Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (2)
Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (2)

Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (2)

İkinci Bölüm
       O gece düşündüm; talihimiz iki hafta kadar önce Londra’da açıldı. Maida Hill’de, St. Luke’s Kilisesi’nde evlenecek ve balayımızı geçirmek üzere Bournemouth’a gidecektik. Görünüşe göre belki pek fazla iç açıcı bir program değildi bu, ama Cary yanımda olduktan sonra, nereye gidersem gideyim bana vız geliyordu. Mevcut paramızla Le Touquet’ye de gidebilirdik, fakat Bournemouth’da daha yalnız kalabileceğimizi düşündük. Çünkü Ramage’lerle Truefitt’ler Le Touquet’ye gidiyorlardı.
       Cary;
       “Hem, oraya gidersek tüm paramızı gazinoda kumarda kaybedersin,” dedi. “Geri dönmek zorunda kalırız.”
       “Rakamlarla o kadar fazla içli dışlıyım ki, kaybetmem olanaksız. Bütün gün onlarla uğraşıyorum.”
       “Bournemouth’da sıkılmazsın.”
       “Hayır sıkılmam.”
       “İkinci balayın olmamasını isterdim. İlk balayın çok mu hoş geçmişti Paris’te?”
       Kendimi savunmak istercesine;
       “Ancak bir hafta sonu yetecek paramız vardı,” diye yanıt verdim.
       “Onu çok mu seviyordun?”
       “Bana bak,” dedim. “Bu öykü on beş yıldan daha eski. Sen henüz okula başlamamıştın o vakit. Bu kadar süre seni bekleyemezdim ya!”
       “Ama çok seviyor muydun?”
       “Beni terk ettiği günün akşamı Ramage’ı yemeğe davet ettim ve mevcut şampanyaların en iyisini ısmarladım. Sonra eve döndüm ve boylu boyunca yatağa serilip tam dokuz saat uyudum. İlk eşim, uykusunda insanı tekmeleyen, ardından da ‘Çok yayılıyorsun,’ diye şikâyet edip üste çıkan cinstendi.”
       “Belki ben de tekme atarım.”
       “Seninki başka. Tekme atmanı isterim; böylelikle yanımda olduğunu anlarım. Hiçbir şeyin farkında olmadan, uyurken ne kadar çok zaman kaybettiğimizi düşündün mü? Neredeyse ömrümüzün dörtte birini…”
       Bunu hesaplayabilmesi oldukça uzun sürdü. Matematiği benimki kadar kuvvetli değildi.
       “Daha da fazla,” dedi. “Çok daha fazla… Ben on saat uyumayı severim.”
       “O daha da kötü ya,” dedim. “Sekiz saatim de büroda sensiz geçecek. Sonra, bir de yemek meselesi var. Şu berbat yemek yeme zorunluluğu…”
       “Tekmelememeye çalışırım,” dedi.
       Sözüm ona talihimizin başladığı gün, bunları yemek arasında konuşuyorduk. Çalıştığım büronun köşesindeki Volunteer’de birkaç lokma bir şeyler yemek için, mümkün olduğunca sık buluşurduk. Cary şerbet içerdi ve soğuk sosis yemekten asla bıkmazdı. Üst üste beş sosis yediğini, arkasından da bir katı yumurta ısmarladığını bilirim.
       “Zengin olsaydın,” dedim. “Yemek pişirmekle zaman kaybetmezdin.”
       “Ama bir düşün; o vakit yemek yemekle daha da çok zaman kaybederdik. Oysaki bak bu sosisleri bitirdim bile. Zengin olsaydık, şimdi henüz havyarı bile bitirememiştik.”
       “Ardından da salçalı balık,” dedim.
       “Taze bezelye ile biraz piliç kızartması.”
       “Bir sufle Rothschild.”
       “Aman, ne olursun zengin olma,” dedi. “Zengin olursak belki de hoşlanmayız birbirimizden. Düşünsene; ben şişmanlamışım, saçlarım seyrekleşmiş…”
       “Öyle bile olsa, fark etmez.”
       “Öyle bir fark eder ki,” dedi. “Edeceğini sen de biliyorsun.”
       Ve konuşmamız orada kesiliverdi.
       Genç olmasına rağmen olgundu, ama mutluyken, insanın bazı gerçekleri yüksek sesle ifade etmemesi gerektiğini bilmeyecek kadar da gençti.
       Bizim büronun bulunduğu büyük binaya doğru döndüm. Her tarafı cam, cam, cam… yerdeki mermerler ise göz kamaştırıyordu. Duvarlardaki boşluklara yerleştirilmiş modern heykeller, bir Katolik kilisesini çağrıştırıyordu. Ben muhasebeci yardımcısıydım; yaşlanmaya yüz tutmuş bir ikinci muhasebeci. Şirketin büyüklüğü, işimde yükselmek düşüncesini adeta olanaksız kılıyordu. Zemin kattan bir üst kata çıkabilmek için, ancak ben de bir heykel olmalıydım.
       Kentin ufak ve sıkışık bürolarında insanlar ölür, başka insanlar onların yerlerini alır; yaşlı adamlar, başlarını kaldırıp genç memurlara Dickens’a özgü bir ilgi gösterirler. Bizim büroda ise, hesap makinelerinin takırdadığı, şeritlerin hışırdadığı, gürültülü daktiloların homurdandığı büyük çalışma odasında, yönetici olarak yetişmemiş bir adamın ilerlemesine olanak yoktu. Henüz oturmaya zaman bulamamıştım ki, hoparlörden bir ses;
       “Bay Bertram 10 numaralı odaya,” diye çağrı yaptı.
       Çağrılan kişi bendim. “10 numarada kim oturur?” diye soruşturdum. Kimse bilmiyordu.
       Birisi;
       “Sekizinci katta olmalı,” dedi. Sanki Everest’in zirvesinden söz ediyormuş gibi büyük bir saygıyla konuşmuştu. Aslında sekizinci kat, Londra Belediye Meclisi’nin inşaat kurallarına göre, cennete doğru yükselebileceğimiz en yüksek noktaydı.
       Bir kez de asansörcüye;
       “10 numaralı oda kimin odası?” diye sordum.
       Sinirlendi; “Bilmiyor musun?” dedi. “Ne kadar oldu burada çalışmaya başlayalı?”
       “Beş sene.”
       Yükselmeye başladık.
       “10 numaranın kimin odası olduğunu bilmeniz gerek.”
       “Fakat bilmiyorum işte!”
       “Beş yıl olmuş… hâlâ öğrenememişsiniz.”
       “Haydi, bir iyilik et de söyle bari!”
       “İşte geldik; sekizinci kat. Buradan sola dönün.”
       Tam çıkarken, asık bir suratla;
       “10 numaralı oda nasıl bilinmez!” diye söylendi. Sonra, kapıları kapatırken yumuşadı; “Kimin odası olacak!” dedi. “Kip’in tabii!..”
       Bu ismi duyunca adımlarımı iyice yavaşlattım.
       Talihe inanmam. Uğura, uğursuzluğa falan da inanmam, ama insan kırk yaşına gelir ve hayatındaki başarısızlık çizgisi apaçık belirgin olursa, bazen kötü niyetli bir kader bekçisinin varlığına inanmadan edemiyor.
       Kip’le hiç tanışmamıştım. Kendisini sadece iki kez görmüştüm; bu gidişle onun bir daha karşıma çıkması için hiçbir neden de yoktu. Yaşlıydı, benden önce ölecekti ve ben de anısına dikilecek bir anıt için zoraki bir bağışta bulunacaktım. Yine de, birinci kattan sekizinci kata çağrılmak gözümü korkutmuştu. Düşünüyordum; 10 numaralı odaya çağırılıp azarlanmamı gerektirecek ne tür korkunç bir hata işlemiştim acaba? Şimdi belki de, St.Luke’s Kilisesi’nde evlenmemiz ve Bournemouth’da geçirmeyi planladığımız iki haftalık balayı suya düşecekti.
       Bir bakıma doğru düşünmüşüm…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir