Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (4)

K

Dördüncü Bölüm
       10 numaralı odanın kapısını üzüntülü bir halde çaldım ve içeri girdim. Üzüntüme rağmen detayları belleğime kaydetmeyi de ihmal etmedim. Çünkü zemin kattakiler, odayı tarif etmemi isteyeceklerdi.
       Bu oda hiç de bir büroya benzemiyordu. Raflarında İngiliz klasikleri duran bir kitap dolabı vardı. Buraya, hem Dreuther’in meraklı bir okuyucu olduğunu belirten, hem de kişisel bir zevkin egemen olduğu hissini veren taraf, raflarda Dickens’ın değil Trollope’un, Scott’un değil Stevenson’un eserlerinin yer almasıydı. Renoir’ın önemsiz bir tablosu ile arka duvarda çok hoş küçük bir Boudin göze çarpıyordu. İnsanın hemen farkına vardığı bir başka husus da, bir divanın bulunmasına rağmen odada çalışma masasının olmamasıydı. Ortalıkta görülen birkaç dosya Regency tarzı bir masanın üzerine yığılmıştı.
       Blixon, müdürüm ve bir yabancı rahatsız bir halde koltukların kenarına ilişmişlerdi. Dreuther ise, en geniş ve en derin koltuğa neredeyse sırtüstü gömülmüştü. Elindeki bazı kâğıtları sallıyor, ötekileri azarlıyordu. Gözündeki gözlükler kadar kalın bir gözlüğü, bugüne kadar hiç kimsenin gözünde görmedim.
       Derinlerden gelen kalın bir sesle;
       “Görülmemiş bir şey bu,” diyordu. “Olamaz böyle şey!”
       Blixon;
       “Bu kadar üzerinde durmanızın nedeni nedir?” diye sordu.
       Dreuther gözlüklerini çıkardı ve gözlerini odanın diğer ucundan bana dikti:
       “Siz kimsiniz?”
       Müdürüm;
       “Yardımcım Bay Bertram,” diye yanıtladı.
       “Burada ne arıyor?”
       “Çağırmamı siz istemiştiniz.”
       Dreuther; “Hatırladım,” dedi. “Ama yarım saat önceydi o.”
       “Yemeğe çıkmıştım, efendim.”
       Sanki yepyeni bir kelimeymiş gibi Dreuther;
       “Yemek?..” diye sordu.
       Müdürüm araya girerek;
       “Öğle yemeği paydosuydu, Bay Dreuther,” dedi.
       “Demek bunlar yemeğe çıkar?”
       “Evet, Bay Dreuther.”
       “Hepsi mi?”
       “Çoğunluğu, öyle sanıyorum.”
       “Ne kadar ilginç; bilmiyordum. Siz de yemeğe çıkar mısınız, Sir Walter?”
       “Tabii çıkarım, Dreuther! Allahını seversen, şu meselenin hallini Bay Arnold’la Bay Bertram’a bırakamaz mıyız? Tutmayan meblağ topu topu yedi pound, on beş şilin ve dört peni’den ibaret. Acıktım, Dreuther!”
       “Önemli olan meblağın miktarı değil, Sir Walter. Siz ve ben büyük bir iş yönetiyoruz. Sorumluluklarımızı başkalarına devredemeyiz. Hissedarlar…”
       “Gereksiz şeyler söylüyor, saçmalıyorsunuz, Dreuther! Hissedarlar dediğiniz… siz ve ben…”
       “Ve ‘öteki’, Sir Walter! ‘Öteki’ni unutmanıza imkân var mı? Bay Bertram, lütfen oturunuz ve şu hesaplara bir göz atınız. Sizden mi geçti bunlar?”
       Hesapların, benimle hiçbir ilişiği bulunmayan, şirketimize bağlı küçük bir firmaya ait olduğunu görünce ferahladım. “General Enterprises firmasıyla benim hiçbir ilgim yok, efendim,” dedi.
       “Zararı yok. Buradakilerin hiçbirinin anlamadığı belli, belki siz hesaptan anlarsınız. Lütfen bir bakın, yanlış bir şeyler görüyor musunuz?”
       Tehlikeyi atlatmıştım. Dreuther hesaplarda bir hata bulmuştu, ama yanlışlığın düzeltilmesi kendisini pek ilgilendirmiyordu.
       “Bir puro yakın, Sir Walter,” dedi. “Görüyorsunuz ki, henüz bensiz yapamıyorsunuz.” Kendi purosunu yaktı. “Yanlışı buldunuz mu, Bay Bertram?”
       “Evet, Genel Giderler kaleminde.”
       “Tamam. Acele etmeyin, Bay Bertram.”
       “Kusura bakmayın Dreuther, ama Berkeley’de bir masa ayırtmıştım…”
       “Tabii, Sir Walter! Madem ki karnınız o kadar aç… Bu sorunu ben hallederim.”
       “Geliyor musunuz, Naismith?”
       Yabancı adam kalktı, Dreuther’i selamladı ve Blixon’un peşi sıra gitti.
       “Ya siz, Arnold? Siz de yemek yemediniz mi?”
       “Hiç önemi yok, Bay Dreuther.”
       “Kusurumu bağışlamalısınız; bu şeye öğle yemeği paydosu mu ne diyorsunuz, hiç aklıma gelmemişti.”
       “Gerçekten hiç önemli değil.”
       “Bay Bertram yemeğini yemiş. Onunla ben aramızda inceleriz bu meseleyi. Bayan Bullen’e sütümü getirmesini söyler misiniz? Siz de bir bardak süt ister misiniz, Bay Bertram?”
       “Hayır, teşekkür ederim, efendim.”
       Bir de çevreme baktım ki, Kip’le yalnızım. Kâğıtlarla boğuşurken beni seyretmesinden rahatsız oluyordum. Sekizinci katta, bir dağın zirvesinde, adı Tevrat’ta geçen bir kralın “Kehanette bulun!” emrini verdiği adamlardan biri gibi hissediyordum kendimi.”
       “Öğle yemeklerini nerede yersiniz, Bay Bertram?”
       “Genellikle Volunteer’de.”
       “İyi bir lokanta mıdır orası?”
       “Meyhanemsi bir yerdir, efendim.”
       “Yemek veriyorlar mı?”
       “Genelde hazır şeyler.”
       “Ne kadar ilginç!”
       Sustu ve ben yeniden hesaplarıma dönüp toplamaya, çıkartmaya başladım. Bir süre çıkamadım işin içinden. İnsanlar en basitinden bir hataya düşebilirler, örneğin bir rakamı yan haneye yazmayı unutuverirler. Fakat en iyi makineleri kullanıyorduk, bir makinenin hataya düşmemesi gerekirdi.
       Dreuther;
       “Kendimi açık denizde hissediyorum, Bay Bertram,” dedi.
       “İtiraf etmeliyim ki, ben de biraz öyle, efendim.”
       “Yok yok… onu demek istemedim. Acele etmenize gerek yok. Nasıl olsa o sorunu hallederiz. Yavaş yavaş. Benim demek istediğim şu; Sir Walter odadan çıktığında bir rahatlık, bir huzur duyuyorum. Yatım aklıma geliyor.” Purosunun dumanı havayı dalgalandırdı. “Luxe, calme et volupté” dedi.(1)
       “Bu hesaplarda ne ‘ordre’, ne de ‘beauté’ bulamıyorum, efendim.”(2)
       “Baudelaire’i okur musunuz, Bay Bertram?”
       “Evet, efendim.”
       “En sevdiğim şairdir.”
       “Ben Racine’i daha çok severim, efendim. Her halde matematikçi yönüme hitap ettiğinden olacak.”
       “Klasisizme fazla güvenmeyin. Racine’de öyle nüanslar vardır ki Bay Bertram, karşınızda bir boşluk açılıverir.”
       Yeniden hesaplara döndüğümde, bana bakmakta olduğunun farkındaydım. Çok geçmedi, o malûm hüküm duyuldu: “Ne kadar ilginç!”
       Sonunda kendimi işime iyice vermiştim. İnsanların rakamlara karşı duydukları ilgisizliğe hiçbir zaman akıl erdirememişimdir. En aptal bir insan bile, gökyüzü âlemine ait değişmez yasalar ordusunun şiirini az çok takdir eder de, sayısal sütunların görkemini, karmaşık bir manevra yapıyorlarmış gibi sayıların yükselip yükselip diğer tarafa geçişini, bir sayının her sütun boyunca aşağı doğru koşuşunu ve sonra kurtulup özgür kalışını hiçe sayar. Bense şimdi, ufak bir rakamın peşine takılmış, onu kovalıyordum.
       “General Enterprises firmasının kullandığı hesap makineleri ne marka, efendim?”
       “Onu Bayan Bullen’e sormanız gerek…”
       “Eminim ki, Revolg markasını kullanıyorlar. Biz beş sene önce onları ıskartaya ayırdık. Yıprandıklarında zaman zaman yanıldıkları olur, ama sadece 2 ile 7’nin birbirleriyle ilintili olduğu durumlarda; o da her zaman olmaz; bazen sadece toplama ve çıkarma yaparken. Örneğin burada, bakarsanız göreceksiniz efendim… 2 ile 7 dört kez karşılaşmış, ama makine sadece bir defasında hata yapmış.”
       “Lütfen bana açıklama yapmaya kalkışmayınız, Bay Bertram. Boşuna zaman kaybedersiniz.”
       “Bütün sorun, makinenin yaptığı bir hatadan ibaret. Bu rakamları bizim makinelerin birinden geçiriniz ve Revolg’ları ortadan kaldırtınız, kullanım süresini doldurdu artık onlar.”
       Zafer kazanmanın verdiği rahatlıkla geniş bir soluk alarak koltukta geriye yaslandım. Yeryüzünde herkesle boy ölçüşebilirmişim gibi geliyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, iyi bir tespitte bulunmuştum. İşin içyüzünü bilen biri için basit bir şeydi bu, fakat benden öncekilerin tamamı makinelerin kusursuz olduklarına inanmışlardı. Oysaki, hiçbir makine kusursuz değildir; her kaynak yerinde, her dönemecinde, her vidasında ‘ilk günah’ın izleri gizlidir. Dreuther’e bunu açıklamaya çalıştım, ama soluk soluğa kalmıştım.
       “Ne kadar ilginç, Bay Bertram. Sorunu, Sir Walter bedensel ihtiyaçlarını tatmin ederken hallettiğinize memnun oldum. Bir bardak süt içmek istemediğinizden emin misiniz?”
       “Hayır, teşekkür ederim, efendim. Zemin kata dönmeliyim artık.”
       “Acele etmeyin. Yorgun görünüyorsunuz, Bay Bertram. En son ne zaman tatil yaptınız?”
       “Senelik iznime pek bir şey kalmadı, efendim. Hatta bu fırsattan yararlanıp, o günlerde evleniyorum.”
       Gerçekten mi? Ne kadar ilginç. Peki, saatinizi verdiler mi?
       “Saat?..”
       “Burada hep saat hediye ederler, öyle sanıyorum. İlk evliliğiniz mi, Bay Bertram?”
       “Değil efendim, ikinci.”
       “İkincisinin talihi çok daha açık olur inşallah.”
       Kip’in güven veren bir hali vardı. İnsan, konuşuyor, itiraflarda bulunuyor ve onun kendisiyle ilgilendiği inancına kapılıyordu. Sanırım, bir süreliğine de olsa ilgileniyordu. Hiç odasından çıkmadığı için, dış dünyada olup biten ufak tefek olaylar, yepyeni şeylermiş gibi onda hayret uyandırıyordu. Bir mahkûm, nasıl bir fareye ya da demir parmaklıkların gerisinden hücre penceresine doğru uçan bir yaprağa değer verirse, o da bu gibi olaylara karşı içten bir merak duyuyordu.
       “Balayımızı geçirmek için Bournemouth’a gideceğiz,” dedim.
       “Ah, bence bu hiç de iyi bir fikir değil,” dedi. “Fazla sıradan. Genç eşinizi güneye götürmelisiniz; örneğin Rio de Janeiro körfezine…”
       “Korkarım param yetmez buna, efendim.”
       “Güneş size iyi gelirdi, Bay Bertram. Siz ve genç, güzel eşiniz yatıma geleceksiniz. Tüm konuklarım beni Nice ya da Monte Carlo’da terk ederler. Sizi ayın 30’unda oradan alırım. İtalya sahillerinden aşağı doğru uzanırız; Napoli körfezi, Capri, Ischia…”
       “Biraz zor olur, efendim. Size son derece minnettarım, ama biz ayın tam 30’unda evleniyoruz.”
       “Nerede?”
       “Maida Hill’de, St.Luke’s Kilisesi’nde.”
       “St.Luke’s ha! Yine sıradan bir karar vermişsiniz, dostum. Genç ve güzel bir kadınla evlenirken daha cazip planlar yapmak gerekir. Nişanlınız herhalde genç biri değil mi, Bay Bertram?”
       “Evet, efendim.”
       “Ve de güzel?”
       “Ben öyle buluyorum, efendim.”
       “Öyleyse Monte Carlo’da evlenmelisiniz. Belediye Başkanı evlendirir sizi. Ben de şahidiniz olurum. Tam ayın 30’unda. O gece Portofino’ya hareket ederiz. Böylesi, St.Luke’s Kilisesi’nde evlenmekten ya da Bournemouth’da tatil yapmaktan çok daha iyidir.”
       “Ama efendim, yasal bakımdan bir sürü güçlük…”
       Ancak o, Bayan Bullen’i çağırmak için zile basmıştı bile. Bana kalırsa büyük bir aktör olabilirdi. Kendini şimdiden, sıradan bir adamı gözüne kestirip tüm o bölgenin hükümdarı haline getirebilen bir Harun olarak görüyordu. Bana öyle geldi ki, biraz da Blixon’u kıskandırmak için böyle hareket ediyordu. Şövalyelik meselesinde de aynı tavrı takınmıştı. Blixon, herhalde bugünlerde Başbakanı yemeğe davet etmeyi tasarlıyordu. Böylece Dreuther, insanların konumuna ne kadar az önem verdiğini belli etmiş olacaktı. Onun sosyetede kazanabileceği bir zafer, bu yüzden bir anda önemini kaybediverecekti.
       Bayan Bullen, ikinci bir bardak sütle geldi. Dreuther, kararlı bir tavırla;
       “Bayan Bullen, lütfen Nice şubemize bildiriniz, Bay Bertram’ın Monte Carlo’da ayın 30’unda saat 16’da nikâhının kıyılması için gereken bütün önlemleri alsınlar…”
       “30’unda mı, efendim?”
       “Evet. Belki ikametle ilgili bazı koşulları vardır, onları halletsinler. Altı aydır oradaki şubenin kadrosunda çalışıyormuş gibi gösterebilirler. İngiliz konsolosuyla da görüşmeleri gerekecek. En iyisi siz Mösyö Tissand’la telefonla görüşün, ama beni rahatsız etmeyin. Bu mesele hakkında artık hiçbir şey duymak istemiyorum. Ha, bir de Sir Walter Blixon’a söyleyin, Revolg marka makinelerin hata yaptığını ortaya çıkardık. O makinelerin hemen değiştirilmesi lazım. Bay Bertram’la görüşüp ondan fikir alsın. Bu meselenin de bir daha sözünü etmeyin bana. Böylesi kargaşalık bir hayli yordu beni bu sabah. Şu halde Bay Bertram, sizinle ayın 30’unda görüşeceğiz. Yanınıza Racine’in kitaplarını alın, gerisini Bayan Bullen’e bırakın. Oh… her şeyi hallettik.”
       Dreuther öyle sanıyordu ama, daha geride halledilmesi gereken Cary vardı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz