Ulusal Birliktelik

U

     Dünya hızla değişiyor. Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’larda hızlanan değişimin yönü, tek kültürlü bir dünyayı işaret ediyordu. Farklı coğrafyalarda yaşayan insanların geleneksel birikimlerini terk ederek evrensel kültüre katılacağı öngörüsü zihinlere yavaş yavaş da olsa yerleşiyordu. Buna göre küreselleşme olgusundan kaçmak mümkün değildi. Hatta direnmek de… Hızla akan selin ne yatağı değiştirilebilir ne de önüne set çekilebilirdi. Yapılacak tek şey kendini bu selin içine bırakmak ve ötesini düşünmemekti.
     Şüphesiz bu fikirlerin bir alt yapısı vardı. Batı medeniyeti, kendi içindeki tartışmaları ve ihtilaf noktalarını kâh vuruşarak kâh uzlaşarak belli bir noktaya getirmiş, İkinci Dünya Savaşı’’ndan sonra da uluslararası bir sisteme dönüştürmüştü. Dünyanın geri kalanı ile olan ihtilaflar ise Soğuk Savaş adı verilen dönemde buzdolabına kaldırılmıştı. Herkesin kendi dünyasını yaşadığı bir zaman dilimiydi bu dönem. Her iki taraf da öngördüğü siyasi ve toplumsal modelin en iyisi olduğunu iddia ediyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra başlayan süreci özetlemek için Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” kavramını kullanması bir tesadüf değildi.
     Batı, moderniteden postmoderniteye geçmiş, dünya da küreselleşmenin kuşatıcı etkisi altına girmişti. Gidişat belliydi. Geri kalmış toplumlar, Batı’nın geçtiği yolu takip ederek moderniteye vasıl olmalıydı. Nitekim bu dönemde yapılan değerlendirmelerde neredeyse yerel olana hayat hakkı tanınmıyordu. Fakat aradan geçen on beş yıl eski medeniyet havzalarında, biraz da küreselleşmeye duyulan tepkinin itelemesiyle, yeni dirilişlerin filiz verdiğini gözler önüne serdi.
     Elbette bu sağlıklı bir gelişmeydi. Ama eksik değerlendirmeler, yanlış okumalar bu gelişime ket vurabilirdi. Bugün Batı medeniyeti postmodern dönemin ötesine geçmeye çoktan başladı bile. Dolayısıyla, günümüz dünyasını değerlendirirken, modernitenin henüz hakkıyla kavranıp irdelenmediği gerçeğini unutmamak gerekiyor.
     Diğer yandan, hep hatırlanması gereken bir başka gerçek ise şudur: Evrensel bir vizyona sahip olan yerel dirilişler ayakta kalabilir ancak. Aksi takdirde, konjonktürel, reaksiyoner, yapıcı değil yıkıcı söylemlerin ne çıktığı coğrafyada ne de dünyanın dört bir yanında karşılık bulması mümkün değildir. Unutulmaması gereken bir başka husus da küreselleşmenin kendi kültürünü empoze ederken karşısındakini “ayrıştırıcı” bir rol üstlenmesidir.
     Peki, bu durumda yapılacak olan nedir? Yaşadığın coğrafyanın kültürel kodlarını çözmek ve bu zenginliği hazmederek ulusal bir dil haline getirmek olsa gerek. Yoksa küresel söyleme kapılarak yerel renkleri birbirine düşman hale getirmek değil.  Türkiye, bu konuda yüzyıllara dayanan engin bir tecrübeye sahip. Yapılması gereken, sadece bu birikimin farkına varmak ve onu geleceğe taşımak. Tabii ki seviyeli fikrî tartışmalar yapmak ve yıkıcı ve bölücü zihniyetlerden uzak durarak onlara prim vermemek…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz