Doğan Bey – Bir Militanın Jurnali (URFA-Merkez, Saat 08.30)

D

“Dünyada zorlukla ve zorbalıkla başlayan her şeyin bir sonu vardır!”

URFA-Merkez, Saat 08.30

       Yüzbaşı Özkan, bardağının kenarına iliştirilen iki küçük şeker parçasından birini ağzına atarak, taze demlenmiş çaydan bir yudum aldı. Son zamanlarda çayını, Erzurumlular gibi ‘kıtlama yöntemi’ içmeyi âdet edinmişti. Bunun nedenini soranlara, kısaca, “Böylesi çok daha güzel oluyor!” diye yanıt veriyordu.
       Toplantı olduğu haberini alan Suat’la Mehmet, her zamanki yerlerini çoktan almışlardı. Onlar yuvanın iki yeni personeliydiler. Her ikisi de, başarılı geçen adaptasyon dönemini müteakip, cehennem bölgesinin tam ortasında, hızla pişen, piştikçe katılaşan, katılaştıkça kendi öz değerleriyle çelişen, henüz tam olarak hayal âleminden kurtulamamış gençlerdi.
       Az sonra kapıda, elinden hiç düşürmediği not defteriyle birlikte Adnan göründü. Ardından Doğan Bey geliyordu. Doğan Bey’in yüzünde, kendine özel gülümseyen bir ifade vardı. Bu ifadenin gerisinde yer alan düşüncelerin olumlu ya da olumsuz olduğunu anlamak her babayiğidin harcı değildi. Gece yarısından sonra gerçekleştirdiği buluşmanın uzaması nedeniyle, yuvaya geç gelişini telafi etmek istercesine eve geçmemiş ve olduğu gibi toplantıya katılmıştı. Üzerindeki özel giysisi, zaten özel olan konumunu daha da etkili kılıyordu.
       Yüzbaşı Özkan;
       “Hazır mıyız?..” diye sorduktan sonra konuşmasına başladı. Sözcükleri tane tane seçiyor ve üzerlerine basa basa konuşuyordu. Onun bu hali, toplantıya katılanlara, konunun ne kadar önemli olduğu mesajını veriyordu.
       “Arkadaşlar!..” diye söze başladı yüzbaşı. “Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, devlet olduğu zaman özgürlükler vardır… demokrasi vardır!.. Demokratik bir ortamda, özgürlükler serbestçe kullanılır ve devlet her türlü özgürlüğün teminatıdır!..
       Görevli memurların güpegündüz öldürüldüğü, düzeni sağlayacak devlet görevlilerinin evlerinin kurşunlanıp bombalandığı, öldürülemeyenlerin tehdit edilerek sindirildiği, yıldırıldığı, sorumluluklarının bilincinde olarak cesurca görev yapan kişilerin, sadece kendileri değil, aileleriyle birlikte her türlü teminattan, can güvenliğinden yoksun bırakıldığı bölgemizde ise, devlet otoritesinin ve saygınlığının giderek azalmakta olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.
       Nasıl yaşadığımıza bir bakın; diğerlerinden özel konumda olan bizlerin bile, olması gereken sosyal hareketlilikten pay aldığımızı söylemek mümkün olabilir mi?.. Bütün yaşantımız dört duvar arasında sürüp gitmiyor mu?..
       Peki, bölgemiz bir iki ayda, ya da bir iki yılda mı bu hale gelmiştir?.. Elbette ki hayır!.. Bu acı tablo, uzun yılların birikimiyle oluşmuş ihmal ve ilgisizliklerin kaçınılmaz sonucu olarak karşımıza çıkmıştır. Yıllar birbirini kovaladıkça, eskinin küçük canavarları büyüye büyüye bugün birer ejderha haline dönüşmüştür. Neredeyse devlet, ektiğini biçer hale gelmiştir.
       Zaman ise hızla akmaktadır. Şimdi, zedelenen nüfuz ve otoritenin, azalan saygınlığın yeniden oluşturulmasının temini, öncelikli hedeflerden biri olmuştur. Ne yazık ki, yıkıcı ve bölücü akımların yarattığı tehlike, dev bir ahtapot örneğinde olduğu gibi, bütün bölgeyi sarmış durumdadır. Her geçen gün, mevcut tehlike daha da büyümekte ve başa çıkılamaz bir hale gelmektedir.
       Az önce aldığım bir haberi size iletmek isterim; geçen hafta içinde iki ‘APOCU’ militanın takibi sırasında kurşunlanarak şehit edilen Şırnak ilçesine bağlı Kızılsu Bucak Takım Komutanı’nın belirlenen faillerinin izlenmesinde gönüllü kılavuzluk yapan iki köy muhtarı, birer saat arayla evlerinde kurşuna dizilerek öldürülmüşlerdir. Her ikisinin de başucunda, ‘İşgal kuvvetlerine kim yardım ederse, bunun cezası ölümdür!..’ yazılı kâğıtlar bulunmuştur. Burada sözü edilen işgal kuvvetlerinin, devletin resmi güvenlik güçleri olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?..
       Sorarım size; Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emniyet ve asayişin sağlanması amacıyla tahsis ettiği düzenli askeri birliklerin, polis ve jandarmayla birlikte, kentsel ve kırsal alanlarda yaptıkları her türlü operasyon ve silah aramaları, acaba bölgede etkili olmakta, tedhiş ve terörün bastırılmasına yeterli ölçüde katkıda bulunmakta mıdır?.. Hangimiz bu soruya gönül rahatlığıyla ‘Evet’ yanıtını verebiliriz?..
       Rejim ve ülke bütünlüğünü tehdit eden komünizm, bölücülük, ırkçılık ve irtica hareketleri, onlarca, hatta yüzlerce legal ve illegal örgüt kanalıyla bölgemize yerleşmiş durumda… Hepsinin kendine has ideolojileri, çalışma yöntemleri ve amaçları var… iç ve dış bağlantıları farklı farklı. Tüm bu yasadışı faaliyetleri destekleyen önemli bir etken olarak da kaçakçılık almış başını gidiyor. Eskinin kaçakçılarının birçoğu, illegal örgütlerin elemanı olarak çalışıyor.
       Doğan Bey daha iyi bilir; dost ve müttefik devletlerin örtülü faaliyetlerinin yanı sıra, Türkiye üzerinde tarihten kaynaklanan jeopolitik ve ideolojik emelleri olan tüm ülkelerin yürüttüğü çalışmalar o kadar yoğunluk kazanmış durumda ki, müşterek ve münferit çabalar bu faaliyetler karşısında yetersiz kalıyor. Ülkemizin sosyal sorunları, bir türlü atlatılamayan ekonomik bunalım, bile bile yaratılan siyasi krizler, idari ve bürokratik yozlaşma, bütün bunların üzerine tuz biber ekiyor ve devlet otoritesinin giderek etkisini kaybetmesine neden oluyor.
       Zaten yıkıcı unsurların, bölücü güçlerin asıl hedefi de bu değil mi?.. Yapılan eylemler, öncelikle, anarşik ortamın yaratılmasını ve devlet otoritesinin sarsılmasıyla birlikte ülkenin ve toplumun yönetilemez hale getirilmesini amaçlıyor. Böylelikle, ülke bütünlüğünün parçalanmasına ve yönetim biçiminin değiştirilmesine adım adım yaklaşılıyor…”
       Yüzbaşı Özkan, uzun sözlerine bir süre için ara vermek gereğini duydu. Arkadaşları, geçen zaman süresince pür dikkat onu dinlemiş ve sözü nereye getirmek istediğini düşünüp durmuşlardı. Aslında tüm bu hususlar, bilinmeyen şeyler değildi. Adaptasyon dönemini yeni bitirmiş olan ve direkt olarak herhangi bir uzmanlık alanıyla ilgileri bulunmayan Mehmet’le Suat’ın dışında, diğer personelin, özellikle de operasyonel sorumluluk alan Adnan ve Doğan Bey’in senelerdir üzerinde çalıştıkları hususlardı.
       Adnan, meydana gelen sessizlikten yararlanmak isteyerek;
       “Bölgemizde, yıkıcı ve bölücü cereyanların yanı sıra aşırı sol faaliyetler de güç kazanıyor, Yüzbaşım!..” dedi. “Adana, Maraş, Malatya ve Tunceli hattında, THKO ve TİKKO militanlarınca kurtarılmış bölgeler oluşturulmaya çalışıldığını biliyoruz. Nurhak ve Tunceli Dağları, eli silahlı yüzlerce militanın sığınağı olmuş durumda. Doğu Anadolu Bölgesi’nin daha da doğusuna kaydırmak amacıyla, hareketlerini söz konusu bölgelerde yoğunlaştırma çabasındalar. Dağlar, uzun süreli bir savaşı sürdürebilecek oranda militan, silah ve mühimmat kaynıyor…”
       Bu sırada Doğan;
       “Adnan’ın sözlerine katılıyorum!..” diyerek araya girdi. “Gece yaptığım görüşmede bu konuyla ilgili bazı yeni bilgiler aldım. Elemanın duyumuna göre; Suriye’deki El-Fetih kamplarında eğitilen Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu mensuplarından eğitimini tamamlayanlar, beşerli gruplar halinde Türkiye’ye gönderiliyormuş. Tecrübeli kılavuzlar refakatinde sınırdan geçiş yapan grupların hemen hepsinin, kırsal alanda çalışma yapacak düzeyde gerilla eğitimi aldıkları ve beraberlerinde oldukça önemli miktarlarda silah ve mühimmat getirdikleri söyleniyormuş…”
       Adnan;
       “Bundan da, bundan böyle kentsel yerleşim alanlarında terör faaliyetlerinin artacağı neticesine varabiliriz!..” diye ekledi. “Çünkü, gerilla öncelikle şehirde, sonra kırda faaliyete geçer. Bunun nedeni ise, kır gerillasına katılacakların şehirde denenmesi meselesidir…”
       Yüzbaşı Özkan; “Evet!..” diye söze karıştı ve “Olayların bu tarzda gelişme göstereceği, geçen ay Diyarbakır’da yapılan bölge toplantısında tahmin edilmiş ve sonuca gidici bazı önlemler alınması kararına varılmıştır!..” diyerek konuşmasına devam etti.
       “Arkadaşlar!.. Kitlesel savaş, zıt kuvvetlerin birbirleriyle boy ölçüşmesi demektir. Düşmanı yenmek için, düşmandan kuvvetli olmak gerekir. Ancak, şehir ve kır gerillası ile mücadele, onu tanımakla, onun yöntem ve taktiklerini aynen kullanmakla olur. Onu tanımadan, onu bilmeden yapılan mücadele ise, karanlıkta göz kırpmaya benzer. Gerilla ile mücadele edecek olanlar, en az onlar kadar davasına inanmış, ruh ve beden yapısı sağlam, son derece cesur ve atılgan, eline geçirdiği fırsatları değerlendirdiği kadar, bu fırsatları da yaratabilen, özel savaş eğitimi almış kişilerden oluşur. Aynen onlar gibi küçük gruplar halinde çalışırlar. Sürekli ve hızlı hareket ederler. Sadece belirli görev aldıklarında yuvalarından çıkan ve görev sonrası tekrar yuvalarına dönen insanlardır…”
       “Kontr-gerilla!..” diye bağırdı Mehmet. Kendini tutamamış ve aklına gelen ilk kelimeyi söyleyivermişti.
       Mehmet, gizli servise en son katılan iki kişiden biriydi. Suat gibi onun da oldukça heyecanlı ve hayalperest bir yapısı vardı. Ancak bu özellik Mehmet’te daha belirgindi. Yirmi bir yaşındaki bu genç adamda, “Ben” ve “Öteki” olmak üzere iki varlık yaşıyordu. Onun “Ben”i, çok ciddi, düşünceli, yaşantısının sadece yapılması mutlak gerekli birtakım görevlerle dolu olduğunu idrak eden bir varlıktı. “Öteki” ise, hayali şeylere biraz daha eğilimli olan, güzel öyküler dinlemesini seven, hızlı ve heyecanlı maceraları bizzat yaşamak isteyen, bu maceralarda rol alan kahramanlara tutkun romanesk bir yapıdaydı. Bu nedenle, kendine örnek aldığı kişilerin tutum ve davranışlarını yakından takip eder, kişiliklerinin analizini yapmaktan hoşlanırdı. Özellikle de Doğan Bey’in hayranıydı. Onun en çok, dilden dile dolaşan maceralarından ve servis adına kazandığı başarılarından etkilenmişti.
       Yüzbaşı Özkan, kendine Mehmet’i muhatap alarak;
      “Sence kontr-gerilla nedir, Mehmet?..” diye sordu. “Gerilla operasyonları hakkında ne biliyorsun?.. Bana kısaca bunun yanıtını verebilir misin?..”
       “Bir… bir bilgim yok!..” diye kekeledi Mehmet. “Ben sadece, gerillaya karşı mücadele eden özel birlikler için genelde kullanılan bir kelimeyi telaffuz ettim. Kişisel fikrimi söylemek gerekirse; onun askeri bir birlik olduğunu düşünüyorum!..”
       “Doğru düşünüyor, ama yanlış konuşuyorsun!..” diye karşılık verdi Yüzbaşı Özkan. “Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kontr-gerilla teşkilâtı ve bununla ilgili bir deyim yoktur. Sadece, zaman zaman belirli uçlar tarafından kendisiyle özdeşleştirilen, Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Harp Dairesi birlikleri vardır ki, bu birlikler, 27 Eylül 1952 tarih ve 27 sayılı kararla kurulan ve görevlerini yasal biçimde sürdüren özel birliklerdir. Savaş zamanı ve olağanüstü haller için eğitilmiş sivil ve asker kişilerden oluşan, gerektiğinde sınır içi ve sınır ötesi harekâtlara katılabilen bu birliklerin, kontr-gerilla deyimi ile bir ilişkileri yoktur. Onlar, çok çok özel durumlarda görev yapmak üzere ortaya çıkarılan birliklerdir…”
       Yüzbaşı Özkan, biran için derin bir soluk almak ihtiyacını hissetti. Sanki, ağzından biraz sonra ortaya dökülecek olan kelimelerin, arkadaşları nezdinde olumsuz duygular uyandıracağından çekiniyor gibiydi.
       Türk Gizli Servisi’nin hizmetine atandığı günden buyana geçen iki sene zarfında onlardan çok şeyler öğrenmişti. Arkadaşlarının hepsi, seçilmiş, eğitilmiş, konularına vakıf kaliteli insanlardı. Ancak, kanun ve talimatlar ellerini kollarını bağlamış durumdaydı. Yine de onları seviyor ve onlara saygı duyuyordu. Aralarında kurulmuş olan seviyeli dostluk ilişkisinin herhangi bir nedenle zedelenmesini ve kendisinin yanıtını vermekte zorlanacağı birtakım sorulara muhatap kılınmasını istemiyordu.
       Soluğunu tuttu ve kendisini merakla dinleyen arkadaşlarına;
       “İşte… o özel birliklerden biri, bu gece helikopterle Ankara’dan geliyor!..” diyebildi. “On iki kişiler. Gece yarısına doğru Tugay karargâhına inecekler. Malzemelerini kendileri getiriyorlar. Yani, lojistik desteğe ihtiyaçları yok. Tüm harekât önceden planlandı ve çok gizli tutuldu. Tugay Komutanı ve Kurmay Başkanı’nın dışında hiç kimsenin olaydan haberi bulunmuyor.
       Bilesiniz ki, bu harekâtta bize de çok önemli görevler düşüyor. Saat 01.30’da, Kurmay Başkanı’nın odasında, birlik komutanıyla özel bir toplantı yapılacak. O toplantıya, ‘Beş Numara’nın talimatları doğrultusunda Adnan’la birlikte katılacağız. Birlik, güvenlik ve gizlilik gerekçesiyle, sabaha karşı saat 04.30 civarında Tugay’dan ayrılarak araziye çıkacak ve ‘Q Noktası’nda bizden haber bekleyecek… Sonra ne mi olacak?..”
       Yüzbaşı Özkan, o sırada arkadaşlarının yüz ifadelerinden yansıyan binlerce soruya yanıt olmak üzere, kısaca;
       “Doğrusu… ne olacağını ben de bilmiyorum!..” demekle yetindi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz