Doğan Bey – Bir Militanın Jurnali (URFA-Yukarıbeğdeş Köyü, Saat 06.45)

D

Notlar (1)

URFA-Yukarıbeğdeş Köyü, Saat 06.45

       11-12 Ocak gecesi, saat üç sularında, Harapnaz İstasyonu civarından sınırı geçtik. Diğerlerini bilmem ama kamptan buyana bizimle birlikte olan kılavuzumuzdan ayrılmak bende derin bir boşluk yarattı. Birdenbire kendimi, ıssız topraklarda terkedilmiş kimsesiz, zavallı biri gibi hissettim. İnsanın birbirine alışması da, böyle ansızın ayrılması da çok zor oluyor. O yanımızdayken daha rahat hareket ettiğimiz bir gerçek.
       Aldığımız talimat; otuz kilometre kadar doğu yönünde ilerlemek ve Yukarıbeğdeş köyü yakınındaki eski höyük civarında bizimle buluşacak olan “Hacı” kod adlı şahsı beklemek. Zaman kaybetmeden yola koyuluyoruz.
       Yürüyüş anında çevremizi saran sessizlik o kadar ileri boyutlarda ki, güven duygusundan ziyade insanda korku uyandırıyor. İn cin top oynuyor! Geniş bir ıssızlığın tam ortasındayız. Geceyle birlikte sanki bütün doğa uyumuş gibi. Oysaki ben, doğanın gece canlandığını ve tüm hareketliliğin gece yaşandığını bilirdim. Demek öyle değilmiş!
       Kızlar yorulduklarını belli etmemek için olağanüstü çaba harcıyorlar, ama görünen köy kılavuz istemez! Hele Yurdanur; büyük şehirlerin lüksünden kopup gelen o küçük kız… Alpay’la Selma, her zamanki gibi birbirlerine destek veriyorlar. Aramızda en rahat olanı ise Ahmet… Yani Muhammed! Muhammed bu toprakların insanı. Ailesinin hâlen Urfa’da oturduğunu biliyoruz. Şimdilik bize o kılavuzluk ediyor.
       Güneş, doğmakla doğmamak arasında kararsız. Ufuk çizgisine takılıp kaldı sanki. Sonunda, saat altı buçuk civarında höyüğün dehlizlerine girebildik. Yüzlerce kez kazma kürek yemiş bu dehlizlerde onca insan umut aramış. Birilerinin son durağı diğerlerinin umudu olmuş!
       Ahmet, ‘Siz uyuyun, ben beklerim…’ dedi. Kimse naz yapacak durumda değil. Her birimiz birer köşede, geçici bir süre de olsa, kendi yalnızlığımızla baş başa kaldık. “Hacı” gelene kadar daha vaktimiz var.
       Bütün bu olanlar bana masal gibi geliyor. İnanılacak gibi değil! Ben burada… Sırtımda, içi bubi tuzakları ve sabotaj malzemeleriyle dolu on yedi kiloluk bir çanta, elimde, iki şarjörü birbirine sıkıca bantla sarılmış pırıl pırıl bir Kaleş… Ve ben, Harran Ovası’nın bir köşesinde, köstebekler gibi toprağa gömülü durumdayım.
       Sınıra kadar bütün yaşananlar rüya gibi geldi, geçti. Jandarmalar ateş açmasalardı, belki de aynı rüyayı görmeye devam edecektim. İşte, gerçek yaşamla yüz yüze gelmek! Kendimi yere attığımda, başımın üzerinden uçup giden mermiler gerçek mermilerdi ve burnuma değen toprak ölüm kokuyordu!
       Uyumalıyım…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz