Doğan Bey – Bir Militanın Jurnali (TÜRKİYE-SURİYE Sınırı, Saat 02.30)

D

“Kurttan korkan, ormandan uzak durur!”

TÜRKİYE-SURİYE Sınırı, Saat 02.30

       Kılavuzları dışında beş kişiydiler. Birbirlerini yakın aralıkla izliyorlar, uzun süreceği belli olan bir kışın soğuklarıyla kaskatı kesilmiş topraklardan karanlık birer gölge gibi süzülüyorlardı. Üzerlerinde koyu yosun yeşili parkalar vardı. Başlarına sıkıca sarmış oldukları uzun yün atkılar, onları gecenin soğuğuna karşı şöyle böyle koruyabiliyordu. Ayaklarında içi müflonlu hafif botlar, ellerinde yine yün eldivenler bulunmasına rağmen, uçları sızlayan parmakları adeta donmuş gibiydi. Bol yıldızlı, oldukça aydınlık bir gece içinde yürüyorlar, hızlarını düşürmekten ya da mola vermekten kaçınıyorlardı. Eğer duraklayacak olurlarsa, bu duraklamadan sonra belki de yürüyüşlerine devam edemeyeceklerini düşünüyorlardı.

       Bununla birlikte, tam saat üçe yirmi kala, Aine Batt (Aynbat) köyünü arkalarında bıraktıktan sonra durdular. Ancak bu duruşları, ne bacaklarının artık yürüyemeyecek durumda bulunmasından, ne soluklarının kesilmesinden ve ne de bedenlerinin uykuya yenik düşmesindendi. Onlar, manevi olduğu kadar, henüz tükenmemiş olan maddi bir enerjiye de sahiptiler. Kendilerine öncülük eden kişinin, güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda uzayıp giden geniş bir sahayı kollarıyla kucaklar gibi bir hareket yaparak tanımladığı anda, sınıra geldiklerini anladılar.
       Peki, ama bu sınır, Suriye’deki El-Fetih kamplarında eğitimle geçirilen dört aylık süreden sonra, geri dönüldüğü zaman, toprağına ayak basılınca artık hiçbir şeyden korkulmasına gerek kalmayan, üzerinde huzur ve dinginlikle yaşanması mümkün, özlem duyan birtakım dostların bulunduğu ya da sıcak bir aile yuvasının kapılarını açarak beklediği bir ülkeyi mi belirliyordu? Dönüşleri, onları bekleyenler için büyük bir sevinç kaynağı mı olacaktı?
       Hayır! Böyle bir durum asla söz konusu değildi. Aksine, bu topraklarda kendilerini özlemle bekleyen hiç kimse yoktu. Dört ay kadar önce hiçbir sorun yaşanmadan topluca geçtikleri bu sınırdan, şimdi tehlikesizce geri dönmenin yollarını arıyorlardı.
       Otuz otuz beş yaşlarında, esmer buğday tenli, ortadan biraz uzun boylu, çölde birkaç yağmur damlasına hasret kalmış kaktüsler gibi kuru, ama yine de tavır ve hareketlerinden kendine sonsuz derecede güven duyduğunu belli eden kılavuzlarının bir işareti üzerine gelip yanına çömeldiklerinde, buz gibi havanın bakışlarına hiç tesir etmediği bir çift gözün parıldadığını gördüler.
       Kılavuz, kısa bir duraklamadan sonra, hafif bir sesle;
       “Zamanından önce geldik sayılır!” dedi. “Ortalığın aydınlanmasına daha üç üç buçuk saate yakın bir süre var… Aşacağınız mesafe ise yaklaşık iki kilometre… Beş yüz metre sonra Türk topraklarındasınız… Demiryolu hattını geçene kadar mayına falan rastlamaktan korkmayın…”
       “Peki, bir pusuya denk gelir miyiz?” diye sözünü kesti Alpay. “Aptal gibi kucaklarına düşmek işimize gelmez doğrusu!”
       “Ben varken böyle bir şey söz konusu olamaz!” dercesine onun yüzüne bakan kılavuz;
       “Tehlikeli bölgeden uzaklaşıncaya kadar birlikte gelecek, sonra sizden ayrılacağım…” diye karşılık verdi. “Hem biliyorsunuz; bu benim ilk geçişim değil… Sizden önce de birer gün arayla beş grup geçirdim karşıya… Şimdi soğukkanlı ve sessiz olun… Olabildiğince hedef küçültün… Gözünüz ve kulağınız bende olsun… Yürüdüğüm yoldan yürümek, bastığım yere basmak suretiyle beni izleyin…”
       Yürüyüş yeniden başlamıştı. Bilinçli bir alışkanlıkla hareket eden kılavuz, önce sol tarafa doğru kaymış, sonra düz bir çizgi üzerinde doğu yönünde ilerleyerek, çok eskiden Musul-Bağdat demiryolunun kenarına dikilmiş, ancak bakımsızlıktan tabiatın insafına terkedilmiş bir grup cılız ağaç kümesine doğru yönelmişti. Karşı tarafta, beş altı yüz metre uzaklıkta, Harapnaz İstasyonu’nun solgun ışıkları görünüyor, bu ışıklar, gökyüzünün sonsuz boşluğunda o sırada göz kırpan binlerce yıldız gibi, ara sıra da olsa yanıp sönüyorlardı.
Bölgeyi avucunun içi gibi tanıdığından şüphe edilmeyen kılavuz, iki, belki de üç jandarma erinin bu istasyonda sürekli nöbet tuttuğunu biliyordu. Ancak, tercih edilen diğer geçiş yerlerine sık sık kurulan pusuların aksine, gündüzün hareketliliğine karşın geceleyin pek ıssız ve sakin görünen bu istasyon civarında fazladan bir önlem alınmadığını da iyi biliyordu. Bu yolu birçok kereler kullanmıştı. Grubun tedbirli davranması halinde, herhangi bir sorun yaşanmadan geçişi tamamlayabilirlerdi.
        Demiryolu hattını geçmişler ve tel örgülerin belirlediği sınır çizgisinden yüz elli adım kadar uzaklaşmışlardı ki, sağ taraflarından çok kuvvetli akisler yapan bir patlama sesi geldi.
Uzun namlulu bir silahtan çıktığı anlaşılan bu güçlü ses, gecenin sessizliğinde Suriye topraklarına doğru alabildiğince genişlerken, grup kendini yere atarak sessiz kaldı. Bu hareketi yapmaları çok isabetli olmuştu. Çünkü hemen ardından ikinci, daha sonra üçüncü patlama sesi duyuldu.
         Nöbetçi jandarma erlerinin onları görmüş oldukları düşünülebilirdi. Aynı yöne doğru ateş açmaları bunun açık bir göstergesiydi. Bununla beraber, o koyu karanlık içinde hayal görmüş, bir tarla faresinin ya da ağaçlarda tünemiş birkaç gece kuşunun çıkardığı sesi duymuş olabilmeleri de mümkündü. Bu nedenle, ivedilikle bir çatışmaya girmek hem gereksiz, hem de tehlikeli bir hareket olurdu. Bir süre sessiz kalmak ve sabırla beklemek en iyi çareydi.
Soluk almaksızın geçirilen dakikalar uzadıkça uzadı, o kısa süre bir türlü bitmek bilmedi. Aradan yirmi dakikadan fazla bir zaman geçmiş olmasına karşın, ateşin gerisi gelmemiş ve yeni bir silah sesi duyulmamıştı. Nöbetçiler, attıkları üç kurşunu yeterli görerek ve yanıldıklarını kabullenerek geri dönmüş olacaklardı.
         Beş kişi, kılavuzlarının işaret ettiği yönde iç bölgelere doğru birer birer süzülürken, sessiz yürek çarpıntılarıyla geçirdikleri heyecan dolu dakikaları çoktan unutmuşlardı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz