Doğan Bey – Bir Militanın Jurnali (URFA-Merkez, Saat 08.00)
Doğan Bey – Bir Militanın Jurnali (URFA-Merkez, Saat 08.00)

Doğan Bey – Bir Militanın Jurnali (URFA-Merkez, Saat 08.00)

“En iyi öyküler, geri kalanını dinleyenlerin
kendilerinin bulup çıkardığı öykülerdir!”

URFA-Merkez, Saat 08.00

       Adnan, Türk Gizli Servisi’nin Urfa Yuva Sorumlusu kıdemli yüzbaşı Özkan’ın odasına girdiğinde, amirini derin düşüncelere dalmış buldu. Onun, her ne olursa olsun kendi psikolojik durumunu çevresine yansıtma alışkanlığında olmadığını bilmesine rağmen, bu görünüm ona hiç de olağan gelmedi. Yüzbaşının gözleri, sanki boşlukta tutunacak bir yerler arıyor gibiydi. Tükenmişliğin son sınırlarında gezindiğini apaçık ortaya koyan yüz ifadesi, yorgunluğun, çaresizliğin, şaşkınlığın izlerini taşıyordu.
       Adnan, diğer bütün yuva personeli gibi, kendisinin de aslında farklı bir durumda olmadığını düşündü; asılsız ihbarlarla dolu buluşmalarda alınan gereksiz bilgiler ve ardından, hemen hazırlanması gerekli yazılar yetmezmiş gibi, günlük, haftalık, aylık düzenlenen raporlar, belirli periyotlarda yapılan sayımlar vs. bütün zamanını alıyordu. Tüm gün bunların peşinden koşturuyor, işlerini halletmek için ona bazen yirmi dört saat bile yeterli olmuyordu.
       “Geç otur istediğin yere!” dedi yüzbaşı, dingin bir tavırla. “Döndüğünden buyana seninle bir fırsatını bulup konuşamadık. Ne var, ne yok oralarda… Kısaca anlat bakalım!”
       Mardin yöresine geçici görevle gönderilen Adnan, yüzbaşı Özkan’ın kendisine ilk kez bu tarz bir soru yönelttiğine dikkat etti. Anlayabildiği kadarıyla yüzbaşı, uzaklaştırmaya bir türlü muvaffak olamadığı birtakım olumsuz etkenlerin tesiri altında bulunuyordu ki, bu etkenlerin önemli mi, yoksa önemsiz mi olduğunu artık zaman gösterecekti.
       Adnan;
       “Hangi birini anlatayım, Yüzbaşım?” diyerek söze girdi. “Raporumda hepsini birer birer yazdım zaten. Sizin de bildiğiniz üzere, her şey açıkça cereyan ediyor! Sanki bir halı üzerindeyiz de, bu halı altımızdan yavaş yavaş çekiliyor gibi. Hepimiz göz göre göre olanları seyretmek ve derlediğimiz bilgileri Diyarbakır’a, ‘Beş Numara’ya, ya da yerel yetkililere iletmekle yetiniyoruz. Sonuca gidici hiçbir şey yapılamıyor… Emniyet güçlerinin müdahaleleri, alınan bütün tedbirler hep boşa gidiyor. Hızla gelişen bir kanser hücresi gibi, tehlike gün geçtikçe daha da büyüyor, altından kalkılamayacak hale geliyor…”
       “Ben, bize verilen görevleri yerine getirdiğimize inanıyorum!” diye karşılık verdi yüzbaşı. “Ondan sonrası bizi ilgilendirmez!”
       “Bu şekilde düşündüğünüze hayret ettiğimi söylemek zorundayım, Yüzbaşım! Güneydoğu Anadolu’da devletin hâlâ var olduğunu gösteren, onun henüz yaşadığını ve ilelebet yaşayacağını ispatlamaya çalışan vatansever ve cesur kişilerin sayısının giderek azaldığı şu günlerde, sizin bu konuşmanızı yadırgadım doğrusu! Ne demek ‘Ondan sonrası bizi ilgilendirmez’?”
       Adnan’ın, karşısındakinin konumu ne olursa olsun sözünü esirgemeyen bir yapısı vardı. Değiştirmek için çaba göstermediği bir özelliğiydi bu. Bugüne kadar zararını da görmemişti. Aynı heyecan ve tonla konuşmasını sürdürdü:
       “Siz, biz, hepimiz… Terörle sindirilmeye, korkutulmaya çalışılan ve çaresizlik içinde bırakılan yöre halkı gibi olamayız, olmamalıyız! Bizim görevlerimiz belirlenmiş… Bu doğru! Elimizden geldiğince faydalı olmaya çalışıyoruz. Ama neden daha fazlasını yapmayalım, yapamayalım? Kaç yıldır iç içe yaşadığımız bu insanları, yokluğun, sefaletin ezdiği bu garip halkı, üç-beş satılmışın oyuna getirmesine neden göz yumalım?”
       Yüzbaşı Özkan, yanıt vermeden önce bir süre sessiz kaldı. Sonra, sanki kendi kendine mırıldanıyormuş gibi;
       “Bu işin kolay olduğunu mu sanıyorsun? İpin ucu kaçtı artık!” diyerek konuşmaya başladı. “Bak sana ne diyeceğim; Suruç Jandarma Bölük Komutanı’nı tanırsın… Devre arkadaşımdır. Az önce telefonda bana çok içten bir itirafta bulundu. Ne dedi biliyor musun? ‘Arkadaşım, memleket elden gidiyor… Bu topraklar günbegün Türkiye olmaktan çıkıyor. Bir gün gelecek karakollarımız basılacak ve işgal kuvveti olarak tanımlanan askerlerimizin silahları alınıp teker teker kurşuna dizilecek. Biz bu gidişi yakından görüyor ve yaşıyoruz. Elimiz kolumuz bağlı, çaresizlik içinde o günlerin gelmemesi için dua ediyoruz…’ dedi. İşte sana, ölüme gözünü bile kırpmadan gideceğine adım gibi emin olduğum bir kıdemli yüzbaşının, canciğer bir arkadaşımın ağzından çıkan sözler! Sen bu sözleri, gerçekleri yansıtmıyor şeklinde yorumlayabilir misin?”
       Adnan, amirinin içine sürüklendiği olumsuz duyguların kaynağında nelerin yatmış olduğunu bir nebze olsun anlayabilmişti. Durum gerçekten hiç de iç açıcı sayılmazdı.
       Geçen hafta içinde Derik kaymakamının ve cumhuriyet savcısının evlerine uzun namlulu silahlarla ateş açılmış, Kızıltepe hâkim ve savcısının evleri kurşunlanmıştı. Yine Mardin’de, polis karakolu otomatik silahlarla taranmış, Cizre kaymakamının evi yakınındaki polis karakolu kurşun yağmuruna tutulmuştu.
       Bölgedeki bütün devlet memurlarının açıktan açığa tehdit edildiği, günden güne artan baskı ve terör havası içinde pasifize edilmeye, susturulmaya çalışıldığı artık bilinen bir gerçekti. Davalarına hizmet etmeyen öğretmenlerin, bu topraklarda bırakın görev yapmasını, barınmasını bile düşünmek mümkün değildi. Sağlık personelinin, mühendis ve teknisyenlerin kırsal alanlarda çalışması ise tamamen hayal olmuştu.
       Adnan, daha bir gün önce kendi elleriyle yazdığı, ancak henüz yüzbaşıya vermediği raporunun son cümlelerini hatırladı:
       “….. tarihinde, Derik’te bir polis memuru, güpegündüz sokak ortasında dört kişi tarafından kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Davaya bakması gereken Derik hâkimi, hemen akabinde istirahat almış, bir diğeri kendi kendini reddetmiş, en yakın ilçe olan Mazıdağı hâkimi ise yetkisizlik kararı vermiştir. En sonunda, Yüksek Hâkimler Kurulu’nca görevli kılınan Mardin adliyesinden bir hâkim, sanık olarak yakalanan ve yapılan sorguları sırasında işledikleri bu cinayeti fütursuzca itiraf eden bir öğretmenle üç eğitim enstitüsü öğrencisini tutuklayacak yürekliliği gösterememiştir. İşin en trajikomik yanı, cumhuriyet savcısının, bu sanıkların sorgularının yapılması sırasında, odasının pencerelerine kum torbası konulmak suretiyle can güvenliğinin sağlanması talebinde bulunması olmuştur.
       Olayın hemen sonrasında, Derik, Cizre ve Şırnak’ta, Molla Mustafa Barzani için sembolik cenaze namazları kılınmış, camiden mezarlıklara kadar binlerce kişi büyük bir uğultu ve heyecan içinde yürüyerek gövde gösterisi yapmıştır. Yürüyüş sırasında, yüzleri maskeli militanlarca, Barzani’nin büyük boy posterleri taşınmış, bu esnada yüzlerce bölücü slogan atılmıştır. Emniyet güçlerinin olası bir müdahalesi durumunda ateş açmak üzere önemli noktalara silahlı kişilerin yerleştirildiği ihbarı alındığından, yasadışı olmasına rağmen bu gösterilere ne müdahale edilebilmiş ve ne de devlet otoritesini sağlayacak herhangi bir işlem yapılabilmiştir.
       Yörede, askeri birliklerin dışında ayakta kalabilmiş sağlıklı bir devlet organı kalmamıştır. Devlet kurumları, yaygın bir güvensizlik ve ürkeklik havası içinde otorite ve saygınlığını yitirmiş durumdadır. Yerel yönetimlerin hali ise perişandır. Tüm kadrolar tamamen bölücü unsurların eline geçmiştir…”
       Yüzbaşı Özkan, başını kaldırarak Adnan’a doğru baktı. Onun ne kadar coşkulu ve ateşli bir vatansever olduğunu, görev aşkıyla nasıl yanıp tutuştuğunu iyi biliyor, önüne getirmekle yükümlü bulunduğu yıkıcı ve bölücü akımlarla ilgili olaylar karşısında zapt edilemez bir heyecan duyduğunu hissediyordu. Konuyu değiştirmek amacıyla;
       “Doğan Bey nerede?” diye sordu.
       “Dün gece için sınırda önemli bir görüşmesinin olduğunu söylüyordu ama… Nerededir, kiminledir bilmiyorum! Gelir birazdan herhalde…”
       “O da gelince arkadaşlarla şöyle bir toplanalım diyorum, Adnan! Hepinizin bilmesi gereken önemli gelişmeler var. Toplantıyı sen koordine ediver… Olur mu?”
       “Elbette, Yüzbaşım! Merak etmeyin… Toplantının hangi konuda olacağını öğrenebilir miyim?”
       Yüzbaşı Özkan, yanıt vermek yerine, sadece başını aşağı yukarı sallamakla yetindi. Bu işaret, onun, görüşmenin artık sona erdiğini anlatan klasik hareketlerinden biriydi. Adnan, çok merak etmesine rağmen daha fazla üstelemedi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir