Büyükanne
Büyükanne

Büyükanne

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Vaktiyle çok yaşlı bir büyükanne varmış. Saçları kar beyazı, yüzü kırış kırışmış. Ama gördüğü güzellikler karşısında bir yıldız gibi ışıl ışıl parlayan, sıcak bakışlı güzel gözlere sahipmiş. Kocaman güllü bir elbise giyer, birbirinden güzel hikâyeler anlatırmış.
       Büyükannenin bir fermuarla açılıp kapanan, el yazması eski bir kitabı varmış. Onu her zaman açıp okurmuş. Kitabın içinde de, kurumuş sayfalar arasında yamyassı olmuş bir gül dururmuş. Tabii masanın üzerindeki vazoda duran taze gül kadar canlı ve güzel değilmiş. Ama o, kitabı açıp da gülü görünce gözyaşlarını tutamazmış, birkaç damla yaş gülün üzerine düşüverirmiş. Gözyaşlarıyla nemlenen gül birden canlanır, tazelenir ve çevreye mis gibi kokular saçarmış.
       Birden odayı bir buğu kaplar, her taraf yeşillenir, güneş ışıklarının yapraklarında oynaştığı zümrüt yeşili ağaçlı, büyüleyici bir orman oluştururmuş. Yine öyle olmuş; büyükanne kitabı açıp gülün üzerine bir damla gözyaşı akıtınca, gözünde güzel bir kız canlanıvermiş.
       Büyükanne;
       “Şu sarı buklelerin güzelliğine, şu gül pembesi yanakların tatlılığına bakın. Ne zarif, ne alımlı! Hiçbir kız bunun kadar güzel olamaz. Ama ya gözleri; gözlerinin güzelliğine bakmakla doyulmaz! Tabii… Bana çekmiş!” diye düşünmüş.
       Yanında yakışıklı, güçlü kuvvetli, genç bir adam oturuyormuş. Ona pembe bir gül uzatıp birden kaybolmuş. Ve tüm bu güzel düşünceler, hayaller hepsi birden yok oluvermiş. Büyükanne, yine kurumuş gülünü kitabın sayfaları arasına koyup, tatlı hülyalardan sıyrılıp koltuğuna oturmuş.
       Bir gün büyük anne yine koltuğunda oturmuş birbirinden güzel hikâyeler anlatırken;
       “Artık bitti… Çok yoruldum! Bırakın da biraz uyuyayım,” demiş.
       Büyükanne bir daha hiç uyanmamış. Ölmüş olmasına karşın büyükannenin yüzündeki tatlı tebessüm hiç silinmemiş. Sanki yüzündeki tüm kırışıklıklar yok olmuş. Tatlı tebessümü ve beyaz saçlarıyla ne kadar da güzel görünüyormuş.
       Bahçe duvarının arkasında bir gül ağacı varmış. Üzerinde tatlı sesiyle bir bülbül şakıyormuş. Çocuklar akşamları bahçedeki ağaçtan gül koparırlarmış. O gece de gelip ağaçtan bir gül koparmışlar. Fakat o cennete çoktan uçmuşmuş…
       Büyükannenin ölümüyle birlikte eski kitabı ve içindeki kurumuş gül yok olup gitmiş! Ama, büyükannenin ışıl ışıl gözleri hiçbir zaman unutulmamış. O, şu an kitabının sayfalan arasında sakladığı gülü ilk öptüğü günkü kadar genç ve güzelmiş. Çünkü ruhunun güzelliği cennette bir ışık gibi parlıyormuş… 

(Hans Christian Andersen-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir