Yalancı Nam-Bok

Y

     “Bir bidarka!(1)Evet, evet! Bir bidarka bakın! Küreği beceriksizce çeken bir adam ve bir bidarka!”
     Yaşlı Bask-Wah-Wan, güçsüzlük ve heyecandan tir tir titreyen dizlerinin üzerinde doğruldu ve gözlerini denize dikti.
     “Nam-Bok, oldum olası acemi bir kürekçidir…” diye söylendi. Kanısını doğrulamak için belleğini yoklar gibi bir hali vardı. Elini gözlerine siper etmiş, gümüş gibi parlayan suya bakıyordu.
     “Nam-Bok oldum olası beceriksizdir. Hiç unutmam bir gün…”
     Kadınlarla çocuklar ansızın gülmeye başladılar; seslerinde hafif bir alayın ezici tonu vardı. Bunun üzerine ihtiyarın sesi yavaş yavaş kısıldı, ardından dudakları duyulmayan seslerle kıpırdadı.
     Koogah, ağarmış saçların kapladığı başını, oynamakta olduğu kemikten kaldırarak ihtiyar kadının baktığı yöne doğru çevirdi. Akıntı, kayığı bir sağa, bir sola sürüklüyordu. Ama küreği çekenin hedefi bulundukları sahildi; bidarka onlara doğru yaklaşmaktaydı. Kayığın kürekçisi, gücünden çok kafasını kullanarak, akıntı yönünde yumuşak dönüşler yaparak yaklaşmaktaydı. Adamın canını dişine taktığı belliydi. Koogah’ın başı, yeniden önündeki işe çevrildi ve dizlerinin arasına sıkıştırdığı deniz aygırı dişini kazımaya, onunla oynamaya devam etti; denizlerde hiç görülmemiş bir balıksırtı oymaktaydı.
     “Komşu köyden biri olduğu kuşkusuz,” dedi sonunda. “Kemik oymacılığı hakkında bana danışmaya geliyor olmalı. Beceriksiz olduğu halinden belli; hiçbir şey öğrenemez bu adam.”
     “Nam-Bok’tur o,” diye tekrarladı Bask-Wah-Wan. “Ben oğlumu bilmez miyim?” dedi sesinin tonunu yükselterek. “Bu gelen kesin Nam-Bok’tur; ben bunu bilir, bunu söylerim.”
     “Kaç yazdır söylersin bunu,” diye karşılık verdi kadınlardan biri. “Denizin buzları eridiği günden beri oturup gün batıncaya kadar ufku gözlüyorsun; ne zaman bir kayık görsen, ‘Bu gelen Nam-Bok’tur’ deyip duruyorsun. Nam-Bok öldü be! Ölüler geri gelmez, bilmiyor musun? Ölüler asla geri gelmez!”
     “Nam-Bok’tur,” diye haykırdı ihtiyar kadın. Hem öyle yüksek sesle haykırdı ki, bütün köy şaşkın şaşkın kendisine bakakaldı.
     Sonra, zorlukla ayağa kalktı ve kumsala doğru yürüdü. Güneşlenmekte olan bebeğe çarptı, sendeledi; bebeğin annesi, kendisini hiç sakınmayan ihtiyara çıkıştı. Çocuklar koşuştular ve Bask-Wah-Wan’ı geçerek kumsalda toplaştılar. Bidarka’daki adam, tekneyi neredeyse alabora edecek tarzda küreklere asılıyor olsa da, aradaki mesafe gitgide kapanıyordu. Çocukların ardından kadınlar da sahilde toplanmaya başlamışlardı. Koogah da elindeki deniz aygırı dişini bıraktı, yürümeye başladı; çırakları, ardından hemen işi bırakarak ikişer üçer dolaşmaya, çene çalmaya koyuldular.
     Bidarka, gelen büyük bir dalga ile az kalsın devriliyordu, neyse ki yarı çıplak bir çocuk koştu, sandalın ipini çekti. Adam, ayakta durmuş, soran gözlerle köylülere bakıyordu. Sırtında, ne renk olduğu belirsiz, kirli, eski bir kazak vardı; kazak geniş omuzlarından dökülürcesine bol duruyordu. Boynunda, denizcilere özgü tarzda bağlanmış kırmızı bir fular vardı. Kısa kesilmiş saçlarını, kafasına yandan oturtulmuş bir balıkçı şapkası örtüyordu. Ayağındaki kaba pantolon ve koca pabuçlar tamamlıyordu giyimini.
     Ne var ki, yaşamları boyunca Bering Denizi’ne bakıp duran ve bu süre içinde, biri sayım memuru ve biri yolunu kaybetmiş bir papaz olmak üzere sadece iki beyaz insan gören Yukon deltasının sade ve basit halkının gözünde, bu haliyle bile çarpıcıydı ve tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Buranın halkı yoksuldu; topraklarında altın, ormanlarında kürk yoktu. Bu nedenle beyazlar uğramazdı yanlarına. Yukon Nehri, binlerce yıldır aka aka, denizin o kısmını Alaska’nın taşı toprağıyla öylesine sığ hale getirmişti ki, bazen, ufakta nokta gibi görünen gemiler bile karaya otururdu. Bu yüzden, iç kısımlara kadar ıslak, çamur yığınlarıyla girintili çıkıntılı olan bu sahillere hiçbir gemi uğramıyor, hatta sözde balıkçılıkla geçinen halk, dünyada ne tür gemilerin icat edildiğini bile bilmiyordu.
     Kemik oymacısı Koogah, ansızın geri döndü, işlemekte olduğu kemiklere, aletlere çarparak yere kapaklandı. Bir taraftan doğrulmaya çalışıyor, diğer taraftan da, “Nam-Bok!” diye haykırıyordu.
     “Denize uçan, sulara karışan Nam-Bok… Geri döndü!”
     Erkekler ve kadınlar geri çekildiler; çocuklar bacaklarının arasına sokuldular. Bir tek Opee-Kwan, köyün başkanına yakışır bir biçimde yürekli davrandı ve ileri atılarak yeni gelene ciddi, uzun uzun baktı.
     “Nam-Bok bu,” dedi sonunda. Sesindeki inandırıcılık, kadınların korkuyla haykırarak daha gerilere kaçışmalarına yol açtı.
     Yabancının dudakları kararsızlık içinde kımıldıyordu; yanık tenli gırtlağı söylenemeyen sözcükler için çabalıyor, zorlanıyordu.
     “İşte Nam-Bok!” diye gürledi Bask-Wah-Wan. Adamın yüzüne baktı. “Ben size demedim mi Nam-Bok dönecek diye!” dedi.
     “Evet, Nam-Bok döndü.” Bunu söyleyen Nam-Bok’un kendisiydi. Bir ayağını karaya atmış, diğer ayağını kayığın kenarına dayamış duruyordu. Gırtlağı, bir kez daha unutulmuş sözlerle boğuştu. Sonunda söylediği sözcükler, tuhaf sesler halinde, ağzından su fışkırır gibi döküldü.
     “Selam ey kardeşler,” dedi. “Meltem rüzgârıyla uçup gittiğim eski günlerimin kardeşleri, selam.”
     Öteki ayağını da kuma bastı. Opee-Kwan, eliyle onun geri çekilmesini işaret etti.
     “Sen ölüsün, Nam-Bok!”
     Nam-Bok güldü:
     “Şişmanladım,” diye karşılık verdi.
     “Ölüler şişmanlamaz,” dedi Opee-Kwan. “Semirmişsin, doğru ama çok garip bir iş bu. Meltem rüzgârıyla karşılaşıp da yıllar sonra çıkagelen insan görülmüş değildir.”
     “Ben geldim işte,” diye omuzlarını kaldırdı Nam-Bok.
     “Belki sen bir gölgesin. Nam-Bok’un gölgesisin. Gölgeler döner gelir.”
     “Benim karnım aç; oysa gölgeler yemek yemez.”
     Opee-Kwan, şaşkın, düşünceli, elinin alnında gezdirdi. Nam-Bok da onun gibi şaşkındı. Sahilde sıralanmış insanlara birer birer baktı. Hiçbirinin gözünde hoşnutluktan eser yoktu. Kadınlar ve erkekler fısıldanmaya başlamışlardı. Çocuklar, büyüklerinin arkasına gizlenmişlerdi; tüyleri diken diken köpekler, ona kaşlarını çatıyor, kuşkulu kuşkulu burun çekiyorlardı.
     “Seni ben doğurdum, Nam-Bok; sana bebekken süt emzirdim,” diyerek ağlamaya başladı Bask-Wah-Wan. Ona doğru yürüyordu. “İster gölge ol, ister gerçek. Sana yiyecek vereceğim.”
     Nam-Bok da yürümeye davrandı ama insanların korku içinde homurdanması üzerine geriledi. Garip bir dille;
     “Hay Allah kahretsin!” gibilerinden bir şeyler söylendi. Sonra, “Ben gölge değilim.” diye ekledi.
     Opee-Kwan, hem kendi kendine, hem de kabilesi insanlarına;
     “Esrarlı şeyleri kim bilebilir?” diye sordu. “Bugün varız, yarın yokuz. Değil mi ki çoğu insan gölge oluyor; neden gölge de insan olmasın? Nam-Bok gölge olmuştu, ama şimdi gölge değil. Bunu biliyoruz, ama bu gördüğümüz Nam-Bok mu, yoksa Nam-Bok’un gölgesi mi onu bilemiyoruz.”
     Nam-Bok, bir iki öksürmenin ardından yanıt verdi.
     “Çok, çok eski zamanlarda, senin babanın babası, uzaklara gitmiş Opee-Kwan ve yıllar sonra geri gelmiş. Ocak başında bir minderden yoksun edilmemiş o. Söylendiğine göre…” Konuşmanın burasında özellikle durdu; herkesin ağzının içine bakıyordu. “Söylendiğine göre, kadını Sipsip, o döndükten sonra iki erkek evlat vermiş ona.”
     “Ama o meltem rüzgârıyla üflenmediydi ki,” diye yanıt verdi Opee-Kwan. “O, topraklar üzerinde yol aldı. İnsanların toprak üstünde dilediği kadar yol alabileceği doğanın gerçeğidir.”
     “Denizde de öyle. Ama karada da yol biter bir gün, denizde de. Diyorlar ki… Senin babanın babası, gördüğü şeyler üzerine garip masallar anlatmış.”
     “Garip masallar anlattı… Evet!”
     “Benim de anlatacak garip masallarım var,” dedi Nam-Bok, sinsi bir tavırla. Biraz gevşediklerini görünce de ekledi. “Ben de armağanlar getirdim onun gibi.”
     Bidarka’dan, harikulade güzel dokunmuş, göz alıcı renkte bir şal çıkardı ve annesinin omuzlarına attı. Kadınlar, hep bir ağızdan hayranlıklarını belirten derin bir “Ah!” çektiler. İhtiyar Bask-Wah-Wan, çocukça bir neşeyle şalı havada dalgalandırdı, özenle yerleştirip okşadı.
     “Öyküler anlatacak,” diye mırıldandı Koogah. Kadınlardan biri aynı sözleri tekrarladı. “Armağanlar da getirmiş.”
     Opee-Kwan, halkının öykülere meraklı olduğunu biliyordu ve hatta kendisi de, o duyulmamış öyküleri bir an önce dinlemeye can atıyordu. İçi içine sığmıyordu meraktan.
     “İyi balık tuttuk,” dedi. “Bol bol yağımız da var. Haydi, gel Nam-Bok; yiyip içelim.”
     Adamlardan ikisi, bidarkayı omuzladılar, ateşin yanına taşıdılar. Nam-Bok, Opee-Kwan’ın yanı sıra yürüdü ve şala elleriyle dokunmak için geride kalan kadınların dışında tüm köy onları izledi.
     Yemek yerken az konuşuldu; ama Bask-Wah-Wan’ın oğluna meraklı gözlerle kaçamak bakış gönderenler çoktu. Nam-Bok bu bakışlardan utandı. Alçak gönüllü biri olduğundan değildi utanması; ayı balığı yağının kokusu iştahını kesmişti ve bu konudaki duygularını belli etmek istemiyordu.
     “Ye iyice, aç kalmışsın belli,” diye buyurdu Opee-Kwan. Nam-Bok da, iki gözünü birden kapayarak, elini iğrenç balıkla dolu koca kâseye daldırdı.
     “Yok, yok… Sakın çekinmeyesin. Balık çoktu bu yıl ve güçlü erkekler her zaman açtır.” Dedi Opee-Kwan. Bu arada Bask-Wah-Wan da, en iğrenç görünüşlü bir avuç balığı yağa batırdı; yağlarını akıta akıta zevkle oğluna uzattı.
     Midesinin, yaşlı insanların mideleri kadar güçlü olmadığını haber veren belirtiler baş gösterince, çaresizlik içinde piposuna sarıldı; tütün doldurarak yaktı. Kuzeydeki Eskimolardan, takas yoluyla, az miktarda ama çok kötü tütün elde ettikleri olurdu zaman zaman. Ancak, elindeki değerli otla yakın tanışıklığı olan birkaç kişiden biriydi. Yanı başında oturan Koogah, tütünden bir nefes çekmeye itirazı olup olmayacağını sordu; sonra ağzı yiyecekle dolu olduğu halde, vıcık vıcık yağlı dudaklarını piponun kehribar sapına yapıştırıp çekmeye başladı. Bunun üzerine Nam-Bok, titreyen eliyle midesini tuttu ve adamın geri uzattığı pipoyu nazik bir biçimde geri çevirdi. Pipo Koogah’ın olsundu, zaten ona armağan etmeyi önceden tasarlamıştı. Orada bulunanlar, parmaklarını yaladılar ve Nam-Bok’un ne cömert bir erkek olduğunu kabul ettiler.
     Opee-Kwan ayaklandı ve şöyle konuştu:
     “Ve şimdi… Ey Nam-Bok, şölen sona erdi; gördüğün garip şeyleri dinlemeye hazırız artık.”
     Balıkçılık işleriyle geçinen köy halkı el çırptı ve işlerini önlerine alarak dinlemeye hazırlandı. Erkeklerin kimi mızrak yapıyor, kimi aygır dişleri oyuyor; kadınlar da ayı balığı derisinden yağ kazıyor, kazıdıklarını hamur haline getiriyor ya da sağlam iplerle muska dikiyorlardı. Nam-Bok’un gözleri, tüm bu insanlar üzerinde dolaştı, ama buraya varmadan önceki düşüncelerinin kendisine vaat ettiği çekicilikten eser bulamadı. Gezip dolaştığı yıllar boyunca, hep bu anı düşünmüş, böyle birlikte olmayı tasarlamıştı onlarla; işte o an gelmiş, ama ona büyük bir hayal kırıklığından başka bir şey vermemişti. Her şeyden yoksun, çırılçıplak, yoksul, zavallı bir yaşamdı sürdürdükleri; yıllarca alıştığı hayatla kıyas bile edilemezdi. Ama bu insanların gözlerini az da olsa açacaktı; bu düşünceyle, kendi gözleri alev alev parladı.
     “Kardeşler,” diye başladı konuşmaya. Yaptığı büyük işleri sıralayacak bir adamın bilgiç ve güvenli tavrıyla devam etti. “Birçok yaz öncesi, bir yaz sonu, az çok bugünkü gibi rüzgârlı bir günde yola çıkmıştım. Martıların alçaktan uçtuğu, karadan gelen rüzgârın hızla estiği o günü hepiniz hatırlarsınız. Bidarkamı rüzgâra bırakmak zorunda kalmıştım; çünkü rüzgâra karşı kürek çekmek olacak gibi değildi. Bidarkanın örtüsünü sımsıkı kapadım, böylece tekneye su girmedi ve ben, bütün gece fırtınayla savaştım. Sabahleyin bir baktım, görünürde toprak yok, hep deniz… Meltem rüzgârı beni sımsıkı kollarına almış, götürüyor. Bunun gibi tam üç gece aydınlığa kavuştu ve bana kara yüzü göstermedi; meltem rüzgârı da beni kollarından salıvermedi.
     Dördüncü gün doğduğunda, çılgına dönmüş durumdaydım. Küreğimi daldırıp yiyecek arayamıyordum; başım susuzluktan fırıldak gibi dönmekteydi. Ancak deniz, artık öfkeli değildi ve yumuşak güney rüzgârı esmeye başlamıştı. Çevreme baktığımda, gördüğüm şey, gerçekten çıldırdığımı düşündürdü bana.”
     Nam-Bok, dişlerinin arasına sıkışan balık artığını çıkarmak üzere konuşmasını yarıda kesti ve kadınlarla erkekler, bu süre zarfında ellerindeki işi bırakmış, başları öne eğik beklediler.
     “Bu gördüğüm bir sandaldı, büyük bir sandal. Ömrümde gördüğüm bütün sandallar bir araya getirilse, bu sandal kadar büyük olamazdı.”
     Dinleyenlerden, şaşkınlık ve inanmazlıklarını anlatan uğultular duyuldu ve onca yaş yaşamış Koogah bile başını iki yana salladı.
     “Diyelim ki, her bir bidarka birer kum taneciği,” diye devam etti Nam-Bok, meydan okurcasına. “Ve kumsaldaki kum taneleri sayısınca bidarka olsun. Yine de o dördüncü günün sabahında gördüğüm kayık kadar büyük olamaz. Çok, ama çok büyük bir kayıktı ve buna uskuna(2) deniyordu. Birden, bu garip şeyin, peşimden geldiğini ve içinde insanlar olduğunu gördüm…”
     “Dur bakalım, ey Nam-Bok!” diye sözünü kesti Opee-Kwan. “Ne biçim insanlardı bunlar? İriyarı mı?”
     “Yoo… Sen ben gibi adamlar.”
     “Büyük kayık hızlı gidiyor muydu?”
     “Evet.”
     “Kayığın kenarları yüksek, adamların boyu kısaydı,” dedi Opee-Kwan. “Peki, uzun küreklerle mi çekiyorlardı sandalı?”
     Nam-Bok sırıtarak, “Kürek falan yoktu,” dedi.
     Açık ağızlar, daha da açıldı ve derin bir sessizlik oldu. Opee-Kwan, Koogah’ın piposuna uzandı, dalgın, düşünceli bir tavırla iki nefes çekti. Genç kadınlardan biri sinirli bir tavırla kıkırdadı ve bu davranışıyla öfkeli bakışları üzerine çekti.
     “Demek kürek yoktu?” diye sordu Opee-Kwan, pipoyu geri verirken.
     “Güney rüzgârı itiyordu kayığı,” diye açıkladı Nam-Bok.
     “Ama rüzgâr hızlı yürümez ki, dediğin gibi?”
     “Uskunanın kanatları vardı; şöyle…” Kum üzerine direkleri ve yelkenleri çizdi. Adamlar toplanıp baktılar, incelediler. Keskin bir rüzgâr esmekteydi; daha anlaşılır bir açıklama yapmak üzere annesinin şalını aldı, iki ucundan tutarak rüzgâra çevirdi. Rüzgâr, şalın ortasında bir şişkinlik meydana getirdi.
     “İşte böyle, bundan çok çok büyük kanatları vardı!”
     Şalın diğer uçlarını tutan Bask-Wah-Wan, bağrış çağrış, o hızla birkaç metre öteye sürüklendi; sonunda bir çalı çırpı yığınına takılıp tökezlendi. Adamlar, anladıklarını belli eden ağırbaşlı homurtular çıkardılar, ama Koogah, o ağarmış saçlı başını ansızın geri attı.
     “Hah, hah!” diye güldü. “Ne saçma bir şey bu büyük kayık; çok, çok akılsız bir şey! Rüzgârın oyuncağı! Rüzgâr nereye giderse, o da oraya gidiyor. İçindeki bir kişi, hangi sahile vardığını asla bilemez; çünkü hep rüzgârla birlikte gidiyor. Rüzgâr her yere gider; hiçbir kişi nereye gittiğini bilemez…”
     “Doğru söyledin,” dedi Opee-Kwan bilgiç bilgiç. “Rüzgârın üflediği yönde gitmek kolay; ama rüzgâra karşı mücadele etmek gerekir. Oysaki bu adamların kürekleri yok koca kayıkta; öyleyse çalışmak, çabalamak da yok.”
     “Fazla uğraşmaya gerek yok ki,” diye haykırdı Nam-Bok öfkeyle. “Uskuna, rüzgâra karşı da ilerliyordu.”
     “Sen, sen şu us…uskunayı neyin yürüttüğünü söylemiştin?” diye sordu Koogah. İlk kez duyduğu bu ‘uskuna’ sözcüğünü söylerken zorlanmıştı.
     “Rüzgâr, rüzgâr be adam,” diye karşılık verdi Nam-Bok, sabırsız bir tavırla.
     “Demek rüzgâr, us…uskunayı rüzgâra karşı itiyor ha!” diyen ihtiyar Koogah, Opee-Kwan’a yan gözle ve için için gülerek baktı. Sonra devam etti: “Rüzgâr güneyden esiyor ve uskunayı güneye itiyor. Rüzgâr, rüzgâra karşı esiyor. Rüzgâr, aynı anda iki yöne birden esiyor. Çok basit… Anlıyoruz Nam-Bok, çok iyi anlıyoruz.”
     “Sen bir ahmaksın!”
     “Gerçek, senin dudaklarından dökülüyor,” diye yanıt verdi Koogah, biraz da mahcup olarak. “Ben hemen kavrayamadım; oysa anlaşılmayacak bir şey yokmuş.”
     Nam-Bok’un suratı asıldı, hızlı hızlı, daha önce hiç duymadıkları birtakım sözler söyledi. Kemik kazıyanlar kemiklerine, deri kazıyanlar derilerine eğildiler. Nam-Bok, dudaklarını sımsıkı kapayarak kimselerin inanmadığı sözlerini ağzının içinde kilitledi.
     “Bu us…uskuna,” dedi Koogah soğukkanlı bir tavırla. “Büyük bir ağaçtan mı yapılmış?”
     “Pek çok ağaçtan yapılmış,” diye kestirip attı Nam-Bok. “Çok büyüktü.”
     Yine suskunluğuna geri döndü Nam-Bok. Opee-Kwan, Koogah’ı dirseğiyle dürttü. Opee-Kwan düşünceli bir şaşkınlıkla başını salladı ve “Çok garip bir şey!” dedi.
     Nam-Bok, yangına körükle gitmeye karar vermiş bir halde;
     “O da bir şey mi?” dedi. “Asıl gemiyi görmeliydiniz siz. Nasıl ki uskuna yanında bidarka kum tanesi kadar kalıyorsa, geminin yanında uskuna da öylesine küçük kalıyordu. Üstelik gemi, demirden yapılmıştı… Baştan aşağı demirden…”
     “Hayır, hayır Nam-Bok!” diye haykırdı kabilenin başı. “Nasıl olur? Demir suyun dibine iner. Bunu çok iyi biliyorum. Komşu köyün başkanından değiş tokuş yoluyla demir bir bıçak almıştım. Bu demir bıçak, dün, parmaklarımın arasından kaydı ve derinlere, çok derinlere, denizin dibine gitti. Her şeyin bir yasası vardır. Yasalara uymayan tek bir şey olamaz. Bunu iyi biliriz; dahası, aynı cinsten olan birçok şeyin tek bir yasası olduğunu, her demir eşyanın tek bir yasası olduğunu da biliyoruz. Sözünü geri al Nam-Bok! Al ki, sana olan saygımız eksilmesin!”
     “Söylediklerim doğru,” diye üsteledi Nam-Bok. “Gemi, baştan aşağı demirden yapılmıştı ve batmıyordu.”
     “Hayır, hayır bu olamaz!”
     İki gözümle gördüm… Olabilir.”
     “Doğa yasalarına uymaz ki bu.”
     Nam-Bok’un öyküsünü keseceği korkusuyla araya girdi Koogah. “Söylesene Nam-Bok,” dedi. “Gözlerinin erdiği yerde toprak olmadığına göre, bu adamlar denizin ortasında nasıl yol, iz buluyorlardı?”
     “Güneş yol gösteriyordu onlara.”
     “Ama nasıl?”
     “Günün ortasında, öğleyin yani, uskunanın başkanı, uzun bir şeyi gözüne dayayıp güneşe bakıyor ve güneşi gökten aşağıya, toprağın kıyısına indiriyordu.”
     Nam/Bok’un Tanrıya ortaklık koşan bu sözleri karşısında, dehşet içinde haykırdı Opee-Kwan: “İşte bunda şeytan parmağı var!” Erkekler, büyük bir korkuyla ellerini göğe kaldırdılar, kadınlar feryat figan inlediler.
     “Bu şeytanın işidir; geceyi alıp götüren ve bize aynı somon balığını veren, sıcak günler gösteren güneşi yanlış yola saptırmak çok kötü.”
     “Şeytan işi falan değil,” diye dikildi Nam-Bok. “Ben bile o uzun şeyle güneşe baktım ve güneşi gökten indirttim.”
     Yakınında oturanlar telaş içinde kımıldandı. Çocuğunu emziren bir kadın, Nam-Bok’un bakışı bebesine değmesin diye yüzünü örttü.
     “Hani o dördüncü günün sabahında, ey Nam-Bok!” dedi Koogah. “Dördüncü günün sabahında, us…uskuna hani senin peşine düşmüştü?”
     “Gücümü iyiden iyiye yitirmiştim; kaçamazdım. Böylelikle gemiye alındım; kuru gırtlağımdan aşağı sular döküldü, iyi yiyecekler verildi bana. Siz, siz kardeşlerim, ömrünüzde iki kez beyaz adam gördünüz. Bu adamların hepsi beyazdı ve sayıları el ve ayak parmakları kadardı. Onların iyi yürekli davranması karşısında, yumuşadım. Ve gördüklerimi sizlere anlatmaya karar verdim. Bana yaptıkları işi öğrettiler; iyi yiyecek ve rahat döşek verdiler.
     Günler günü denizde ilerledik ve her geçen gün, başkan güneşi gökten indirdi ve ona nerede olduğumuzu söyletti. Dalgaların iyi davrandığı günler ayı balığı avladık ve ben çok şaşırdım; çünkü balığın etini ve yağını fırlatıp atıyorlar, sadece derisini alıyorlardı.”
     Opee-Kwan’ın ağzı gerilip büzülüyor, haykırmak için sabırsızlanıyordu. Tam bunun büyük bir ziyan olduğunu söyleyecekti ki, Koogah sesini çıkarmaması için ayağıyla onu biraz kuvvetlice dürttü.
     “Uzun bir süre sonra, yaz günleri tükenip de hava ayazlamaya başladığında, başkan uskunanın burnunu güneye çevirdi. Günler ve günler boyu güneye ve doğuya seyrettik. Bütün bu günler, hiç kara serilmedi gözlerimizin önüne; adamları çağıracağımız köye yaklaşmıştık.”
     “Nereden bildiler yaklaştıklarını?” diye atıldı Opee-Kwan; kendini tutamamıştı artık.
     Nam-Bok, adama yiyecekmiş gibi bakarak;
     “Görünürde kara yoktu,” dedi. “Adamlar güneşi gökten aşağı indiriyor dememiş miydim?”
     Koogah, yine araya girdi ve Nam-Bok konuşmasını sürdürdü:
     “Ne diyordum, o köyün yakınlarına vardığımızda büyük bir fırtına patladı, gecenin içinde çaresizdik, nerede bulunduğumuzu bilmiyorduk.”
     “Sen demiştin ki, başkan biliyor…”
     “Sus be, Opee-Kwan! Sen bir ahmaksın ve bunu anlayamazsın. Ne diyordum; gecenin karanlığında çaresizlik içindeydik. Derken, yukarıdaki fırtınanın kükreyişini bastıran sesini, denizin kumsala vuruşunu duydum. Bir de baktım ki, gemi paramparça ve ben suda yüzüyorum. Kayalıklarla çevrili bir kıyıydı burası ve millerle uzunlukta bir kumsalı vardı. Yapılacak tek iş, ellerimi kuma gömüp dalgalardan korunmaktı. Diğer adamlar kayalara çarptılar; başkanın dışında tek bir tanesi bile kıyıya çıkamadı. Başkanı da parmağındaki yüzükten tanıdım ancak.
     Gün doğduğunda, uskunadan eser kalmamıştı. Yüzümü karaya döndürdüm ve yiyecek bulayım, insanların yüzlerini göreyim diye yürümeye koyuldum. Önüme bir ev çıktı. Beyaz adamlar çok iyi olduklarından ve ben de onların dilini öğrenmiş bulunduğumdan, beni içeri aldılar ve yiyecek verdiler. Bu ev, bizim yaptığımız bütün evlerden, hatta atalarımızın yaptığı bütün evlerden daha da büyük bir evdi.”
     İnanmadığını hayretle gizlemeye çalışan Koogah, “Ne ev! Ne ev!” diye göğüs geçirdi.
     “Bu evi yapmak için herhalde çok ağaç kullanılmış,” diye ekledi Opee-Kwan. Koogah’ın ne demek istediğini anlamıştı.
     Nam-Bok, küçümser bir tavırla omuz silkerek;
     “Bu daha bir şey değil,” dedi. “Bizim evlerimiz bu evin yanında ne ise, bu ev de, daha sonra gördüğüm evlerin yanında oydu.”
     “Ve adamlar büyük değillerdi ha?” diye sordu Opee-Kwan.
     “Yoo… Sen ben gibi adamlardı hepsi,” diye yanıt verdi Nam-Bok. “Rahat yürüyeyim diye bir sopa kesmiştim; size gördüklerimi anlatacağımı düşünerek sevgili kardeşlerim; o evde oturan her bir insan kadar çentik attım sopama. O evde günlerce kaldım ve çalıştım. Bunun karşılığında para verdiler bana; para, sizin bilmediğiniz, ama çok iyi olan bir şey.
     Derken bir gün, karanın içlerine gitmek üzere o evden ayrıldım. Yolumun üzerinde pek çok insan gördüm; gördüğüm her kişiyi sopama işaretliyordum. Herkesi sığdırayım diye çizikleri sonraları daha küçük, daha birbirine yakın yapmaya başladım. Sonra garip bir şeyle karşılaştım. Önümdeki toprakta, kolum kalınlığında bir demir çubuk dikilmişti; birkaç adım ötesinde başka bir demir çubuk…”
     “Demek zengin bir adam oldun,” diye atıldı yine Opee-Kwan. “Çünkü demir, dünyadaki her şeyden daha değerli; o çubuklardan bir sürü bıçak yapılır.”
     “Yok, benim değildi ki!”
     “Değil ki buldun, bulunmuş şey haktır; almak yasaya aykırı değildir.”
     “Yok, öyle değil; beyaz adamlar çubuğu oraya koymuşlar. Üstelik bu çubuklar öyle uzun ki, insan gücüyle taşınamaz. Gözün alabildiğine uzun, öte ucu görünmüyor demirin.”
     “Nam-Bok… Bu az buz demir değil senin dediğin,” diye uyardı Opee-Kwan.
     “Doğru söylüyorsun. Kendi gözlerimle gördüğüm halde ben de inanamadım; ama gözlerime inanamazlık edemezdim. Böyle bakarken kulağıma…” Ansızın Opee-Kwan’a dikti gözlerini; “Sen ayı balığının öfkeyle kükrediğini duymuş adamsın. Şunu kafana sok ki, denizdeki dalgalar kadar ayı balığı toplansa ve bu dev ayı balığı kükrese, işte o duyduğum ses kadar güçlü olurdu. Bunu iyice kafana sok, Opee-Kwan!”
     Balıkçılar, şaşkınlık ve korkuyla bağrıştılar; Opee-Kwan’ın çenesi bir karış aşağı sarktı ve öylece sarkık kaldı.
     “Derken uzaktan, tam bin tane balina büyüklüğünde bir canavar göründü. Tek gözlüydü bu canavar ve duman kusuyordu; giderek artan bir gürültüyle de horulduyordu. Korktum, bacaklarım titreye titreye demir direkler arasında uzanan yola koştum. Ama bu canavar, rüzgârdan hızlı ilerliyordu; sıcak soluğunu yüzümde duymamla birlikte, direklerden birine tırmanmam bir oldu…”
     Opee-Kwan, çenesi kullanacak hale getirdiğinden olacak;
     “Sonra, sonra ne oldu Nam-Bok?” diye atıldı.
     “Canavar direklerin yanından hızla geçmeye başladı ve bana hiçbir şey yapmadı. Beni zor taşıyan ayaklarım üzerine yere indiğimde ise, çoktan gözden kaybolmuştu. O ülkede kimseye garip gelmiyor bu canavar; kadınlar, çocuklar bile korkmuyorlar ondan. İnsanlar çalıştırıyor, yürütüyorlar bu koca canavarı.”
     “Bizim köpeklerimizi çalıştırdığımız gibi mi yani?” diye sordu Koogah. Gözlerinde kuşku parıltıları yanıp sönüyordu.
     “Evet, köpeklerimizi çalıştırdığımız gibi.”
     “Peki bu… Bu şey neyle besleniyor?” diye sordu Opee-Kwan.
     “Hiç beslemiyorlar. Oradaki insanlar işlerini biliyorlar, canavarı demirden yapıp taşla besliyorlar, bir de içecek su veriyorlar ona. Taşlar ateş oluyor, su buhar oluyor ve suyun buharı, burun deliklerinden soluk olarak çıkıyor. Ve…”
     “Hele, hele Nam-Bok!” diye sözünü kesti Opee-Kwan. “Başka harikalardan söz et bize. Bunu pek anlamadığımız için bıktık dinlemekten.”
     “Anlamıyor musunuz?” diye sordu umutsuzluk içinde Nam-Bok.
     “Yok… Anlamıyoruz,” diye bağırdı herkes. “Evet, anlamıyoruz.”
     Nam-Bok biçerdöveri düşündü, insanların canlı görüntüsünü veren makineleri, insan sesi çıkaran aletleri düşündü ve bu insanların bunları hiç mi hiç anlamayacaklarına karar verdi.
     “Peki, bu demir canavara binip, oraları dolaştığımı söylesem?” diye acı acı sordu Nam-Bok.
     Opee-Kwan, ellerini iki yana açtı ve nasılsa inanmayacağız gibisinden, “Devam… Devam!” dedi. “Söyle de ne söylersen söyle… Dinliyoruz.”
     “Bu canavara, demir canavara binmek için para verdim…”
     “Hani taşla besleniyor demiştin?”
     “Paranın ne olduğunu bilmediğinizi de söylemiştim, ey ahmak adam! Neyse… Ne diyordum; canavara binip gezdim; birçok köyden geçtim, sonunda tuzlu bir körfezde kurulmuş büyük bir köye ulaştım. Buradaki evlerin damları ta bulutlara yükseliyordu; bulutlar, evlerin yanı başından geçiyordu ve dört bir yanlarında duman vardı. Köyün homurtusu, fırtınalı bir denizin homurtusuna benziyordu. İnsanları öyle çoktu ki, bastonumdaki çiziklerin sayısını hatırlayamaz oldum ve fırlattım attım sopayı.”
     “Daha küçük çizikler yapsaydın,” diye önerdi Koogah. “Bize bilgi verirdin.”
     Nam-Bok öfkeyle haykırdı:
     “Küçük çizikler yapsaymışım! Bana baksana sen, kemik kazıyıcısı Koogah! Küçük çizikler yapsaydım, ne bu sopa, ne de yirmi sopa yeterli olurdu, anladın mı? Bu köyle komşu köy arasındaki kıyılarda bulunan tüm sopalar bile yetmezdi, anladın mı? Ve de hepiniz, kadınları ve çocukları da sayarsak hepiniz, bir araya gelseniz, sizin kadar yirmi köy bir araya gelse ve her birinizin yirmi eli olsa, her bir elde birer sopa ve bir bıçak olsa, yine de gördüğüm insanların sayısınca çizik çizemezdiniz sopalara. İşte, dediğim gibi o kadar çok insan vardı ve hızlı hızlı gidip geliyorlardı.”
     “Bütün dünyada bile o kadar çok insan yoktur,” diye karşı çıktı Opee-Kwan. Öylesine şaşırmıştı ki, bunca sayının ne demek olduğunu bir türlü kafası almıyordu.
     “Bütün dünyanın ne kadar büyük olduğunu sen nereden bilirmişsin?” diye sordu Nam-Bok.
     “Ama tek bir yerde bu kadar insan olmaz ki!”
     “Sen kim oluyorsun ki, nerede ne olacağını, ne olmayacağını biliyorsun?”
     “Akıl diye bir şey var; bir yerde bunca insan olamaz. Bu insanların kayıkları, denizleri tıklım tıklım doldururdu yoksa. Ve her gün, denizin tüm balıklarını boşaltsalar yine de doymazlardı.”
     “Buna bir sözüm yok, ama…” dedi Nam-Bok. “Ama yine de söylediklerim doğrudur. Her şeyi kendi gözlerimle gördüm ve sopamı fırlattım attım.”
     Nam-Bok, bir ara uzun uzun esnedi ve ayağa kalkarak;
     “Hayli kürek çektim,” dedi. “Gün boyu durmadım hiç. Yorgunum. Şimdi yatıp uyuyacağım; yarın kalkınca, daha neler anlatacağım size neler!”
     Bask-Wah-Wah, ürkek ürkek oğlundan önce davrandı, ayaklandı; büyük bir gurur duyuyor, aynı zamanda da oğlunun olağanüstü serüveni ve de olağanüstü gelişi karşısında korkudan dilini yutacak gibi oluyordu. Onu aldı, kulübesine götürdü. Yağlı, pis kokulu postların arasına yatırdı. Diğer tarafta erkekler, ateşin etrafından çekilmediler ve küçük fısıltılarla, alçak sesli bir tartışmaya giriştiler.
     Bir saat, ardından bir saat daha geçti. Nam-Bok uyumaya, adamlar da konuşmaya devam ettiler. Akşam güneşi kuzeybatıya yollandı, gecenin on birinde ise neredeyse kuzeye varmıştı. İşte, tam bu sırada, kabile reisi ve kemik oymacısı ateşin başından ayrıldılar ve Nam-Bok’u uyandırdılar. Nam-Bok, göz ucuyla baktı gelenlere ve uyku sersemi dönendi, gözlerini yeniden kapadı. Opee-Kwan, onu kolundan tuttu, sıkıca bir sarsarak aklını başına toplaması için çağrıda bulundu.
     “Haydi, Nam-Bok, kalk artık!” diye buyurdu. “Vakit geldi.”
     “Yine mi yemek?” diye haykırdı Nam-Bok. “Hayır, istemez, aç değilim. Siz yiyin, bırakın da ben uyuyayım.”
     “Gitme vakti geldi!” diye kükredi Koogah.
     Opee-Kwan ise daha yumuşaktı;
     “Çocukluğumuzda, kürek çekerdik birlikte,” dedi. “Birlikte ayı balığı kovalar, tuzaklardan balık çekerdik. Ve sen Nam-Bok, sen deniz üzerime kapanıp da beni kayalara çektiğinde hayatımı kurtarmıştın. Birlikte açlık çektik. Donun soğuğuna birlikte göğüs gerdik. Bir postun altında, yan yana, baş başa birlikte yattık. İşte bu yüzden, sana karşı beslediğim sevgiden, yakınlıktan ötürü, böylesine büyük bir yalancı olup çıkman beni herkesten çok üzmekte. Konuştuğun, anlattığın sözlerin bir tekini bile anlamadık, kafamız serseme döndü akşamdan beri. Bu işte bir terslik var, kabilemizin erkekleri enine boyuna konuştu meseleyi; seni uzaklara göndermeye karar verdik. Kafalarımızın berrak ve güçlü kalması ve de sayısız anlaşılmaz şeylerle karmakarışık olmaması için, gitmen gerekiyor Nam-Bok.”
     “Senin o anlattıkların, gördüklerin, hepsi gölge olsa gerek,” diye kükredi yeniden Koogah. “Gölgeler âleminde gördüklerini anlatıyorsun bize. Kalkıp, yeniden o gölgeler âlemine dönmelisin. Oradan geliyorsun sen. Bidarkan hazır, kabile halkı beklemekte. Sen gitmeden gözünü kırpmayacak kimse.”
     Nam-Bok, uyku sersemi, iyice afallamıştı; başkanın sesiyle birden toparlandı.
     “Eğer sen Nam-Bok’san,” dedi Opee-Kwan, “Büyük ve korkunç bir yalancısın. Eğer Nam-Bok’un gölgesiysen, gölgelerden söz ediyorsun; bizim ve burada yaşayan insanların gölgelere ilişkin bilgilerle kafalarını doldurman hiç ama hiç iyi değildir. Şu senin sözünü ettiğin büyük köy, bizce bir gölgeler köyüdür. O büyük köyde, ölülerin ruhları yaşamaktadır; çünkü ölmüşlerimiz çok, yaşayanlarımız azdır. Ölüler geri gelmez. Öte dünyaya giden tek bir kul bile dönüp gelmemiştir bugüne dek. İnanılmaz masallarla karşımıza çıkan sen hariç elbet. Ölülerin geri gelmesi hayra alamet değildir; başımıza büyük dertler getirir aramızda bir gölge dolaştırmak.”
     Nam-Bok, halkını iyi tanırdı ve kabile erkeklerinin aldığı kararın nice değişmez bir karar olduğunu bilirdi. Adamların kendisini denizin kıyısına götürüp, bir bidarkaya bindirmelerine ve eline bir kürek tutuşturmalarına hiç karşı koymadı bu yüzden. Denizden bir yaban ördeği bağırdı; büyük bir dalga, kumları yalayarak yayvan bir çukur oluşturdu. Solgun bir ikindi, suların ve kumların üzerine çökmüştü ve kuzeyde, güneş, belli belirsiz, sıkkın ve için için yanıyor, kan kırmızı ışınlarını ufukta sergiliyordu. Martılar alçaktan uçuyorlardı. Karadan esen rüzgâr serindi, keskindi ve simsiyah bulut kümeleri, ileride havanın çok kötü olacağını haber veriyordu.
     “Sen ki denizden geldin,” diye haykırdı Opee-Kwan, “Denize gideceksin. Böylece hak yerini bulacak; yasalara karşı gelinmeyecek.”
     Bask-Wah-Wan ileri atıldı ve titrer sesiyle bağırdı:
     “Sütüm sana helal, Nam-Bok! Sen ki beni unutmadın, geldin oğul… Bana armağan getirdin oğul…”
     Nam-Bok’un bidarkasını itelemekte olan Koogah, kadının omuzlarındaki şalı çekti aldı ve sandala fırlattı.
     “Geceler hem soğuk, hem de uzun oluyor,” diye inledi kadın. “Kırağı, yaşlı kemikleri dondurur…”
     “Bu bir gölge,” dedi kemik oymacısı. “Gölgeler ısıtmaz insanı!”
     Nam-Bok, sesi iyice duyulsun diye, bidarkanın ortasında ayağa kalkarak;
     “Ey Bask-Wah-Wan, beni doğuran ana!” diye bağırdı. “Nam-Bok’un sözlerine kulak ver. Bu bidarkada iki cana da yer var. Oğlun, senin de gelmeni ister. Çünkü bu yolculuk, balığın ve yağın bol olduğu ülkeye yolculuktur. O ülkede de kış olur, ama kışın yaşaması daha kolay olur. Demirden yapılmış şeyler, insanların yaptığı işi yapar o ülkede. Gelecek misin, ey Bask-Wah-Wan?”
     Kadın kararsızdı, bidarka ise hızla açılıyordu. Titrek sesini elinden geldiğince yükselterek;
     “Ben yaşlıyım, Nam-Bok,” dedi. “Çok sürmez gölgeler arasına karışacağım. Ama vaktinden önce de gitmek istemiyorum öte dünyaya. Ben yaşlıyım Nam-Bok ve de korkuyorum.”
     Yarı karanlık sulara bir ışık huzmesi uzandı ve kayıkla birlikte içindeki adamı kızıl ve altın rengine bürüdü. Balıkçı halk birden sustu ve meltem rüzgârının mırıltısı ile alçaktan uçan martıların çığlıklarından başka ses duyulmaz oldu.

Alt Bilgi Notları:
(1)
Bidarka: Ayıbalığı derisiyle kaplı bir tür yerli kayığı.
(2) Uskuna: İki ya da üç direkli, yelkenleri yanda olan bir tür gemi.

(Yazan: Jack London – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi