Masallar Diyarı-KOPENHAG

M

     Bir varmış, bir yokmuş… Denizlerin derinliklerinde bulunan babasının krallığında beş ablası ve büyükannesiyle beraber, kendisine ait kurduğu iç dünyasında mutlu mu mutlu, ufacık bir denizkızı yaşarmış. Sakin, ince düşünceli ve çok da meraklıymış. En büyük mutluluğu, ancak 15 yaşını doldurabildiğinde görebileceği su üstündeki hayatı, gemileri, şehirleri, insanları, güngörmüş yaşlı anneannesine, tekrar tekrar anlatmakmış. Birer birer 15 yaşını doldurup su üstüne çıkan ablalarının gördüklerini anlatmaları ise, merakını daha çok körüklemekten gitmemiş. Ve sonunda onun da 15 yaşını doldurup sabırsızlıkla beklediği su üstüne çıkma sırası gelmiş. Gelmiş ama kaderi, yıllardır hayal ettiği güzellikleri görüp, doğru dürüst içine sindiremeden, görür görmez âşık olduğu ve o sırada çıkan şiddetli bir fırtınada batmakta olan bir gemiyle beraber boğulmakta olan sevgili prensiyle kesişmiş…
     Masalın bundan sonraki kısmında masalsı dokumanın içinde aşkın gerçek acı iplikleri var. Yıllar öncesinin bu masalında da olayların gelişmesi güncelimizin dramatik aşklarından bir farkı yok. Fedakârlık var, sevdiği uğruna vazgeçmelerden vazgeçmek var, kötü kalpli bir büyücü var, sevdiğinin başına bir kötülük gelmektense denizlerde bir köpük olarak ölümü tereddütsüz seçmek var… diyerek asıl konumuz olan Kopenhag gezimizi anlatmaya başlayalım.
     Bu hikâyeyi ithaf eden ve Langelinie’de Kopenhag limanını bekleyen, kıyıya yakın, denizde, ancak ona sırtı dönük, granit zemin üzerinde tunçtan yapılmış Danimarka’nın bu en meşhur heykeli, heykeltıraş İdward Eriksen tarafından 1913’te yapılmış. Ne yazık ki onun da kaderi acı olaylarla örtüşmüş. İki kez başsız kalmış, 2006 yılında ise taşından sökülerek denize atılmış. Fakat E. Eriksen’in yaptığı orijinal kalıp saklandığından sorun çözülmüş. Böylece daha şanslı olarak, heykel denizkızı, yaşamı bir deniz köpüğü olarak sona eren masaldaki talihsiz denizkızının çok arzulayıp kavuşamadığı sonsuz yaşama kavuşmuş.
     Kopenhag öyle muhteşem görüntüleri, ufukta parlak siluetleri olan bir şehir değildir. Her tarafı öylesine düzdür ki, manzara seyretmek istiyorsanız ya bir kilisenin ya da yüksek bir binanın en tepesine –bu bina Rundetarn/yuvarlak kule de olabilir– çıkmanız yeterli. Kopenhag, sadeliği, insancıllığı ile herkesi cezbeder. Bisikletinizle telaşsız akan bir trafiğin yanı başında yüreğiniz ağzınıza gelmeden dolaşabilir, sabahları, Stroget’te mis gibi taze ekmek ve yeni yıkanmış dükkân önü kokularını içinize çekerek gününüze iyi başlamanın dopingini almış olursunuz.
     Kopenhag, Danimarka’nın en büyük adası Zealand’ın doğusunda yer alıp ülke nüfusunun beşte biri olan 1,7 milyon kişiyi barındırıyor. Birçok şehrin aksine Kopenhag belli amaçlı bölgelere ayrılmamıştır. Böylece insanlar şehrin kalbinde ve her yerinde çalışabiliyor, eğlenebiliyor, alışveriş yapabiliyor, kısaca mutluluk içinde yaşayabiliyorlar.
     Dünyadaki en eski krallıklardan biri olan Kopenhag, 1167’ye kadar bir balıkçı barınağı iken Piskopos Absalon, şu anda Christiansborg’un olduğu yere bir şato inşa ediyor. Şehir Baltık ticaret yolu üzerinde olduğu için gelişmesini sürdürüyor ve 15. yy.da kraliyet merkezi ve Norveç’le İsveç’in başkenti oluyor. Yerel dilde Kopenhaun, tüccarlar limanı anlamına geliyor. Gerçek bir Rönesans kralı olan ve kafayı mimariye takmış bulunan IV. Christian döneminde şehir müthiş bir imar fırtınasına tutuluyor. Her yer kuleler ve şatolarla donatılıyor. 18. yy.da veba salgını, iki büyük yangın, Napoleon Savaşları esnasında Lord Nelson’un bombaları, 1940’tan 1945’e kadar Naziler tarafından işgal gibi büyük felaketlere rağmen, günümüze kadar Rundetarn/yuvarlak kule, Rosenborg Şatosu ve Borsen/eski borsa binası gibi yapılar yaşamayı başarıyor.
     Kopenhag’da dolaşmak denilince akla ilk gelen Stroget’tir. Boşuna haritalarda aramayın, öyle bir sokak yok. Stroget dünyanın en büyük yayalara açık sokaklar topluluğudur. İki büyük meydan arasında, doğuda Nyhavn kanalının başındaki Kongens Nytorv, batıda Radhuspladsen/belediye binası meydanı, şehri boydan boya kat eder. Frederiksberggade, Nygade, Vimmelskaffet, Amagertorv ve Ostergade, Stroget’i oluşturan ve Kopenhag’ın etkileyici eski dönem kalıntıları ile büyük mağazaları, şık restoranları, tiyatro ve müzeleri barındıran caddelerdir. Kopenhag’la Amsterdam’ın benzer birçok yönü var. Yokuşlu tepeleri olmayıp, düz şehirler olmaları, yaygın bisiklet kullanımı, dar sokaklar, kanallar, bitişik rengârenk evler, bu ortak özelliklerinden bazıları. Şehri tanımanın en kolay yolu 1, 2 veya 3 günlük kartlardan edinmek. Bu kartlarla hem toplu ulaşımdan sınırsız istifade edilebilir, hem de 60’tan çok müze ve ilgi çekici yere girmeye hak kazanılabilir. Sık kalkan teknelerle yapılacak kanal turunun, şehri tanımada önemli katkıları olabilir. Stroget dışında Kopenhag’ın önemli bölgeleri de şunlardır:
     Tivoli
19.
yy.da şehrin savunma tesisleri olarak yapılan, belediye binasının güneyinde yer alan bu parkın içinde bugün, bir sürü gölet arasında, tiyatrolar, sayısız restoran ve bira bahçeleri olup 160.000 çiçekle süslenmiş, 110.000 ampul ile ışıklandırılmıştır.
     Nihavn
17.
yy.da, Kral V. Christian tarafından, trafiği ve ticareti şehrin kalbine doğru yönlendirmek amacıyla Kongens Nytorv için bir liman olarak (aslında bir su kanalı şeklinde) tasarlanmıştır. Bugün şehrin en şık bölgelerindendir. Ünlü Hotel D’Angleterre ve Kraliyet Tiyatrosu, hemen yanı başındaki Kongens Nytorv’da bulunmaktadır. Kanal turlarının çoğu da buradan hareket etmektedir.
     Indro by
     Eski şehre verilen isim. Eski sokak ve meydanlarla dolu. Üniversite meydanının yanı başında Paris’teki adaşı gibi bir Quartier Latin var. Burada Vor Frue Kilisesi’yle Yuvarlak Kule bulunmaktadır.
     Slotsholmen
     Üzerinde bulunan Christiansborg Sarayı’ndan dolayı, Saray Adası da deniliyor. Çok önceleri Kopenhag’ın resmi kurucusu Başpiskopos Absalon 1167’de şehrin ilk şatosunu burada inşa etmiştir. Bugün, üzerinde ayrıca Parlamento Binası, Thorwaldsen Müzesi, Kraliyet Ahırları, Tiyatro Müzesi gibi yapılar da barındırmaktadır.
     Christianhavn
     1500’lerde Kral IV. Christian tarafından kurulmuştur. Bugün, Danimarka Film Müzesi ile helezon tarzı kubbesiyle dikkati çeken Vors Fresers Kilisesi burada bulunan önemli yapılardır.
     Kopenhag’dan ve Denizkızından bahsedip de yazarı Hans Christian Andersen’den bahsetmemek olmaz. Benim çocukluğumda, kışın anlatılan masalların yazarıydı o. Yazın masal mı anlatılmazdı, yoksa masallar yazın renkleri ve curcunası içinde kaynayıp mı giderdi bilinmez. Biraz büyüdüm, kendim okumaya başladım, hem de anlatan olsaydı anlatılanı bıktıracak sıklıkta tekrarlar yaparcasına, o sihirli dünyanın masallarını. Epey büyüdüm, çocukluğumun birçok sevdiğim yazarıyla benzer düşünceler paylaştığımı gördüm. “Gezmek yaşamaktır!” diyorduk ikimiz de aramızdaki onlarca yıl farkına rağmen. Tesadüfler yaşamımızı yönlendiren bilinmezler mi? “Yaşamı sevdiğime göre gezmeliyim” düşüncesine tesadüfler zinciri de eklenince kendimi onun doğduğu evde, dolaştığı sokaklarda buldum ve yıllar sonra yeniden onun bir “sihirli masallar” kitabını satın aldım. Kopenhag dönüşünde de, gemi güvertesinin kuytu bir köşesine çekilerek masallarına, önce ya aynı tadı bulamazsam çekingenliği ile başladım. Sayfalar ilerledikçe, aynı kalmış ilgisi ve merakıyla bu sihirli masal dünyasında çoktan adımımı atmış yol alıyordum.
     Hans Christian Andersen fakir ancak edebiyata meraklı kaldırım taşı döşeyicisi baba ile ileri görüşlü bulaşıkçı bir annenin oğlu olarak 1805’te Odense’de doğar. Çocukluğunda gerek aşırı duygusal olması, gerekse çeşitli korkuları ve değişik ilgi alanları olması dolayısıyla sıkça aşağılanmıştır. Ailesinin teşvikiyle kendi masallarını yazarak, kukla gösterileri yaparak kendi kendini oyalamanın yollarını bulmuştur. Eserleriyle kendini gösterebilmesi ve hak ettiği şöhret ve üne kavuşabilmesi, mücadelelerle dolu zorlu yıllar sonrasında ancak olabilmiştir. Mutsuzluktan mutluluğa doğru yaşamında geçirdiği bu evreler “Çirkin ördek yavrusu” gibi hikâyelere ilham kaynağı olmuştur. Yazılarının, toplumdaki her bireyin gelişimine esas olacak insan tabiatı ve psikolojisi hakkındaki evrensel gerçekler içermesi ve böylece de hem çocuklara hem erişkinlere bir şeyler aktarabilme başarısına sahip olabilmesi, bence Hans Christian Andersen’in dehasının en güzel göstergesidir. Küçük Denizkızı, Kurşun Asker, Kibritçi Kız, İmparatorun Yeni Elbiseleri, Kırmızı Ayakkabılar vs. yazarın önüne geçmiş, yazarından daha meşhur olmuş hikâyelerden sadece bazıları. 1875’te karaciğer kanserinden öldüğünde, eserleri birçok ülkede basılan, artık tüm dünyanın tanıdığı ünlü bir yazardı.

Not: Sitemizin “Dünya Ünlülerinden Seçme Masallar” bölümünde, Hans Christian Andersen’in 16 adet masalı yer almaktadır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz