İki Kardeşin Sicilya Serüveni
İki Kardeşin Sicilya Serüveni

İki Kardeşin Sicilya Serüveni

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Eski çağlarda, Sicilya’da iki fakir kardeş yaşarmış. On sekiz yaşında olan büyük kardeşin adı Pol, on beş yaşında olan küçük kardeşin adı da Rodrik imiş. Kıyıdaki küçük bir balıkçı kulübesinde yaşıyor ve balıkçılıkla geçiniyorlarmış. Ama işleri hiç yolunda gitmiyormuş. Çoğu günler, ağızlarına bir lokma yiyecek bile koyamıyorlarmış.
       Bir gün, yine sabah güneş doğmadan sandallarına binip denize açılmışlar. Akşama kadar oltalarına bir tek balık takılmamış. Ortalık kararmaya başladığı sırada, umutları tükenmiş, karınları aç bir halde evlerine dönmeye hazırlanıyorlarmış ki, işte tam o sırada, Pol’ün oltasına küçük bir balık yakalanmış. Çocuk o kadar açmış ki, avladığı balık çok küçük olduğu halde sevinmiş. Hemen oltanın ucunu ağzından çıkarıp balığı sandalın içine atmış.
       “Hele şükür,” demiş. “Hiç olmazsa bir yavru yakaladım. Akşama bunu ekmek kırıntıları ile birlikte tavada bir güzel pişirip yeriz. Şu kadarcık bir şey, ama hiç yoktan iyidir!”
       Rodrik söze karışmış:
       “Canım bu kadarcık bir et parçası insanın ağzını bile doldurmaz,” demiş. “Bırak zavallıyı gitsin; daha çok küçük.”
       Bu sırada balık da dile gelmiş ve ince bir sesle konuşmaya başlayıp yalvarmış:
       “Benim canımı bağışlayın lütfen,” demiş. “Size çok iyilik yaparım. Benim küçücük vücudumda ne kadarcık et var ki… Eğer hemen suya atar ve beni ölmekten kurtarırsanız, yarın size iki tane at ve şövalyelere layık silahlar getiririm.”
       Pol, balığın ve Rodrik’in sözlerine gülmüş:
       “Haydi, canım siz de…” demiş. “Senim karnım aç karnım… İki günden beri ağzıma tek lokma yiyecek girmedi. Kısmetim bu küçük balıkmış. Elbette yiyeceğim onu… Öyle birtakım vaatlere filan inanacak da değilim!”
       Zavallı küçük balık ümidini kesip ağzını kapamış. Fakat Rodrik inatçı ve çok iyi kalpli bir çocukmuş. Pol’e karşı direnmiş:
       “Sende hiç insaf ve merhamet yok mu Pol,” demiş. “Karnının aç olduğundan söz ediyorsun. Ya bu küçük balığın karnı tok mu sanıyorsun? Eğer tok olsa, gelip senin oltandaki küçük solucanı yer miydi?”
       Böyle konuşarak Rodrik, Pol’ü razı etmiş. Sonunda küçük balığı tutup denize atmışlar. Sonra yorgun argın kürek çekerek kulübelerine dönmüşler.
       Akşam aç karnına yatağa girmişler. Pol, o sırada gerçi küçük balığa karşı pek de iyi davranmamış, ama aslında temiz kalpli, merhametli bir çocukmuş. İki günden beri aç olmasa, o kadar huysuzluk yapmazmış.
       Ertesi gün, tekrar balığa çıkmak için erkenden kalkmışlar. Ama bir de ne görsünler!
       Kapılarının önünde, iki tane kestane renkli, kara kuyruklu ve kara yeleli at durmuyor mu?
       İki genç üzerlerine birer elbise giyecek kadar bile sabredememişler. Hemen, çamaşırları ile dışarıya fırlamışlar. Atları incelemişler. Hayvanların her ikisi de iri yarı, güçlü kuvvetli, sevimli yüzlü savaş atları imiş. İki kardeş birbirine ne kadar benziyorsa, her iki at da birbirine o kadar benziyormuş. Atların eyerleri ve katlanıp üzerlerine bırakılmış olan elbiseler de birbirinin aynıymış. Ayrıca atların yanında, en iyi çelikten yapılmış iki kılıç, iki takım zırhlı elbise, iki torba dolusu altın ve yine iki torba dolusu da yiyecek varmış.
       Pol ve Rodrik, iki günden beri aç oldukları için hemen yiyecek torbalarını açıp yemeye başlamışlar. Torbaların içinde neler yokmuş ki? Kızarmış tavuklar, taze ekmekler, çeşit çeşit meyveler, pastalar…
       Her iki kardeş de kurtlar gibi bu yiyeceklere saldırmışlar. Yemişler, yemişler… Bir saat hiçbir şey düşünmeden sadece karınlarını doyurmaya çalışmışlar. Ama sonunda bir de bakmışlar ki, torbalardan hiçbir şey eksilmemiş. Bütün etler, ekmekler, meyveler ve tatlılar aynen olduğu gibi duruyor…
       İki kardeş buna çok sevinmişler. Çünkü yiyecek torbalarının büyülü olduğunu hemen anlamışlar. Para torbalarını açıp altınları saymak istemişler… Yüz, üç yüz, beş yüz, bin… Ne kadar sayarlarsa saysınlar torbalardaki altınlar bitmek bilmiyormuş. Pol ve Rodrik, para torbalarının da büyülü olduğunu anlamışlar. Hemen atların eyerleri üzerinde katlı duran, ipekli ve süslü şövalye elbiselerini giymişler. Çelikten yapılmış zırhlarını kuşanmışlar. Kalkan ve kılıçlarını da ellerine almışlar. Bütün bu şeylerin hepsi birbirine benzediği için, zaten ikisi de birbirine çok benzeyen Pol ve Rodrik, diğerinden ayırt edilemez olmuşlar…
       Pol neşeli bir sesle demiş ki:
       “Eee… Şövalye Rodrik, küçük balık sözünü tuttu. İşte ne dediyse hepsine sahip olduk. Yiyeceklerimiz, atlarımız, silahlarımız var, paramız da bol… Artık yola çıkıp asil şövalyeler gibi yaşamalıyız. Yalnız ikimiz birbirimize çok benzediğimiz için beraber gitmeyelim. Aksi yönlerde uzaklaşalım…”
       Rodrik bu öneriyi kabul etmiş. Yalnız demiş ki:
       “İki kardeşten biri diğeri hakkında haber almak isterse buraya gelsin. Kulübemizin yanındaki şu kayın ağacı bize şahitlik etsin. Eğer kayın ağacının bir yaprağını koparınca süt akarsa, bu öbür kardeşin iyi durumda ve mutlu olduğunun işareti olsun. Yapraktan kan akarsa, tehlike işareti sayılsın.”
       Bunu da kararlaştırdıktan sonra, iki kardeş birbirinden ayrılıp aksi yönlere doğru yola koyulmuşlar.
       Rodrik batıya doğru at sürmüş. Sicilya adasının batı kıyılarında gezmiş. Yolu üzerinde karşılaştığı fena insanlarla savaşmış, kılıcıyla onlara gereken cezayı vermiş. İyi insanlara da torbasından altınlar dağıtmış. Her yılın sonunda bir defa, kayın ağacından bir yaprak koparmış. Süt fışkırdığını görünce, Pol’ün işlerinin yolunda gittiğini öğrenip sevinmiş.
       Pol ise doğuya doğru gitmiş. Sicilya adasının doğu taraflarında dolaşmış.
       Bir gün, kıyıları kayalık olan büyük bir nehri geçerken, karşı kıyıdaki kocaman bir taşın üzerine zincirlerle bağlanmış çok güzel bir kız görmüş. Yaklaşınca kızın ağladığını anlamış. Merakla sormuş:
       “Seni buraya kim bağladı güzel kız? Neden ağlıyorsun? İşte seni kurtaracak olan şövalye geldi… Haydi, sil gözlerini…”
       Kızcağız, tatlı bakışlı gözlerinden yaşlar akarken karşılık vermiş:
       “Ah şövalyem,” demiş. “Beni hiç kimse kurtaramaz. Canına kıymet veriyorsan, sen de hemen git buradan. Çünkü canavar neredeyse gelir.”
       “Hangi canavar?”
       “Yedi başlı canavar! Üç yıldan beri bu nehirde yaşayan bir canavar, bizim ülkemizden her gün on altı yaşında bir kızı ister. Bu kızı yiyerek keyfine bakar. Eğer istediğini vermeyecek olsak, yedi başındaki yedi ağzından ateşler saçarak ülkemizi yakacak. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayacak.”
       Pol şaşırmış. Kızgın bir sesle bağırmış:
       “Peki, sizin ülkenizde hiç gücüne kuvvetine güvenen erkek yok mu? Neden bu canavarı öldürüp kurtulmuyorsunuz?”
       Kız acı acı gülmüş:
       “Yüzlerce genç ve yiğit şövalye bu yolda öldü,” demiş. Canavar o kadar kuvvetli ki, öldürülmesine imkân yok. Bir değil bin kişi birden üstüne saldırsa, hepsi ile başa çıkıyor.”
       Pol daha çok kızmış. Atından inip hemen kızın yanına gitmiş. Kılıcı ile bir vuruşta onu bağlayan zincirleri kesip atmış.
       “Haydi,” demiş. “Sen şimdi evine git. Ben canavarla dövüşüp onu öldüreceğim.”
       Kız genç adamın bu yiğitliğine hayran olmuş. Ama aynı zamanda da ona acımış:
       “Boşuna kendi canını da feda etme şövalyem. Ben bu ülkenin kralının kızıyım. Ülkemizde benden başka on altı yaşında kız kalmadığı için sıra bana geldi. Eğer kurtulmam mümkün olsaydı, babam elinden geleni yapardı.”
       Pol bu sözlere karşılık vermemiş. Tam o sırada, nehir suları karışmış. Korkunç sesler duyulmaya başlamış. Sonra çamurların ve yosunların arasından dev gibi bir baş görünmüş. Hemen bir iki saniye içinde bu korkunç başların sayısı ikiye, üçe, beşe ve yediye yükselmiş. Sonra canavarın bütün gövdesi ortaya çıkmış. Görünen gerçekten de çok korkunç bir yaratıkmış. Yıldırım gibi bir hızla nehrin kıyısına doğru atılmış. Pol hemen genç kızı geriye çekip kendini ileriye sürmüş. Canavar kendini toparlayamadan atılıp bir kılıç darbesi ile başlarından birini kesmiş. Sonra üst üste vuruşlarla canavarın kalan altı başını da koparıp atmış.
       Canavarın yere yuvarlanan başları bir süre daha korkunç sesler çıkarmaya devam etmişler. Fakat gövdesi hareketsiz kalmış.
       Kralın kızı hemen koşup Pol’ü kucaklamış:
       “Babam bu dev ejderhayı öldüren şövalyenin beni alabileceğini söylemişti,” demiş. “Hemen saraya gidelim; evlenelim.”
       Pol başını sallamış:
       “Bu emrinizi şimdilik yerine getirmeme imkân yok prensesim…” demiş. Çünkü ben birkaç yıl dünyayı dolaşıp bir şeyler öğrenmek istiyorum. Ama yedi sene yedi ay sonra döneceğim. O zaman evlenebiliriz. Yedi yıl sonra beni tanımanız için, bu canavarın başlarındaki dilleri kesip saklayacağım. Bilin ki, bu dilleri gösteren kimse, sizi canavardan kurtaran şövalyedir.”
       Bunları söyledikten sonra Pol, uzaklaşıp gitmiş.
       O sırada kızının başına gelenleri merak eden kral, kölelerinden birini göndermiş. Köle canavarın öldürülmüş olduğunu görünce şaşırmış. Prensesten olup bitenleri anlatmasını istemiş. Prenses de kendisini bir şövalyenin kurtardığını ve canavarı da aynı şövalyenin öldürdüğünü anlatınca, fena kalpli köle hemen kafasında bir plan hazırlamış. Bıçağını çekip kızın göğsüne dayamış:
       “Kral senden ümidi kesmişti,” demiş. “Eğer şimdi seni burada öldürüp gömüversem, kimse benden şüphe etmez. Ama eğer canavarı benim öldürdüğümü söyler ve benimle evlenirsen canını bağışlarım.”
       Zavallı prenses çaresizlik içinde, kölenin istediği sözü vermiş. Birlikte saraya dönmüşler. Köle, canavarın başlarını gösterip övünerek;
       “İşte…” demiş. “Bunca yıldır yüzlerce şövalyeyi öldüren ve genç kızlarınızı yiyen canavarın başları burada. Sizi ondan kurtardım.”
       Kral ve bütün saray halkı köleyi alkışlamışlar. Kral hemen düğün hazırlıklarının başlamasını, kızını köle ile evlendireceğini ilan etmiş. Ama genç prenses söze karışıp demiş ki:
       “Babacığım, bir de beni dinleyin. Mademki sözünüzü yerine getirip beni bu köleye vermek istiyorsunuz, kabul ediyorum. Ama düğün için acele etmeyin. Yedi yıl ve yedi ay bekleyelim. Düğünü o zaman yapalım.”
       Kral kızını kıramamış. Böylelikle düğün geriye bırakılmış. Fakat köleye, sarayda çok önemli bir görev verilmiş. Ülkenin kraldan sonra en önemli adamı o hain köle olmuş.
       Böylece aradan tam yedi yıl ve yedi ay geçmiş. Tam artık düğünün yapılacağı günün sabahında, Pol geri dönmüş. Doğru kralın karşısına çıkıp kendini tanıtmış:
       “Ben ülkenizi canavardan, kızınızı da ölümden kurtaran şövalyeyim,” demiş. “İşte canavarın ispat için kestiğim dilleri de burada…”
       O sırada babasının yanında bulunan prenses, hemen Pol’ü tanımış. Babasının ayaklarına atılıp bağırmış:
       “Babacığım, işte gerçek kahraman budur. Köleniz hain bir adamdır. Beni ölümle korkuttuğu için o zaman yalan söylemek zorunda kalmıştım.”
       Köle bu sözleri duyunca kaçmak istemiş, fakat kral hemen onu yakalatıp öldürtmüş. Pol’e kızını vermek için düğün hazırlıkları yaptırmış. Birkaç gün sonra da evlenip mutlu bir hayata başlamışlar.
       Aradan bir iki ay geçince, bir gün Pol, sarayın bir penceresinden bakarken, uzak dağların birinin tepesinde yanan bir ışık görmüş. Karısına sormuş:
       “Bu ışık nedir?”
       Prenses korku ile ürpermiş:
       “Aman,” demiş. “Hiç o tarafa bakma sevgili kocacığım. O ışık, dağın tepesinde yaşayan çok kötü kalpli bir büyücünün evinden geliyor. Oraya gidenlerin hiçbirisi geriye dönemedi…”
       Pol bu sözleri duyunca, içindeki savaşma isteği yine geri gelmiş.
       Bütün gece uyuyamamış. Sabah olunca prensese demiş ki:
       “Gidip o büyücüyü öldürmek istiyorum. Yeryüzünde fena insanlar yaşadıkça ben rahat edemem.”
       Prenses bu sözleri duyunca çok üzülmüş. Pol’e yalvarmış, yakarmış…
       “Ne olursun gitme… Büyücü yaşlı bir kadındır. Onunla dövüşmen imkânsız gibi bir şeydir. Ama zehirli bir yılandan daha tehlikelidir. Seni tuzağa düşürür,” demiş.
       Ancak genç adam dinlememiş. Atını hazırlatmış, üstüne atlayıp yola çıkmış. Akşama kadar büyücünün oturduğu dağa ulaşamamış. Ortalık kararınca, büyücünün evinden yine parlak bir ışık yayılmaya başlamış. Evi, değerli mermer taşlardan yapılmış koskoca bir şato şeklindeymiş. Çok sayıda penceresi varmış. Tüm pencerelerinden dışarıya o kadar kuvvetli bir ışık yayılıyormuş ki, Pol hiç zorluk çekmeden çevresini görebiliyormuş.
       Genç adam usul usul dağa tırmanmaya başlamış. Evin kapısının önüne gelince, bir de bakmış ki kapı açık. Hemen içeri girmiş. İhtiyar büyücü kadın, kocaman, altından yapılmış bir koltukta oturuyormuş. Ayaklarının dibinde kara kediler dolaşıyormuş. Salonun her tarafı altın, elmas ve incilerle doluymuş.
       Pol’ü görünce büyücü kadın suratını asmış. Hain hain bakarak homurdanmış:
       “Sen kimsin? Ne istiyorsun? Çabuk git buradan, yoksa seni saçımın bir teli ile öldürürüm!”
       Pol, büyücü kadının sözlerine gülmüş:
       “Haydi, oradan pis büyücü,” demiş. “Bana hiçbir şey yapamazsın!”
       Ama büyücü kadın gerçekten de dediğini yapmış. Bir sıçrayışta Pol’ün üstüne atılıp, saçının bir teli ile genç adama dokunur dokunmaz Pol taş kesilmiş. Mermerden yapılmış bir heykel gibi donup kalmış.
       Pol’ün karısı kocasını bekleye dursun. Kardeşi Rodrik de o sene sonunda yine eski evlerinin yanındaki kayın ağacına gitmiş. Bir yaprak koparıp süt mü, yoksa kan mı geleceğine bakmış. Yaprağın koptuğu yerden küçük bir damla kan akıvermiş.
       Rodrik çok üzülmüş. Hemen atına atlayıp doğuya doğru sürmüş. Kayın yaprağı, kardeşinin hayatının tehlikede olduğunu haber verdiği için, Rodrik yardıma koşuyormuş. Günlerce yol aldıktan sonra, nihayet bir büyük kente gelmiş. Sarayın önünden geçerken, pencereden sarkan çok güzel bir kadının sevinçle bağırdığını duymuş:
       “Ah… Tanrım sana şükürler olsun! Sonunda sevgili kocam Pol’ü bana geri gönderdin…”
       Rodrik hemen ağabeyinin bu sarayda yaşadığını anlamış; içeri girmiş. Prenses, kocasına çok benzediği için Rodrik’i kendi kocası sanarak hemen kucaklamak istemiş. Ancak Rodrik uzak durmuş… Zavallı prenses, kocasının büyülenmiş olduğunu sanmış.
       Kral, Pol’ün geldiğini sanarak hemen şerefine büyük bir ziyafet vermiş. Yemekten sonra, prenses, kocası sandığı Rodrik’i bir kenara çekerek sormuş:
       “Işıklı dağın büyücüsü sana ne yaptı? Büyülenmiş gibisin… Artık beni sevmiyor musun?”
       Rodrik merakla;
       “Hangi ışıklı dağ? Hangi büyücü?” diye sormuş.
       O zaman prenses, pencereden görünen dağı göstermiş. Rodrik, ağabeyinin başına gelenleri hemen anlamış. Vakit gece yarısını geçtiği halde, hemen ahıra inmiş ve atını hazırlatmış. Üzerine atlayıp yola çıkmış. Sabaha karşı, biraz dinlenmek için bir su kenarında durup yere atlamış. Yiyecek torbasını açmış. Suyun içinde dolaşan balıklara ekmek kırıntıları atmış. Küçük bir balık yaklaşıp başını sudan dışarı çıkarmış. İnce bir sesle konuşmaya başlamış:
       “Yolun açık olsun Rodrik… Beni hatırladın mı?”
       Genç şövalye, yıllar önce ağabeyinin yakalamış olduğu küçük balığı hatırlamış.
       “Evet,” demiş. “Sana teşekkür borçluyum küçük balık. Nasılsın?”
       “Çok iyiyim Rodrik. Yalnız senin çok tehlikeli bir işe kalkıştığını bildiğim için üzgünüm.”
       Rodrik merakla sormuş:
       “Nedir o tehlikeli iş?”
       “Kardeşini büyücünün elinden kurtarmak için gittiğini biliyorum Rodrik. O büyücü çok tehlikeli bir kadındır. Beni balık şekline sokan da odur. Aslında ben büyük bir ülkenin kralının kızıyım. Ancak büyücü, babama kızdığı için on yıl önce beni balık şekline soktu. Eğer büyücüyü öldürebilirsen, ben de kurtulurum. Ama onu öldürmenin imkânı yok…”
       Rodrik balığın sözlerine aldırmamış:
       “Büyücüyü ortadan kaldırmam gerek,” demiş. “Eğer kardeşim onun elinde olmasaydı, yine de bunu yapmaya çalışırdım. Çünkü sana iyilik borcum var. Sen olmasan, biz iki kardeş belki de açlıktan ölecektik…”
       Bu sözler üzerine küçük balık duygulanarak demiş ki:
       “Öyleyse sözlerimi dikkatlice dinle. Büyücünün bütün gücü saçlarındadır. Sakın saçlarını sana dokundurmasına izin verme. Hemen onu saçlarından yakala. Kılıcını boynuna daya. Kardeşini nerede sakladığını kendisinden sor. Pol şu anda bir taş heykel halindedir. Görür görmez onu tanıyacaksın. Kardeşini bulunca, büyücü kadından, canlandırıcı suyu iste. Bu yeşil renkli, yuvarlak bir şişe içinde bulunan ve çok güzel kokan sihirli bir sudur. Suyu taş heykelin üstüne serpince kardeşin canlanacaktır. O kadar büyülü bir sudur ki, hangi ölünün üstüne serpilirse onu hayata döndürür.”
       Bunları söyledikten sonra, balık suya dalıp ortadan kaybolmuş.
       Rodrik ise yoluna devam etmiş.
       Öğleye doğru büyücü kadının şatosuna yaklaşmış. Usulca arka tarafından dolaşıp, büyücüye görünmeden içeri girmiş. Kadın, altın koltuğunun üstünde uyuklarken, arkadan yaklaşıp saçlarını yakalamış. Kılıcını boynuna dayamış. Büyücü hemen uyanıp bağırmış:
       “Kimsin? Ne istiyorsun? Çabuk git buradan, yoksa saçımın bir teli ile…”
       Rodrik alay ederek onun sözünü kesmiş:
       “Saçının bütün telleri avucumun içinde hain büyücü… Çabuk bana kardeşimi göster…”
       Büyücü korkudan titremeye başlamış. Çaresiz kaldığı için Rodrik’e Pol’ün heykelini göstermiş. O zaman genç adam, kendisinden, canlandırıcı yeşil suyun yerini sormuş. Büyücü korkudan onu da göstermiş. Rodrik hiç zaman kaybetmeden, kılıcının sert bir vuruşu ile büyücünün korkunç başını gövdesinden ayırıvermiş. Kocakarının damarlarından kan yerine pis kokulu, iğrenç bir su akmış. Hemen oracıkta ölüp gitmiş.
       Rodrik, canlandırıcı yeşil sudan kardeşinin üstüne serpmiş. Pol hemen canlanıp hareket etmeye başlamış. Önce esnemiş, gerinmiş ve konuşmuş:
       “Allahım… Ne kadar da çok uyumuşum? Vay… Hoş geldin Rodrik, sevgili kardeşim… Ne arıyorsun burada?”
       Rodrik, ağabeyini paylamış:
       “Ne uyuması… Sen aylardan beri büyücünün evinde taş bir heykel halindeydin. Kayın ağacının yaprağından kan damlayınca, başının dertte olduğunu anlayıp geldim. İnsan o kadar güzel bir prensesi bırakıp da büyücü avına çıkar mı? Sende hiç akıl yokmuş doğrusu! Karın, beni sen zannetti. Dönüşüne o kadar sevindi ki, ona gerçeği anlatamadım…”
       Bu sözler üzerine Pol çok kızmış. Kardeşinin prensese fena gözlerle baktığını sanmış. Hemen kılıcını çekip bir vuruşta Rodrik’i cansız yere yıkmış. Doğruca saraya dönmüş.
       Prenses onu görünce çok sevinmiş. Demiş ki:
       “Pol… Çok şükür geri geldin… Dün neden bana ilgisiz davrandın, benden uzak durdun şimdi anlatmalısın… Beni bir defacık bile öpmedin… Neden?”
       Bu sözler üzerine Pol, kardeşi Rodrik’in ne kadar iyi kalpli ve dürüst biri olduğunu anlamış. O kadar üzülmüş ki, oturup ağlamaya başlamış. Prenses merak içinde, neden ağladığını sorunca, bütün olup bitenleri anlatmış:
       “Kardeşim o kadar uzaklardan gelip beni ölümden kurtardı, ben ise onu kendi elimle öldürdüm. Yazıklar olsun bana…” demiş.
       Prenses de çok üzülmüş, o da oturup ağlamaya başlamış. Bu sırada küçük balık, büyücünün ölümü üzerine büyüden kurtulmuş ve çok güzel ve çok genç bir kız oluvermiş. Kendi babasının sarayına gitmek için yola çıkmış. Yol üzerindeki, Pol ve karısının içinde yaşadığı başkente uğramış. O ülkenin kralına kendini tanıtıp yardım istemek amacıyla saraya girmiş.
       Prensesle Pol’ün ağladıklarını görünce yanlarına yaklaşıp neden ağladıklarını sormuş. Pol, üzgün bir sesle olup bitenleri anlatmış. Balık halinden insan şekline dönen güzel kız çok akıllı olduğu için gülmüş:
       “Bundan kolay ne var?” demiş. “Rodrik’in seni diriltmek için kullandığı o yeşil suyun birkaç damlasını yaranın üstüne sürsen kardeşin hemen iyileşir.”
       Bu sözleri duyar duymaz Pol ayağa fırlayıp güzel kızı kucaklamış. Çok teşekkür etmiş. Atına atlayıp hemen yola koyulmuş. Büyücünün şatosuna varır varmaz, yeşil şişeden birkaç damla suyu Rodrik’in göğsündeki kılıç yarasının üzerine damlatmış. Rodrik hemen gözlerini açmış.
       Pol, dizlerinin üstüne çöküp kardeşinden özür dilemiş. Rodrik ağabeyini affetmiş. Beraberce şatonun başka odalarını dolaşıp ne kadar taş heykel varsa hepsini kurtarmış, yeniden canlandırmışlar. Ölümden kurtulanlar içinde çok sayıda tanınmış şövalyeler, prensler, prensesler varmış. Hepsi Pol ve Rodrik’e teşekkür etmiş ve ayrılmışlar. İki kardeş büyücünün bütün hazinelerini de alıp saraya dönmüşler.
       Bu sırada, balıktan dönme kızın babası Kral da, kızını ülkesine götürmek için oraya gelmişmiş. Rodrik’e o da teşekkür etmiş. İsterse kızını kendisine vereceğini söylemiş. Kız o kadar güzelmiş ki, Rodrik sevincinden ne yapacağını şaşırmış.
       İki kardeş, sarayda bir gece beraber kalmışlar. Ertesi gün Rodrik, kral ve güzel nişanlısı ile birlikte, onların ülkesine gitmek üzere yola koyulmuş.
       Birkaç yıl sonra, her iki kral da tahtlarından çekilip yerlerini iki kardeşe bırakmışlar.
       Pol ve Rodrik, ömürleri boyunca mutlu olmuşlar. İki komşu krallık da dostça geçinip gitmiş…

(Sicilya Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir