Doğan Bey – Bir Militanın Jurnali (URFA-Yukarıbeğdeş Köyü, Saat 16.30)

D

“Karaya ulaşmak, her zaman mutlu sona ulaşmak değildir!”

URFA-Yukarıbeğdeş Köyü, Saat 16.30

       Gönüllü olarak gözcülük görevini üstlenen Ahmet tarafından birer birer uyandırıldıklarında, günün bir hayli ilerlemiş olduğunu gördüler. Neyse ki, uyku gereksinimleri az da olsa giderilmiş, yorgun düşmüş bedenleri biraz olsun dinlendirilmişti.
       Yemek için ayaklanan Yurdanur, sırt çantasından çıkardığı küçük yiyecek paketlerini dağıtmaya hazırlanırken;
       “’Hacı’dan ses seda yok galiba?..” diye sordu. “Eğer bu adam gecikecek olursa, elimizdekiler bize en fazla iki gün yeter. Ondan sonra yiyecek tedarikine bakmamız gerekir!..”
       “Akşama doğru geleceğini umuyorum!” diye yanıt verdi Ahmet. “Haklı olarak havanın kararmasını bekleyecektir!..”
       “Ya gecikirse, ya bugün gelmezse?..”
       “Gelene kadar bekleyeceğiz!..” diye söze karıştı Alpay. “‘Hacı’ gelmese bile, geçişimizden haberdar olan örgüt çaresine bakacak ve bizi buradan çıkarmanın bir yolunu bulacaktır. Ben, Ahmet’in haklı olduğunu düşünüyorum. Havanın kararmasını beklememiz lâzım!..”
       Bu sözlerden sonra ortalığa derin bir sessizlik hâkim oldu. Ufak lokmalar halinde yemeklerini yemeye başladılar. Şu anda onların ortak düşüncesi; biran evvel, sınıra yakın bu tehlikeli topraklardan uzaklaşmak, yakalanma riskini doğurabilecek herhangi bir çatışma olasılığına düşmeksizin, sessizce, içinde emniyet ve güvenle hareket edebilecekleri kurtarılmış bölgelere varmaktı.
       Öğleden sonra, saat üçe doğru, kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Kuzeybatıdan esen soğuk bir rüzgâr, sıcaklığı altı dereceye kadar düşürdü. Güneşin hiç görünmediği gökyüzünde, alçak tabakalarda toplanmış olan koyu renkli bulutlar, yoğun yağmur olasılığını da beraberinde getirmişlerdi. Çok geçmeden ilk yağmur damlaları düşmeye başladı.
       Memleketin manzarası hep aynı idi. Kızıltepe’den Suruç’a kadar uzanan bu düz ovada, yer yer birkaç ufak tepeye rastlansa da, çevreye, denizden yüksekliği genellikle üç dört yüz metreyi geçmeyen ıssız bir düzlük hakimdi. Düzlüğün köylüklerinde, mezralarında oturanlar ise, bu kuru ve verimsiz topraklarla yüzyıllardır haşır neşir olmaktan yorulmuş, bıkmış, zavallı insanlardı. Onlar, sanki tabiatın üvey evlâtları gibiydiler. Yokluğun ve yoksulluğun yanı sıra, çaresizliğin de esiri olmuşlardı.
       Yağmur şiddetlenmişti. Onun sağanak tarzında yağması, kısa sürede toprağı, üzerinde yürünmez bir hale getirebilir ve bu uzun ovalar, yaya olarak yol almayı planlamış grubun hareket kabiliyetini olumsuz yönde etkileyebilirdi. Hatta ve hatta, sıcaklığın daha da fazla düşmesi, yağmakta olan yağmuru kara çevirebilirdi. İşte o zaman felâketleri olurdu.
       Bütün bunlar, gayet iyi bilinen kaçınılamaz gerçeklerdendi. İç bölgelere doğru uzanan yolda yaya olarak aşmak zorunda oldukları yaklaşık iki yüz kilometrelik uzaklık az bir mesafe değildi. Üstelik bu mesafenin, hem olumsuz doğa koşullarında, hem de gecenin karanlığında aşılması gerekiyordu.
       Akşam hava kararırken, uzaktan, hepsinin dikkat kesilmesine neden olan bazı gürültüler ve köpek havlamaları işitildi. Yukarıbeğdeş köyünün yakınlarından yabancı birinin ya da birilerinin geçtiği kesindi. Önce kuvvetli duyulan sesler, kısa süre içinde yavaşladı… sonra kayboldu.
       Bekleyiş devam etse de, “Hacı” kod adlı kişi, ne o gün, ne de ertesi gün görünmedi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz