Avuçlarımda Hâlâ Sıcaklığın Var İnan

A

     Ayrıldıklarından bugüne kadar ne bir mektup ne de bir haber alabilmişti Füsun’dan…
     Soğuk bir Şubat sabahında olmuştu ilk ayrılıkları.
     Terminal binası kalabalık, gürültülü ve çeşitli yörelere telaşlı adımlarla koşuşan insanlarla doluydu.
     Soğuk yetmiyormuş gibi, incecikten bir kar yağmakta. İkili, üçlü, beşli gruplar, ellerindeki paket ve bavullarla sağa sola koşturup durmaktalar. Söylenecek son sözler, son nasihatler ve son vedalar…
     Turhan, içinde bir eziklik, bir buruklukla, o anıları şimdi yeniden yaşamakta. Bütün dünya ile ilgileri kesilmiş, sadece ikisi vardı ortalık yerde o anda… Ne satıcıların sesleri, ne görevlilerin yağdırdıkları emirler, ne şu ne bu… Yalnız, yalnız ikisi içindi bu dünya… Füsun’un omuzlarına bukle bukle dökülen kumral saçlarında, incecik sisler arasından kopup gelen9, rengârenk ışıklar, bir kristal avizeden aksedermişçesine pırıltılar saçarken, buğulu iri siyah gözleri, birer yakut parçası gibi ışıl ışıl yanmakta…
     Turhan paltosunun yakalarını kaldırmış, omuzları kısık… Avuçlarının içinde sıkıca tuttuğu Füsun’un ellerini belli belirsiz bir hareketle sıkmakta…
     Adeta fısıltı halinde ve kısık kısık konuşuyorlar…
     “Bana yazacaksın değil mi?”
     “Evet… Sen de yazacaksın amma…”
     “Tabii…”
     Birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaretleri yok sanki…
     Birbirlerinin nefeslerini yüzlerinde hissediyorlar… Sonra da zil çalıyor… Otobüslerin hareket zili… Son bir zil daha… İlk hareket eden otobüsün veda kornası duyuluyor. Füsun’un titrek elleri Turhan’ın avuçlarının arasından bir su gibi akıp gidiveriyor. Gözleri yaşlı, gönülleri dileklerle, pırıl pırıl umutlarla dolu…
     Titreşen ellerle gönderilen karşılıklı öpücükler ve sallanan mendiller…
     Turhan bir rüyadan uyanır gibi kendine geliyor…
     İşte şu gara giren otobüsten de ne bir gelen, ne bir haber var… Artık bütün umutlar bundan sonra gelecek arabada. O arabanın geleceği yollara çevriliyor dalgın gözler…
     Başı öne eğilmiş, elleri cebinde, yavaş yavaş terminalden uzaklaşıyor. Arabanın gelmesine daha bir hayli zaman var.
     Adımlar mecalsiz, adımlar çapraşık, savruk savruk atılıyor adeta…
     Yerler parça parça bu tutmuş. Şehir, tatlı bir vuslat gecesinin sabahında, yamaçlarına sarkan sis tabakaları altında, yavaş yavaş kendisine gelen duvaklı, nazlı bir gelin gibi yeni yeni uyanıyor…
     Biraz ileride, gözlerden kaybolan Turhan’ın dudaklarındaki şarkıyı inceden inceye esen sabah rüzgârı kulaklara ulaştırıyor…

Avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var inan
Unuttum dese dilim, yalan billahi yalan
Hasretindir içimde hep alev alev yanan
Unuttum dese dilim, yalan billahi yalan

Güfte: Yusuf Nalkesen
Beste: Yusuf Nalkesen
Makam: Kürdili Hicazkâr
Usûl: Düyek
Form: Şarkı

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz