, şirket çıkarlarını en iyi şekilde kollamaktan başka tasası yoktu. Nitekim büyük yararlıklar gösteriyor ve patronlarından sürekli övgüler alıyordu. Tam bu sıralarda karısını kaybetti. Kızın kabilesi gelip ölüyü aldı ve ağacın tepesine yerleştirdikleri tenekeden bir kutuya, vahşi biçimde defnetti.
     Karısı ona, iki erkek evlât vermişti; şirket aylığını arttırıp daha önemli bir göreve atayınca, o da oğullarını yanına alarak, kuzeybatı bölgesinin sonsuzluklarına doğru yola koyuldu. Kürk alım satımı yapan bir mağazanın başına geçti bu kez. Burada, hiç de çekici bulmadığı Kızılderili kızlara karşı, ana kucağına muhtaç oğullarının durumundan ötürü duyduğu büyük üzüntü içinde birkaç yalnız ve sıkıntılı ay geçirdi. Sonra… Sonra gözü Lit-Lit’e takıldı.
     “Adı Lit-Lit… Lit-Lit işte…” diye anlatıyordu kızı, tezgâhtarlarından Alexander McLean’e. Onu tarif edecek söz bulamıyordu.
     McLean, İskoçyalı bir ailenin oğluydu ve İskoç geleneklerine göre yetiştirilmişti. John Fox’un deyimiyle, ‘henüz bıyığı terlememişti’ ve bu ülkenin evlenme âdetlerini bir türlü benimseyememişti. Ama yine de, ölümsüz ruhunu tehlikeye atmak pahasına da olsa, kendisinin de Lit-Lit’e göz koymuş olduğunu, şimdilik gönlünden çıkardığını ve böylece kendi ruhunun kendisine kalmasından mutluluk duyacağını söylemekten çekinmedi.
     McLean’in koyu İskoç ruhunun, Lit-Lit’in gözlerinden fışkıran alev dalgaları altında erimek tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna şaşmamak gerekti. Çünkü Lit-Lit çok güzel bir kızdı. İnce ve uzunda; zarifti; sıradan Kızılderili kadınlarda olduğu gibi, ablak bir yüz, geniş bir alın yoktu onda. Üstelik yerli kadınların tersine, öyle duygularını saklamayan, heyecanlarını dışa vurmaktan çekinmeyen, yumuşak huylu bir kızdı. Ona boşuna Lit-Lit dememişlerdi; çünkü henüz çocukken, dur durak bilmez, ayağına tez, kelebek gibi oradan oraya uçan tatlı bir yaratıktı. Daldan dala konar, surat asmak nedir bilmezdi. Zıp zıp zıplamasının, dans eder gibi oynamasının yanı sıra, hafif bir de gülüşü vardı.
     Lit-Lit, kabilenin ünlü şeflerinden biri olan Snettishane’nin, melez bir anadan doğma kızıydı. Simsar, bir yaz günü, evlilik pazarlığını açmak üzere, ama öylesine bir ziyaret yapıyormuşçasına şefin evine geldi. Şefle birlikte, evinin önündeki sivrisinekleri kaçırtmak için yakılmış ıslak bir ateşin dumanları arasında karşılıklı oturdular ve birbirlerine, dünyada ne var ne yok ya da en azından kuzey bölgesi dünyasında ne var ne yok anlattılar. Sadece ve sadece, evlilik konusuna değinmediler.
     John Fox, özellikle evlilik hakkında konuşmaya gelmişti; Snettishane ise bunu biliyordu. Daha da ötesi, John Fox, Snettishane’nin bunu bildiğini biliyordu. Böylece, her ikisi de, yöresel bir saygınlık kuralı gereği, konuyu ağzına almadı. Fox, bunun bir yerli inceliği olduğunu düşünse de, gerçekte, düpedüz anlamsız bir sadelikten başka bir şey değildi.
     Aradan tam iki saat geçti; Fox ile Snettishane, usta bir aktör yeteneği ve yüreklerindeki kurnazlığı saklamayı başaran gözlerle birbirlerine bakıyorlar, bir taraftan da uzun tütün çubuklarını tüttürüyorlardı. Akşamüzeri, McLean ve onun gibi tezgâhtar olan kardeşi McTavish, sanki hiç oralı değillermiş ya da hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi, önlerinden geçerek nehre doğru yürüdüler. Bir saat sonra, dönüş yolunda, yine önlerinden geçerken, Fox ile Snettishane, şirketin takas etmeyi düşündüğü barut ve domuz pastırmasının niteliği ve miktarı üzerine koyu bir tartışmaya girmiş durumdaydılar.
     Bu arada, simsarın bu sözüm ona sıradan ziyareti nedeniyle kendinden geçmiş olan Lit-Lit, barakanın arka duvarının altından içeriye süzülmüş, ön kapının arkasına gizlenmiş bir halde, sivrisinek ateşinin başında, dumanlar arasında söz cambazlığı eden iki adamı can kulağıyla dinliyordu. Yanakları al al, gözleri ışıl ışıldı; her yanından mutluluk taşıyordu. Kuzey bölgesi hiyerarşisinde, tanrıyla bir tutulan simsar gibi bir adamın kendisini seçmesinden büyük gurur duyuyordu. Bir yandan da, nasıl bir adam olduğunu yakından görmek, ona alıcı gözüyle bakmak için, hiç belli etmeksizin kapıyı aralıyordu arada bir. Buzun üzerinden yansıyan güneş ışınları, duman ve rüzgâr, adamın yüzüne bronz rengi vermişti. Öyle ki, babasının teni onunla aynı renkti; kendi teni ise az daha açıktı. Buna çok sevindi; ama daha çok, adamın iri yarı, güçlü kuvvetli olduğuna sevindi. Kara sakalı onu biraz ürkütmüştü; garip bir görünüşü vardı, ama yine de yüreği çok boştu.
     Çok genç olduğundan, erkekler konusunda deneyimsizdi Lit-Lit. Tam on yedi kez, güneşin güneye doğru gittiğini ve ufuk çizgisinin ardında kaybolduğunu ve tam on yedi kez geri gelip, günün bütün saatlerinin yanı sıra, geceyle gündüzü de birbirine karıştırarak gökyüzünde dolaştığını görmüştü. Ne var ki babası, onu her şeyden sakınmıştı. Lit-Lit’i istemeye gelen ve onunla el ele vermek için can atan genç avcılarla arasında bir duvar gibi durmuştu. Tüm talipleri, burnu bir karış havada dinlemiş, kızı sanki paha biçilmez bir malmış gibi, hepsini geri çevirmişti. Snettishane, tüccar adamdı; Lit-Lit büyük sermayeydi onun için. Öyle bir sermayeydi ki, onu pazarlamakla sadece bir miktar para değil, saymakla bitmeyecek sonsuz kazanç sağlayacağını düşünüyordu.
     Kabile yaşantısı gereği, neredeyse bir manastır yaşamı sürmüş, bir rahibe gibi yetiştirilmiş bir kız olarak, kendisini istemek için geldiği apaçık belli olan bu adamı, hayat yolunda daha öğreneceği ne varsa gösterecek olan erkeği, sözün kanun sayacağı, yaşamının geri kalan günlerinde nasıl oturup nasıl kalkacağını tayin edecek olan bu adamı, büyük bir merak ve kadınca duygularla gözetliyordu.
     Ne var ki, kendisine adım adım yaklaşan bu garip kader karşısında, heyecandan yüzü kıpkırmızı kesilmiş ve tir tir titrer bir halde, evin ön kapısının ardında gözetlemede kalırken, günün bir hayli ilerlemesi ve simsarla babasının bir yığın başka konuyu hararetli hararetli konuşup da evlenme meselesiyle ilgili tek bir söz etmemeleri karşısında şaşkınlık duymaya başladı.
     Güneş, kuzeye doğru adım adım ilerleyip gece yarısı yaklaştığında, simsar, kalkmaya hazırlandığını belli eden birtakım hareketler yapmaya başladı. Hele arkasını dönüp de yürümeye davrandığında, Lit-Lit’in yüreği hop etti; ağzına geldi. Ama adam durup da, tek ayağı üzerinde şöyle bir dönünce, hop eden yürek yerli yerine oturdu.
     “Az daha unutuyordum, Snettishane,” dedi. “Üstümü başımı yıkayıp paklayacak, giysilerimi onarak bir yerli kadın arıyorum.”
     Snettishane homurdandı ve bir dişsiz ihtiyar olan Wanidani’yi önerdi.
     “Yok, yok,” diye sözünü kesti simsar. “Bana eş olacak bir kadın istiyorum. Şöyle bir düşündüm de, senin uygun birini önerebileceğin aklıma geldi birden.”
     Snettishane, ilgilenmiş gibi göründü. Bunun üzerine simsar, bu yeni ve bir rastlantı sonucu ortaya atılan konuyu tartışmak üzere, kayıtsız birkaç adım attı geriye doğru.
     “Kattou?” diye önerdi Snettishane.
     “Ama onun tek gözü kör,” diye karşı çıktı simsar.
     “Laska?”
     “Ayakta dümdüz dikildiğinde, bacakları ayrık ayrık duruyor. Sizin koca köpek Kips, rahat rahat geçer bacaklarının arasından.”
     “Senatee?” diye devam etti Snettishane. Hiç de telaşlı ve heyecanlı görünmüyordu.
     Ama John Fox, kendini tutamadı bu kez; öfkeyle haykırdı:
     “Bu ne biçim bilgelik? Ben yaşlı mıyım da, ihtiyar kadınlarla birleşmemi öneriyorsun? Dişsiz miyim? Sakat mıyım? Yoksa kör mü? Yoksa yoksul muyum ki gözleri ışıl ışıl yanan bir kadın bana isteksiz baksın? Aklını başına topla! Ben simsarım bugüne bugün; hem zenginim, hem ulu. Sözüm geçer, buyruğum dinlenir benim bu ülkede! Bir sözüme tir tir titrer er kişi; iki etmez dediğimi!”
     Snettishane’nin bir sfenks kadar hareketsiz yüzünde en ufak bir değişme olmadı; ama içi, fıkır fıkır kaynıyordu. Adım adım yaklaştırıyordu simsarı, birer birer söyletecekti ona. Çok ilkel bir yaratık olduğundan, kafasında birkaç fikri birden alacak yer yoktu; ama kafasına sığışan bu tek fikri, John Fox’dan daha ileri noktalara götürme, geliştirme yeteneği vardı. John Fox ise, o da sade ve ilkel bir insan olmakla birlikte, parlak birkaç fikri aynı anda geliştirebilirdi zihninde. Bu da onun, tek bir fikri belirli bir mesafeye götürmesini engelliyordu.
     Snettishane, büyük bir ciddiyet ve dinginlik içinde, evde kalmışlar listesinin elverişlilerini sıralamaya devam ediyor, ağzından dökülen her kızın adına karşılık, John Fox’un karşı çıkışını ve hemen ardından da karşı çıkış nedenlerini sıralamasını izliyordu. Simsar, gene vazgeçmiş gibi görünerek çıkışa doğru yollandı. Snettishane, onun ardından baktı, ama durması için hiç çaba harcamadı, tek söz etmedi. Tabii ki bu sabrının sonunda, simsarın kendiliğinden durduğunu gördü. Artık sona yaklaşılıyordu.
     “Yahu bak aklıma ne geldi,” dedi simsar. “İkimiz de Lit-Lit’i unuttuk bu arada. Acaba o bana uygun mudur, ne dersin?”
     Snettishane, bu öneriye somurtkan bir ifadeyle karşılık verdi. Oysaki bu asık suratlı maskenin altında ruhu, pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Eşsiz bir zaferdi bu. Simsar’ın bir adım daha attığını görseydi, çaresiz Lit-Lit’in adını kendisi söyleyecekti. Ama o, eksik bir adım atmış, dönülmeyecek yerden dönmüştü.
     Büyük şef, Lit-Lit’in uygunluğu konusunda düşüncesini açıklamadan önce, beyaz adamın kendine doğru bir adım daha atmasını bekledi.
     “Eh!” diye düşündü simsar, sesli sesli. “En iyisi evlenip denemeli…”
     Sonra sesini biraz daha yükselterek;
     “Lit-Lit’e karşılık on battaniye ve üç libre(1)tütün vereceğim sana, hem de iyi tütün…”
     Snettishane, tüm dünyadaki battaniyelerin ve tütünün, Lit-Lit’i ve ona verdiği emeği, yaptığı işi karşılamayacağını anlatmak ister gibi soğuk bir el hareketiyle yanıtladı simsarı. Adamın, onun da bir fiyat saptaması yapması için kendisini sıkıştırması üzerine, büyük bir soğukkanlılıkla, beş yüz battaniye, on tüfek, elli libre tütün, yirmi top kumaş, on şişe rom, bir gramofon ve son olarak da simsarın iyi niyeti karşılığı olarak ocağının başında kendisi için bir minderlik yere, kızı vereceğini söyledi.
     Bu öneri karşısında simsar beyninden vurulmuşa dönmüş olmalı ki, gelen darbenin hızıyla, battaniyelerin sayısını iki yüze indirmeyi ve ocak başındaki minderi pazarlık dışı bıraktırmayı başardı. Çünkü beyazlar açısından bakıldığında, bu toprağın kızları arasında yapılan evlilik anlaşmalarında böyle ağır bir şartın ileri sürüldüğü hiçbir zaman görülmüş duyulmuş değildi. Sonunda, tam üç saat süren pazarlıktan sonra, her iki taraf bir anlaşmaya varmış bulunuyorlardı. Lit-Lit’e için yüz battaniye, beş libre tütün, üç tüfek, bir şişe rom, iyi niyet ve iyi hizmetine karşılık kestiler pazarlığı. John Fox’un vereceği bu şeyler, kızın değerini on battaniye ve bir tüfek aşıyordu ona göre; ama ne yapsın? O gece evine dönerken, pazarlığı Snettishane’nin kazandığını, kendisini yendiğini acı acı düşünüyordu.
     Snettishane ise, yorgun ama muzaffer adımlarla yatağına doğru ilerlerken, Lit-Lit’i gizlendiği yerde, kaçmaya fırsat bulamadan yakaladı.
     “Demek gördün,” diye bilgiç bilgiç homurdandı. “Gördün ve duydun. Böylelikle babanın büyük zekâsına ve anlayışına tanık oldun. Sana çok uygun bir eş seçtim. Dediklerimi tutacak, sözlerimden çıkmayacaksın; git dediğimde gidecek, gel dediğimde geleceksin ve biz ikimiz, büyüklüğüne kıyasla hayli akılsız olan bu beyaz adamın servetiyle iliklerimize kadar beslenecek, semireceğiz.”
     Ertesi gün, dükkân açılmadı. Simsar, sabah kahvaltısından önce, McLean ve McTavish’in mideleri bayram etsin diye bir şişe viski açtı, köpeklerine çift porsiyon yiyecek verdi ve en yeni çizmelerini giydi. Dükkânın önünde potlatch(2)hazırlıkları yapılıyordu. John Fox’un amacı; Lit-Lit’le evleneceğini, kızın güzelliği ölçüsünde cömert bir şölenle ilan etmekti. Öğle yemeğinde bütün kabile oradaydı. Kadın, erkek, çocuk ve de köpekler, patlayıncaya kadar yediler, içtiler. Yediden yetmişine tüm kabile üyelerinin yanı sıra, öylesine uğramış konuklar ya da başka kabilelerden olup da yolu o gün oraya düşmüş olanlar, beyaz avcılar, hepsi bu davetten paylarına düşeni aldılar.
     Utançtan ve duyduğu sıkıntıdan gözleri dolan Lit-Lit’i, sakallı kocası, yeni bir pamuklu entari, nefis boncuklarla süslü bir çift pabuç, kuzgunî saçlarını örten harika bir ipek eşarp, boynunda düğümlenen mor bir fular, pirinçten mamul küpe ve yüzükler, yarım torba dolusu incik boncuk ve Watenbury marka bir kol saatiyle donattı. Snettishane, bu manzara karşısında kendini zor tutuyor, bir taraftan da, kızını bir kenara kıstırıp iki söz etmek için fırsat kolluyordu.
     “Bu gece değil, ertesi gece de değil,” diye söze başladı düşünceli bir tavırla. “Önümüzdeki gecelerin birinde, nehir boyunda tüneyen bir kuzgun gibi sesleneceğim sana. Bu sesi duyar duymaz, akılsızın teki olan kocandan kaçıp bana geleceksin.”
     Kızının, kendisini bekleyen harikulade hayata sırt çevirmek zorunda kalabileceği korkusuyla sararıp solduğunu görünce;
     “Yok, yok,” diye atıldı. “Böyle bir durumda, akılsızın teki olan o azman kocan, gözlerinden sel gibi yaşlar akıta akıta benim evime gelecektir. Geldiğinde, sen de onun gibi ağlamaya başlayacak ve şunun şöyle, bunun böyle olduğunu, şunu şunu istemediğini, bir simsar karısı olmak için insanın değerinin biçilenden fazla olmasını gerektiğini anlatacak, zavallı ihtiyar babacığın Snettishane’e daha fazla battaniye, tütün ve başka başka değerli eşyalar verilirse mutlu olacağını söyleyeceksin. Unutma… Geceleyin nehir boyunda kuzgun gibi seslendiğimde…”
     Lit-Lit, başını olur anlamında salladı; çünkü babasının buyruğuna uymamanın ne derece tehlikeli olduğunu iyi bilirdi. Hem sonra, istediği neydi ki; kendisini kaybedip tekrar sahip olmakla daha büyük mutluluk duyacak olan simsar kocasından kısa süreliğine ayrılacaktı alt tarafı. Şölene geri döndü ve gece yarısı yaklaştığından, kocası kendisini kalabalık arasından çekti çıkardı ve yerlilerin hiçbir düğünde eksik etmedikleri bağırış çağırışları arasında evine götürdü.
     Lit-Lit, kısa sürede, bir ticarethanenin müdürüyle yaşanan evlilik hayatının, düşündüğünden de iyi olduğunu gördü. Odun toplamak, su taşımak yoktu; huysuz ve sinirli erkek milletinin önünde el pençe divan durmak yoktu. Hayatında ilk kez, kahvaltı hazır oluncaya kadar yataktan çıkmadı. Hem de ne yatak! Temiz, yumuşak ve öyle geniş ki… Sırtı böylesine rahat bir yatak yüzü görmüş değildi Lit-Lit’in. Ve de yiyecekler! Pişirilecek kurabiye haline, poğaça, ekmek haline getirilmiş un! Günde üç öğün, üstelik her gün istediği kadar yiyebileceği yiyecekler. Böylesine bolluk, böylesine lüks, inanılası değildi.
     Hele bir de simsar, kendisine karşı son derece usta ve nazik davranmıyor muydu? Görülecek şeydi. Adam ilk karısını toprağa vermişti; aşağıdan almasını, bir kadını mutlu etmesini iyi biliyordu. “Lit-Lit bu evin patronudur,” dedi zifaf gecesinin sabahında. Kahvaltıya yeni oturmuşlardı. “O ne derse yapılır… Anlaşıldı mı?” McLean ile McTavish anladıklarını söylediler. Simsar’ın elinin ne kadar ağır olduğunu iyi bilirlerdi.
     Yine de Lit-Lit, bundan şımarmadı. Kocasının isteği üzerine, iki küçük üvey oğlunun bakımını üstlendi; onlara mutluluk ve kocasının kendisine verdiği kadar özgürlük vermeye çalıştı. İki küçük çocuk, yeni analarından hoşnut olduklarını her fırsatta söylediler babalarına. Simsar, evliliğin getirdiği bu mutlulukla övündü durdu. Lit-Lit’in iyiliği ve kocasının hoşnutluğu, Sin-Rock bölgesi sakinlerinin dillerine destan oldu; herkes, onların bu mutluluğuyla övünür oldu.
     Bunun üzerine, sayısız çıkarların hayaliyle gözüne bir türlü uyku girmeyen Snettishane, harekete geçme zamanının geldiğine karar verdi. Lit-Lit, evlilik hayatının onuncu gecesinde, bir kuzgun sesiyle uyandı ve babasının kendisini nehir boyunda beklediğini anladı. Mutlu geçen günler arasında, bu işi tamamen unutmuştu ve şimdi verdiği sözü, babasının o çocukluk günlerindeki korkunçluğuyla birlikte hatırladı. Uzun bir süre, zangır zangır titredi yatakta; gitmeye isteksiz, kalmaya ürkekti. Ama sonunda, simsar, sessiz zaferi kazandı ve iyi davranışının üzerine, bir de iri adaleleri ve köşeli çenesiyle karısının, Snettishane’in çağrısını duymazlıktan gelmesini sağladı.
     Lit-Lit, sabahleyin büyük bir tedirginlik içinde uyandı; babasının gelmesi korkusuyla, yüreği hep ağzında işlerini gördü. Ancak gün ilerledikçe, biraz olsun kendine geldi. McLean ile McTavish’i bazı önemsiz işleri kaytarmaktan ötürü azarlayan John Fox, onu daha da yüreklendirdi. Kocasının gözünün önünden kaybolmasını istemiyordu; depoya kadar peşinden gidip de, onun o koca sandıkları pamuk balyasıymış gibi oradan oraya savurduğunu görünce, babasının buyruğuna uymamakta ne kadar isabetli davrandığını anladı. Depoya ilk kez giriyordu. Bulundukları Sin-Rock kasabası ise, daha küçük bölgelere dağıtım yapan belli başlı merkezlerden biriydi. Bu nedenle, sonsuz bir servetin öylesine depoda durduğunu görmek, onu şaşkınlığa sürüklemişti.
     Gördüğü bu manzara ve Snettishane’in tamtakır evinin zihninde canlanan görüntüsü, tüm kuşkuları bir kenara itti. Yine de, bu inancını üvey oğullarından biriyle paylaşmak ve iki çift söz ederek perçinlemek gereğini duydu.
     “Beyaz baba iyi mi?” diye sordu çocuğa.
     Çocuk, babasının, bildiği insanların en iyisi olduğu yanıtını verdi.
     “Beyaz baba güçlü mü?” diye sordu.
     Çocuk yine, babasının, bildiği insanların en güçlüsü olduğunu söyledi.
     O gece kuzgun gene öttü. Ertesi gece daha yüksek perdeden çıktı kuzgunun sesi ve daha uzun sürdü. Simsar, bu sese uyandı ve yatakta bir sağa, bir sola dönüp durdu. Sonra; “Hay Allah’ın cezası kuzgun!” dedikten sonra yeniden uykuya daldı. Bu sırada Lit-Lit, battaniyelerin altında kıs kıs gülüyordu.
     Sabahın erken bir saatinde, Snettishane, suratını bir karış sarkıttı ve mutfakta Wanidani ile kahvaltıya oturdu. Ancak, yerli yiyeceklerini beğenmediğini ileri sürerek ağzına bir lokma bile koymadı. Az sonra, simsarın büyük dükkânında, damadına kafa tuttu. Kızının bir pırlantadan daha değerli olduğunu yakın zamanda anladığından bahisle, çok daha battaniye, tütün ve tüfek, özellikle de daha fazla tüfek almaya geldiğini söyledi. Pazarlık sırasında düpedüz aldatılmıştı ve şimdi hakkını almaya gelmişti. Ancak simsar, ona verecek ne battaniyesi, ne tütünü, ne tüfeği ve ne de herhangi bir hakkı olduğunu söyledi. Buna karşılık Snettishane, Three Forks’daki misyonerle konuştuğunu, bu kişinin ona, böyle bir evlenmenin kitapta yeri olmadığını ve bu durumda babaya düşen görevin, kızını geri istemek olacağını bildirdiğini anlattı.
     “Ben, dinine bağlı bir Hıristiyan’ım,” diye sözünü bağladı Snettishane. “Lit-Lit’imin cennete gitmesini isterim.”
     Simsarın yanıtı kısa ve öz oldu; kaynatasına, battaniye yerine nasihat vererek, ensesinden tuttuğu gibi kapının önüne götürdü ve kendisinin istediği cennete gidebileceğini söyledi.
     Ne var ki Snettishane inatçıydı; dönüp dolanıp mutfak kapısından içeri girdi ve evin salonunda oturmakta olan Lit_Lit’in yanında bitiverdi.
     “Demek, ben dün gece nehir boyunda sanan seslenirken, sen derin uykudaydın ha!” diye bağırdı, suratı bir karış asık.
     “Hayır, uyanıktım ve sesini de duydum,” dedi kızı. Yüreği yerinden fırlayıp çıkacakmış gibi çarpıyordu. Ama hiç bozuntuya vermeden sürdürdü konuşmasını:
     “Önceki gece de uyanıktım, ondan önceki gece de… Hep duydum sesini.”
     Konuşmasına bu şekilde başladı Lit-Lit ve büyük mutluluğunun ve bu mutluluğun elinden alınacağı korkusunun verdiği heyecanla, kadınların durumu ve kadın hakları konusunda, tarihin ilk ve en büyük konuşmasını yaptı.
     Ne var ki, bu önemli söylevin hedef aldığı kulaklar, bir duvardan farksızdı. Snettishane, ortaçağlardan kalma bir adamdı ve hâlâ o çağda yaşadığına inanıyordu. Lit-Lit’in soluk almak için bir an duraklamasını fırsat bilerek;
     “Bu akşam gene kuzgun gibi bağıracağım,” diye gözdağı vermeye kalkıştı.
     Tam bu sırada, içeriye simsar girdi ve kaynatasını gene cennetine uğurladı.
     O gece kuzgun, her zamankinden daha uzun ve daha güçlü öttü. Uykusu hafif olan Lit-Lit, sesi duydu ve gülümsedi. John Fox ise, bir sağa bir sola döndü; ardından iyice uyandı; bir süre, daha büyük bir tedirginlik içinde kımıldandı. Homurdandı, burnundan soludu, önce içinden, sonra dışından sesli sesli sövdü, sonunda dayanamadı yataktan fırladı kalktı. Karanlıkta öteye beriye çarparak salona geçti ve girişin hemen ağzındaki tüfeklikten dolu bir av tüfeği aldı. Bu tüfek, McTavish’in dikkatsizliği sonucu, kunduz yerine ayı saçmalarıyla doldurulmuş bir tüfekti.
     Simsar, ayaklarının ucuna basa basa evden çıktı ve nehir boyuna yollandı. Kuzgun o an için susmuştu ama yine de otların arasına gizlenip beklemeye başladı. Hava biraz serinceydi. Toprak, bütün günün güneşini içmiş olduğundan, arada sırada simsarın yüzüne buharlarını soluyordu. Simsar, başını koluna yasladı ve tatlı bir tilki uykusuna yattı.
     Elli yarda(3)ötede, başını dizlerine dayamış oturan Snettishane de, aynı John Fox gibi, gecenin sessizliği içinde uyumaktaydı. Aradan bir saatlik bir süre geçti; Snettishane uyandı ve başını kaldırmaksızın, geceyi kaba kuzgun seslerine boğdu.
     Simsar da uyandı ama onun bu uyanışı, uygar bir insanın ani uyanışı değil, tetikte bekleyen bir avcının vahşi uyanışıydı. Karanlıkta, otların arasında bir karaltı seçti ve ona nişan aldı. Karaltının ikinci kez bağırmaya başlamasıyla birlikte, simsarın tetiği çekmesi de bir oldu. Ağustos böcekleri ve gece yaratıkları, hemen soluklarını kestiler. Bu arada kuzgunun sesi de, kırık bir plaktan çıkan nağmeler gibi titreyerek söndü ve sessizliğin içine gömüldü.
     John Fox, hemen karaltının bulunduğu yere doğru koştu ve vurduğu cisme elini uzattı. Ancak parmaklarının bir tutam saçı kavraması üzerine, Snettishane’in yüzünü ışığa çevirdi. Saçmaların, elli yardalık mesafeden hedefe nasıl saplandığını bilirdi. Snettishane’i, bir omzundan diğer omzuna nasıl kalbura çevirdiğini de biliyordu. Snettishane de, onun bunu bildiğini biliyordu. Yine de, her ikisi de bundan söz etmediler.
     Simsar;
     “Burada ne arıyorsun?” diye sordu. “Senin gibi ihtiyarların yatma vakti çoktan geldi de geçiyor bile.”
     Snettishane, derisinin altından kendisini gıdıklayan ve canını yakan saçmalara rağmen, başı dik bir şekilde yanıt verdi:
     “Bana uyku haram. Kızım için, diri diri mezara giren ve beyaz adamların cehennemine gideceği kesin olan kızım Lit-Lit için gözyaşı dökmekteyim.”
     John Fox, umursamaz bir tavırla gerisin geri dönerek;
     “Nehrin aşağı kıyılarına git ve orada dök gözyaşlarını,” dedi. “Çünkü ağlamanın çıkardığı gürültü, insanı uyutmayacak kadar büyük.”
     “Yüreğim sızlıyor… Ve günlerim, gecelerim, bu dert nedeniyle simsiyah olacak.”
     “Kuzgun gibi siyah,” dedi John Fox.
     “Evet, kuzgun gibi siyah,” diye tekrarları Snettishane.
     Aradan zaman geçti; o geceden sonra, nehir boyundan kuzgun sesi gelmedi. Lit-Lit, gün geçtikçe daha çok saygı uyandıran bir eş olmakta ve mutluluğu giderek artmakta. Fox’un, ağacın tepesindeki teneke kutuya defnedilmiş birinci karısından olan oğullarının, şimdi kız kardeşleri var. Cennet yolundan şans eseri geri dönen ihtiyar Snettishane ise, evlerine ayak basmıyor, ama genellikle günlerini, evlâtlarının, özellikle de kızı Lit-Lit’in hayırsızlığı ve kadirbilmezliği konusunda yakınmalarla geçiriyor. Ömrünün son günlerinde, üzerine, evlilik pazarlığında aldatılmış olmanın verdiği büyük üzüntü çökmüş durumda. Bunun karşılığında John Fox, aynı pazarlıkta Lit-Lit için on battaniye ve bir tüfeği fazladan ödediği iddiasını geri almış bulunuyor.

Alt Bilgi Notları:
(1)
Libre: 453.593 gram karşılığı ağırlık ölçüsü.
(2) Potlatch; Amerika ve Kanada’nın kuzey Pasifik kıyılarında yaşayan Kızılderili kabilelerinde yapılan bir şölen. Gerçekleştirilen eğlencelerin yanı sıra, zenginlik gösterisi olarak, gelen konuklara hediyeler dağıtılır.
(3) Yarda: 0,9144 metrelik İngiliz uzunluk ölçüsü. 

(Yazan: Jack London – Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir