Yedinci Gece Gelince

Y

     Şehrazat söze başlamış:

     Ey bahtı güzel şahım, işittiğime göre, balıklar konuşmaya başlayınca genç kız, değneğiyle tavayı devirmiş ve girdiği yerden çıkıp gitmiş; duvar da kapanmış. Bunu gören vezir, ayağa kalkmış ve “Bu işi Sultan’dan saklamam imkânsız!” demiş. Sonra Sultan’ın huzuruna çıkarak gördüklerini anlatmış.
     Sultan da, “Bunu kendi gözlerimle görmem gerek!” demiş ve adam gönderip balıkçıyı aratmış. Öncekilere benzer dört balıkla gelip kendisini görmesini buyurmuş; bu maksatla da kendisine üç gün süre tanımış. Ama balıkçı hemen göle gitmiş ve dört balık alıp getirmiş. Bunun üzerine Sultan kendisine dört yüz dinar verilmesini emretmiş ve vezire dönerek, “Bu balıkları benim önümde sen kendin hazırla!” demiş.
     Vezir, “Duyduk ve itaat ettik” demiş ve balıkları iyice temizledikten sonra, tavayı Sultan’ın huzuruna getirmiş ve kızarmak üzere balıkları içine koymuş; bunun ardından, bir yanlarını kızarttıktan sonra, öbür yanlarını çevirmiş ve birdenbire mutfağın duvarı yıkılmış ve buradan mandalardan bir mandaya ya da Had Kabilesi’ndeki devlerden birine benzer bir zenci çıkmış; elinde yeşil bir ağaç dalı tutuyormuş; açık-seçik ve müthiş bir sesle, “Balıklar, hey balıklar! Eski vaadinizi her zaman tutuyor musunuz?” diye sormuş.
     Balıklar da tavanın içinden başlarını çıkararak, “Evet, evet, kuşkusuz tutuyoruz!” demişler ve hep bir ağızdan şu dizeleri okumuşlar:

     “Sen geriye dönersen, biz de döneriz; sen vaadini tutarsan, biz de bizimkini tutarız. Ama sen yan çizersen, vaadini yerine getirinceye kadar haykırırız.”

     Sonra zenci ocağa yaklaşmış; elindeki ağaç dalı ile tavayı devirmiş; balıklar yanmışlar; kömüre dönmüşler. Bunun üzerine zenci içeri girdiği yerden çekip gitmiş.
     Zenci herkesin gözü önünde kaybolunca, Sultan yöresindekilere, “Gerçekten görüp de suskun kalmamız mümkün olmayan bir durum karşısındayız,” demiş “Ve de hiç kuşkusuz bu balıkların garip bir öyküsü olmalı?” diye de eklemiş.
     Bunun üzerine balıkçıyı getirtmiş; balıkçı gelince de, “Bu balıkları nereden tuttun?” diye sormuş; o da, “Kente egemen olan dağın ardındaki dört tepe arasında bulunan bir gölden!” yanıtını vermiş.
     Sultan balıkçıya dönüp, “Oraya gitmek için kaç gün gerek?” diye sormuş.
     Balıkçı, “Sultanımız efendimiz! Sadece yarım saat yeter!” demiş.
     Sultan çok şaşırmış ve askerlerine hemen balıkçıya yoldaşlık etmelerini emretmiş. Balıkçı da, çok kızarak, içinden ifrite küfretmeye başlamış. Sultanla birlikte herkes yola koyulmuş, dağa çıkmışlar, sonra da daha önce hiç görmedikleri geniş bir boşluğa inmişler. Sultan ve askerleri, dört tepe arasında bulunan bu uçsuz bucaksız çölü ve dört ayrı renkten, kırmızı, beyaz, sarı ve mavi balıkların oynaştığı golü görünce şaşırıp kalmışlar.
     Sultan durup askerlerine ve orada bulunan herkese, “İçinizde, daha önce burada bir göl olduğunu bilen var mı?” diye sormuş. Hepsi birden, “Yo, hayır!” diyerek yanıt vermişler.
     Sultan da, “Vallahi! Bu göl ve içindeki balıklar hakkında gerçeği öğrenmeden kente dönmem ve tahtıma oturmam!” demiş ve askerlerine çevredeki tepeleri çember içine almalarını emretmiş; onlar da bu emri hemen yerine getirmişler. Bunun üzerine Sultan, vezirini çağırmış,
     Bu vezir, ağzı iyi laf yapan, tüm bilimleri öğrenmiş, bilgili bir adam, bir bilge imiş. Sultan’ın huzurunda eğilip iki eli arasından yeri öpünce, Sultan ona, “Bir şeyler yapmak, ancak ilkin seni haberdar etmek istiyorum. Bu gece kendi başıma yola çıkıp bu göl ve içindeki balıkların sırrını kendi başıma aramak niyetindeyim. Sen benim otağımın kapısını tutacak ve emirlere, vezirlere ve mabeyincilere, ‘Sultan biraz rahatsız, yanına hiç kimsenin girmemesi için emir verdi!’ diyeceksin ve benim niyetimi kimseye açıklamayacaksın!” demiş.
     Sultan, bunu izleyerek kılık değiştirmiş; kılıcım kuşanmış ve görünmeden, çevresinde bulunanlardan uzaklaşmış. Sonra yola koyulup sıcaktan bunalıp dinlenmek zorunda kalasıya kadar durmaksızın, bütün gece, sabaha dek yürümüş. Bundan sonra, yeniden yola koyulup günün geri kalan bölümünü ve ertesi geceyi de yürüyerek geçirmiş.
     İşte o sırada uzaklarda siyah bir şey görmüş; buna sevinerek kendi kendine, “Orada beni bu göl ve içindeki balıklar hakkında aydınlatacak birini bulmam mümkün!” demiş. Bu siyah şeye yaklaşırken, bunun çelik levhalarla pekiştirilmiş ve tamamıyla kara taşlarla inşa edilmiş bir saray olduğunu ve de kapısının bir kanadının açık, ötekinin kapalı olduğunu görmüş. Buna sevinmiş; kapının önünde durarak yavaşça kapıyı çalmış; yanıt alamadığından ikinci ve üçüncü kez çalmış; yine yanıt alamamış; bu kez dördüncü kez ve daha kuvvetli çalmış; ama ona da kimse yanıt vermemiş; o zaman kendi kendine, ‘Bu sarayın boş olduğuna kuşku yok!” demiş.
     Bunun üzerine cesaretini toplayarak sarayın kapısından içeri sızmış. Orada, yüksek sesle, “Ey sarayın sahipleri, ben bir yabancıyım, yoldan geçen biri ve sizden yolculuk için biraz yiyecek istiyorum,” demiş. Sonra dediklerini ikinci, üçüncü kez tekrarlamış ama yanıt alamamış. Yüreğini pekiştirmiş ve cesaretini toplamış, koridordan geçerek sarayın ortasına kadar gelmiş; orada da hiç kimseyi bulamamış. Ama sarayın her yanının değerli halılar ve perdelerle süslenmiş olduğunu ve sarayın iç avlusunun ortasında, göz kamaştıran inciler ve değerli taşlarla işlenmiş, ağızlarından suların boşaldığı, kırmızı altından dört aslanın çevrelediği bir havuz bulunduğunu görmüş. Havuzun yöresinde, sarayın üstüne gerilmiş geniş bir ağın engellemesiyle dışarıya uçamayan birçok kuş varmış. Sultan bütün bunlara şaşıp kalmış. Ama gölün ve balıkların, dağların ve sarayın sırrını kendisine açıklayabilecek hiç kimseyi görmediğine de üzülmüş. Sonra iki kapı arasına oturup derin derin düşünmeye başlamış. Fakat birdenbire kederli bir yürekten kopar gibi hafif bir şikâyet ve de kısık bir sesin şu dizeleri okuduğunu duymuş:

     “Çektiğim acılar! Ah, onları gizleyemiyorum ve de aşktan yana derdim ortada. Ve şimdi gözlerimdeki uyku, gecenin karanlığında uykusuzluğa döndü. Ah, aşk beni görmeye geldi! Ama düşüncelerime de ne işkenceler getirdi. Acıyın, bana! Bırakın huzuru tadayım! Ve ona acı çektirmek için tüm ruhum olan o sevgiliyi ziyaret etmeyin! Çünkü acılar ve belalar içinde, benim tesellimdir o!..”

     Sultan mırıltı halindeki bu şikâyetleri işitince, ayağa kalkıp sesin geldiği yana yönelmiş. Orada, üzerine perde gerilmiş bir kapı bulmuş. Bu perdeyi kaldırmış ve büyük bir salonda bir dirsek boyu yükseklikteki bir yatakta oturan genç bir adam görmüş. Bu genç adam ince yapılı ve yakışıklıymış; tatlı ve akıcı bir konuşması varmış; alnı çiçek, yanakları gül yaprağı gibiymiş; yanaklarından birisinin ortasında, bir siyah amber damlası gibi bir ben varmış. Hani şair ne demiş:

     Çocuk ki, tatlı ve narin
     Karanlıklardan süzülür saçlar
     Öylesine siyahtır ki geceyi oluşturur.
     Aydınlık alnı
     Öylesine beyaz ki geceyi ışığa boğar.
     Zarafetinin temaşası,
     İnsan gözünün hiç görmediği bir şenliktir.
     Gözünün birinin hemen altında
     Pembe yanağının üstünde
     Tüm gençler arasından onu hemen fark ettiren
     Eşsiz bir beni vardır…

     Onu görünce Sultan sevinmiş ve “Barış seninle olsun!” demiş.
     Genç adam yatağının üzerinde oturmayı sürdürmüş; ama tüm kişiliğine yayılmış kederli bir sesle Sultan’ın selamını yanıtlamış ve ona, “Efendim, yerimden kalkamadığım için beni bağışla!” demiş. Şah da ona, “Ey delikanlı, bana bu gölün ve renkli balıklarının ve de bu saray ile yapayalnızlığının ve gözyaşlarının sırrını açıkla!” demiş.
     Bu sözleri duyunca genç adam, yüzünden süzülen bol gözyaşlarıyla ağlamaya başlamış; Sultan şaşırıp kalmış ve “Ey delikanlı! Seni böyle ağlatan nedir?” diye sormuş. Genç adam, “Bu durumda olup da nasıl ağlamam?” demiş ve sonra, ellerini uzatarak giysisinin uzun eteklerini tutup kaldırmış. Şah bakmış ki, gencin gövdesinin altı tümüyle mermer kesilmiş; öteki yarısıysa, göbek deliğinden saçlarına kadar canlı bir insanınki gibiymiş.
     Genç adam Sultan’a, “Bil ki efendim, balıkların öyküsü öylesine gariptir ki herkes öğrensin diye, iğneyle gözün iç köşesine yazılsa, uyanık gözlemci için bir ders olurdu!” demiş. Ve delikanlı bu öyküyü şöyle anlatmış: 

     Bu sırada Şehrazat, şafağın söktüğünü görmüş ve susmuş…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz